gridreads

1. Bölüm

ALBAYIN ÖLÜMÜ

Evle­ne­li henüz birkaç ay olmuş­tu. Sıcak bir yaz akşa­mın­da şömi­ne­min başın­da oturup günün son pipo­su­nun eşli­ğin­de bir roman oku­ma­ya çalı­şı­yor­dum. Çok yorucu bir gün geçir­miş­tim ve uyu­ma­mak için ken­di­mi zor tutu­yor­dum. Karım üst kata çık­mış­tı bile. Hol kapı­sı­nın kilit­len­di­ği­ni duy­du­ğum­da, hiz­met­çi­le­rin de yatak­la­rı­na çekil­dik­le­ri­ni anla­mış­tım. Kol­tu­ğum­dan kalk­mış, pipo­mun kül­le­ri­ni boşal­tı­yor­dum ki, birden kapı zili çaldı.

Saate baktım. On ikiye çeyrek vardı. Bu kadar geç bir saatte gelen, bir misa­fir ola­maz­dı. Her­hal­de bir hasta, belki de bütün geceyi ayakta geçir­me­mi gerek­ti­re­cek bir yara­lı­dır diye düşün­düm. Yorgun bir surat­la hole çıkıp kapıyı açtım. Kapıda duran Sher­lock Holmes'tan baş­ka­sı değil­di.

"Ah, Watson," dedi. "Seni ayakta yaka­la­ya­bil­di­ği­me çok sevin­dim."

"Sev­gi­li dostum, lütfen içeri gel."

"Şaşır­mış görü­nü­yor­sun ve bu gayet doğal, tabii. Anla­dı­ğım kada­rıy­la kar­şın­da bir hasta değil de, beni bul­du­ğun için rahat­la­mış­sın da! Hım! Hâlâ bekâr­lık gün­le­rin­de­ki gibi o Arkad­ya karı­şı­mı­nı içi­yor­sun demek! Ceke­ti­nin üze­rin­de­ki külü nerede görsem tanı­rım. Üni­for­ma giy­me­ye yaban­cı olma­dı­ğın çok belli. Men­di­li­ni cebin­de taşıma alış­kan­lı­ğın­dan vaz­geç­mez­sen, hiçbir zaman gerçek bir özel doktor oldu­ğu­nu düşün­me­ye­cek insan­lar. Bu gece bana evinde bir yer ayar­la­man mümkün mü acaba?"

"Mem­nu­ni­yet­le."

"Bir kişi­lik misa­fir odanın oldu­ğu­nu söy­le­miş­tin ve şu anda evde bir misa­fi­ri­nin kal­ma­dı­ğı­nı göre­bi­li­yo­rum. Port­man­ton öyle ima ediyor en azın­dan."

"Kalır­san son derece mutlu ola­ca­ğım."

"Teşek­kür ederim. Öyley­se boş odanı ala­ca­ğım. Evine bir tesi­sat­çı­nın adı­mı­nı atmış oldu­ğu­nu görmek beni üzdü. Bu genel­lik­le kötüye işa­ret­tir. Su boru­la­rı değil­dir umarım?"

"Hayır, gaz."

"Ah! Yerde ayak­ka­bı­sın­dan iki çivi izi bırak­mış; bak, tam ışığın vur­du­ğu yerde. Hayır, teşek­kür ederim, Water­loo' da akşam yemeği yedim, ama senin­le bir pipo tüt­tür­mek­ten mem­nu­ni­yet duya­rım."

Ona tütün kutu­su­nu uzat­tım ve bir süre tek kelime etme­den kar­şı­lık­lı otu­ra­rak pipo­la­rı­mı­zı içtik. Çok önemli bir iş olma­dı­ğı tak­dir­de bu saatte bana gel­me­ye­ce­ği­ni bili­yor­dum, onun için ses­siz­ce oturup konuya gel­me­si­ni bek­le­dim.

"Mes­le­ki açıdan olduk­ça meşgul günler geçir­di­ği­ni gö­rebi­li­yo­rum," dedi bana baka­rak.

"Evet, çok yoğun bir gün geçir­dim," diye cevap verdim. "Sana çok saçma gele­bi­lir," diye ekle­dim, "ama bunu nere­den anla­dı­ğı­nı ger­çek­ten merak ettim."

Holmes kendi ken­di­ne güldü.

"Alış­kan­lık­la­rı­nı bilmek gibi bir avan­ta­jım var sev­gi­li Watson," dedi. "Gitmen gere­ken yer yakın­day­sa yürür­sün, daha uzak­tay­sa bir araba kul­la­nır­sın. Ayak­ka­bı­la­rı­nın, kul­la­nıl­mış olmak­la bera­ber kirli olma­dık­la­rı­nı gör­dü­ğüm­de, bu gün­ler­de ara­ba­ya baş­vu­ra­cak kadar çok işinin oldu­ğu­nu anla­ya­bi­li­yo­rum."

"Tek keli­mey­le mükem­mel!" diye bağır­dım.

"Sıra­dan bir gözlem," dedi. "Göz­lem­ci­nin, kar­şı­sın­da­ki insana ola­ğa­nüs­tü gelen bir sonuç çıka­ra­bi­le­ce­ği durum­lar­dan biri bu; o da, sırf diğeri göz­le­min teme­li­ni oluş­tu­ran o küçük ayrın­tı­yı unut­tu­ğu için. Aynı şeyi, senin küçük yazı­la­rın için de söy­le­mek mümkün sev­gi­li dostum; okur­la­rın­la pay­laş­ma­yıp kendi elinde tut­tu­ğun ayrın­tı­lar­dan dolayı değe­ri­ni kay­bet­tik­le­ri­ni düşü­nür­sen haklı oldu­ğu­mu göre­cek­sin. Şimdi, şu anda, o okur­la­rın duru­mun­da­yım, çünkü elimde kar­ma­şık­lı­ğıy­la insan bey­ni­ni büyü­le­yen en garip ve ola­ğa­nüs­tü vaka­lar­dan biri­nin ipuç­la­rı­nı tutu­yor­sam da, teo­ri­mi ispat­la­ya­cak olan gerek­li veri­le­ri bula­mı­yo­rum. Fakat bula­ca­ğım Watson, bula­ca­ğım! Kuşkun olma­sın!"

Göz­le­rin­de hafif bir ateş belir­di ve yanak­la­rı kızar­dı. Ama bu çok kısa sürdü. Yeni­den bak­tı­ğım­da, yüzü eski haline dön­müş­tü; birçok insa­nın onu bir adam değil de makine olarak nite­len­dir­me­si­ni sağ­la­yan o sert, adeta duy­gu­suz ifade yeni­den kap­la­mış­tı yüzünü.

"Prob­le­min olduk­ça ilginç yön­le­ri var," dedi. "Hatta, ola­ğa­nüs­tü ilginç yönler desem daha iyi olacak. Olayı zaten araş­tır­mış bulu­nu­yo­rum ve sanı­rım çözü­mü­ne olduk­ça yakı­nım artık. Bu son adımda bana eşlik eder­sen, bana çok fay­da­nın doku­na­ca­ğın­dan eminim."

"Bu bana mut­lu­luk verir."

"Yarın Alders­hot'a kadar gitmen mümkün ola­bi­lir mi acaba?"

"Jack­son'ın benim yerine baka­bi­le­ce­ğin­den kuşkum yok."

"Çok iyi. Saat 11.10'da Water­loo'dan hare­ket etmek isti­yo­rum."

"Hazır­lan­mam için o kadar süre yeter."

"Güzel. Çok fazla uykun yoksa, sana olayı ve yap­ma­mız gere­ken­le­ri genel hat­la­rıy­la anla­ta­yım."

"Sen gel­me­den önce uykum vardı ama şu anda iyice uyan­mış durum­da­yım."

"Önemli nok­ta­la­rı atla­ma­dan hikâ­ye­yi kısal­ta­ca­ğım. Büyük bir ihti­mal­le olayla ilgili bir şeyler okumuş bile ola­bi­lir­sin. Alders­hot'taki asil Muns­ters Albay Barc­lay'in öldü­rül­me­si­ni araş­tı­rı­yo­rum."

"Olayla ilgili hiçbir şey duy­ma­mış­tım."

"Bu gayet doğal, olay henüz iki günlük. Her neyse, durum genel olarak şöyle;

"Royal Mal­lows, senin de bil­di­ğin gibi İngi­liz ordu­su­nun en ünlü İrlan­da alay­la­rın­dan biri­dir. İsyan'da ve Kırım'da hari­ka­lar yarat­mış ve ondan beri­dir bir karı­şık­lık çık­tı­ğın­da adın­dan söz ettir­me­yi bil­miş­tir. Pazar­te­si gece­si­ne kadar, alayın başın­da kor­ku­suz Albay Barc­lay vardı. Orduda sıra­dan bir er olarak işe baş­la­ma­sı­na rağmen, isyan sıra­sın­da­ki cesa­re­tin­den dolayı subay­lı­ğa yük­se­len ve bir zaman­lar arka­daş­la­rıy­la omuz omuza dövüş­müş olduğu alayın başına geçen bir adam.

"Albay Barc­lay çavuş olduğu zaman­lar­da evlen­miş­ti ve karısı -evlen­me­den önce soyadı Devoy'muş. Aynı müf­re­ze­de baş­ça­vuş olan bir adamın kızıy­dı. Dünya evine gir­dik­le­rin­de, genç­ler -o zaman­lar henüz genç­ler­di- tahmin de ede­bi­le­ce­ğin gibi bir süre için uyum­suz­luk yaşa­mış­lar. Ama görü­nü­şe bakı­lır­sa çabu­cak topar­lan­mış­lar ve Bayan Barc­lay, anla­dı­ğım kada­rıy­la, tıpkı mes­lek­taş­la­rı tara­fın­dan saygı duyu­lan kocası gibi, alay­da­ki bayan­la­rın ara­sın­da her zaman olduk­ça popü­ler olmuş. Şunu da ekle­ye­bi­li­rim ki son derece güzel bir kadın­mış ve şimdi bile, otuz yıl süren bir evli­lik­ten sonra dahi, hâlâ kra­li­çe­ler kadar çar­pı­cı bir görü­nü­şe sahip.

"Albay Barc­lay ve karısı son derece mutlu bir tablo çizmiş bugüne kadar. Bin­ba­şı Murphy -bu bil­gi­le­rin çoğunu bana ileten kişi- çiftin anla­şa­ma­dık­la­rı bir konu­nun olma­dı­ğı­nı ısrar­la belir­ti­yor. Genel olarak bakıl­dı­ğın­da Barc­lay'in karı­sı­na olan bağ­lı­lı­ğı, karı­sı­nın ken­di­si­ne his­set­ti­ği bağ­lı­lı­ğa naza­ran daha da faz­lay­mış. Barc­lay, bir gün bile karı­sın­dan uzak dura­maz­mış. Öte yandan karısı, sadık olma­sı­na rağmen o kadar tut­ku­lu değil­miş ama buna rağmen alayda örnek bir çift olarak görü­lü­yor­lar­mış. İliş­ki­le­rin­de, gele­cek fela­ke­ti haber veren her­han­gi bir ipucu yaşan­ma­mış.

"Albay Barc­lay'in karak­te­rin­de son derece ilginç birkaç özel­li­ğin mevcut olduğu söy­le­ni­yor. Genel­lik­le mükem­mel ve neşeli bir asker görün­tü­sü çizer­ken bazı durum­lar­da ondan hiç bek­len­me­ye­cek şiddet ve sal­dır­gan­lık gös­te­ri­le­rin­de bulu­nur­muş. Karak­te­ri­nin bu özel­li­ği­nin hiçbir zaman karı­sı­na yan­sı­ma­dı­ğı bir gerçek. Bin­ba­şı Murphy'yi ve konuş­tu­ğum diğer üç subayı şaşır­tan diğer bir gerçek de, alba­yın arada sırada dep­res­yo­na gir­me­siy­miş. Bin­ba­şı­nın söy­le­di­ği­ne göre, Barc­lay, alayın arada sırada düzen­le­di­ği yemek­ler­de­ki neşeli ortamı gör­dü­ğü zaman­lar­da, yüzün­de­ki gülüm­se­me sanki görün­mez bir el tara­fın­dan alınıp götü­rü­lü­yor­muş. Gün­ler­ce çık­maz­mış buna­lım­dan. Bu ve biraz da batıl inanç­lı olması, mes­lek­taş­la­rı­nın onda fark ettiği alı­şıl­ma­dık dav­ra­nış­lar. Batıl inancı yalnız kal­dı­ğı zaman­lar­da, özel­lik­le de karan­lık oldu­ğun­da ortaya çıkı­yor­muş. Erkek­si kişi­li­ği­ne ters düşen bu garip özel­li­ği eleş­ti­ren­ler, hatta hor gören­ler çok.

"Royal Mal­lows'ların ilk müf­re­ze­si birkaç yıldır Al-ders­hot'ta bulu­nu­yor. Evli olan subay­lar bara­ka­la­rın dışın­da yaşı­yor ve albay, kuzey gar­ni­zo­nun bir kilo­met­re dışın­da bulu­nan Lac­hi­ne adlı bir vil­la­da ikamet edi­yor­muş. Müs­ta­kil olan evin yirmi metre öte­sin­den anayol geçi­yor. Yar­dım­cı­la­rı, bir ara­ba­cı ve iki hiz­met­çi­den olu­şu­yor. Bun­lar­la bera­ber, albay ve karısı, çocuk­la­rı olma­dı­ğı için evde yaşa­yan tek kişi­ler­miş.

"Şimdi, geçen pazar­te­si akşamı saat dokuz ve on ara­sın­da Lac­hi­ne'de ger­çek­le­şen olay­la­ra gele­lim.

"Bayan Barc­lay görü­nü­şe göre Kato­lik ve fakir­le­re eski giy­si­ler dağıt­ma ama­cı­nı güden Watt Street Kili­se­si'nde kurul­muş olan Aziz George'un mez­he­bi­ne sem­pa­ti duy­du­ğu da öğren­dik­le­rim ara­sın­da. Olay­la­rın ger­çek­leş­ti­ği akşam mez­he­bin saat sekiz­de bir top­lan­tı­sı olmuş ve Bayan Barc­lay orada bulun­mak için akşam yeme­ği­ni geçiş­tir­miş. Ara­ba­cı­lar­dan biri, kadı­nın evden çıkar­ken koca­sı­na fazla gecik­me­ye­ce­ği­ni söy­le­di­ği­ni duymuş. Ardın­dan komşu vil­la­da yaşa­yan genç Bayan Mor­ri­son'u çağır­mış ve ikisi top­lan­tı­ya gitmek üzere evden ayrıl­mış­lar. Top­lan­tı kırk dakika sürmüş. Bayan Barc­lay, Bayan Mor­ri­son'u evine bırak­tık­tan sonra saat dokuzu çeyrek geçe evine dönmüş.

"Lac­hi­ne'de kah­val­tı odası olarak kul­la­nı­lan bir oda var. Burası yola bakı­yor ve büyük bir cam kapıy­la bah­çe­ye açı­lı­yor. Bahçe on beş metre geniş­li­ğin­de ve üzeri diken­li tel­ler­le kaplı alçak bir duvar­la ana­yol­dan ayrıl­mış durum­da. Bayan Barc­lay eve dön­dü­ğün­de bu odaya girmiş. Oda akşam­la­rı kul­la­nıl­ma­dı­ğı için kepenk­le­ri kapalı değil­miş ve Bayan Barc­lay lam­ba­yı yakıp hiz­met­çi Jane Ste­wart'tan bir fincan çay iste­mek için zili çalmış. Bunun normal alış­kan­lık­la­rı­na pek uyma­dı­ğı­nı söy­le­di­ler. Albay yemek oda­sın­da otu­ru­yor­muş ama karı­sı­nın dön­dü­ğü­nü duyun­ca kah­val­tı oda­sın­da ona katıl­mış. Ara­ba­cı, onu holü geçip odaya girer­ken görmüş. Canlı olarak görül­dü­ğü son an da buymuş.

"Yak­la­şık on dakika sonra hiz­met­çi çayı getir­miş ama ev sahip­le­ri­nin öfkey­le bağ­rış­ma­la­rı­nı duyun­ca şaşı­rıp kalmış. Kapıyı çalıp da içe­ri­den cevap gel­me­yin­ce açmaya çalış­mış, ama kapı­nın içe­ri­den kilit­li oldu­ğu­nu fark etmiş. Doğal olarak, hızla aşağı inip aşçıya haber vermiş ve iki kadın, yan­la­rın­da ara­ba­cıy­la bera­ber, hâlâ süren kav­ga­yı din­le­me­ye hole çık­mış­lar. Her biri, sadece iki kişi­nin sesi­nin duyul­du­ğu konu­sun­da güven­ce ver­di­ler; Barc­lay ve karı­sı­nın ses­le­ri. Barc­lay'in ifa­de­le­ri boğuk ve derin­den gel­di­ği için din­le­yen­ler söy­le­dik­le­ri­ni duya­ma­mış­lar. Öte yandan karı­sı­nın sesi son derece iğne­le­yi­ciy­miş ve sesini yük­selt­ti­ğin­de onu gayet net duya­bil­miş­ler. 'Seni korkak!' diye tek­rar­la­yıp durmuş. 'Bu saat­ten sonra ne yapı­la­bi­lir ki? Haya­tı­mı bana geri ver. Senin­le bir daha aynı havayı solu­ma­ya­ca­ğım! Korkak! Korkak! ' Kadın aşağı yukarı böyle konuş­muş. Neyse, adam birden acıyla hay­kır­mış ve ardın­dan bir güm­bür­tü eşli­ğin­de kadı­nın kulak­la­rı tır­ma­la­yan çığ­lı­ğı­nı duy­muş­lar. İçe­ri­den hâlâ çığ­lık­lar yük­se­lir­ken, bir fela­ke­tin kop­tu­ğun­dan emin olan ara­ba­cı kapıyı zorla açmak için atıl­mış ama başa­ra­ma­mış. Hiz­met­çi­ler de ona yardım ede­me­ye­cek kadar kork­muş bir durum­da olduğu için hızla kapı­dan fır­la­yıp bah­çe­ye ve açık duran büyük Fran­sız kapı­la­ra koşmuş. Yaz orta­sın­da bulun­du­ğu­muz için kapı­la­rın açık dur­ma­sı gayet doğal anla­dı­ğım kada­rıy­la. Ara­ba­cı hiç zorluk çek­me­den odaya dalmış. Ev sahi­be­si çığlık atmayı bırak­mış, kol­tu­ğun üze­rin­de baygın bir halde yatı­yor­muş. Şans­sız albay ise kafası pen­ce­re­nin köşe­si­ne yakın bir vazi­yet­te kendi kan gölü­nün orta­sın­da yatı­yor­muş.

"Ev sahibi için yapa­bi­le­ce­ği bir şey olma­dı­ğı­nı anla­dı­ğın­da, ara­ba­cı­nın ilk düşün­ce­si doğal olarak kapıyı açmak olmuş. Ama burada bek­len­me­yen çok ilginç bir durum var. Anah­tar kapı­nın üstün­de değil­miş ve odanın her yerini ara­ma­sı­na rağmen bula­ma­mış. Bunun için bir kez daha cam kapı­lar­dan dışarı çıkıp bir doktor ve polis eşli­ğin­de geri dönmüş. Şüp­he­le­rin üze­rin­de yoğun­laş­tı­ğı kadın hâlâ baygın bir halde oda­sı­na götü­rül­müş. Ardın­dan alba­yın cesedi kol­tu­ğa yatı­rıl­mış ve fela­ket sah­ne­si dik­kat­li­ce araş­tı­rıl­mış.

"Şans­sız aske­rin yara­sı­nın, kafa­sı­nın arka­sın­da bulu­nan iki san­ti­met­re geniş­li­ğin­de çirkin bir kesik olduğu ortaya çıkmış. Kaba bir sopaya benzer bir şeyle açıl­mış oldu­ğun­dan kuşku olma­dı­ğı gibi sila­hın ne oldu­ğu­nu anla­mak da zor değil­miş. Cese­din hemen yanın­da, yerde, kemik­ten tuta­ca­ğı olan sert bir tahta sopası varmış. Albay, savaş­tı­ğı çeşit­li ülke­ler­den satın almış olduğu geniş bir silah kolek­si­yo­nu­na sahip­miş ve polis, sila­hın bu değer­li par­ça­la­rı­nın ara­sın­dan gelmiş oldu­ğu­nun sonu­cu­na varmış durum­da. Hiz­met­çi­ler, silahı daha önce gör­dük­le­ri­ni hatır­la­ya­ma­dık­la­rı­nı söy­lü­yor­sa da o kadar geniş bir kolek­si­yon­da böyle bir şeyi gözden kaçır­mış olma­la­rı olası. Kayıp anah­ta­rın ina­nıl­maz bir şekil­de ne Bayan Barc­lay'in, ne cese­din üze­rin­de, ne de odanın başka her­han­gi bir yerin­de bulu­na­ma­mış olma­sı­nın ger­çe­ğin­den başka, odada kayda değer bir şey bulu­na­ma­dı. Kapı, sonun­da Alders­hot'tan getirt­tik­le­ri bir çilin­gir tara­fın­dan açıldı.

"Salı sabahı, poli­sin araş­tır­ma­la­rı­nı geniş­let­mek için Bin­ba­şı Murphy tara­fın­dan Alders­hot'a çağı­rıl­dı­ğım­da durum işte böy­ley­di Watson. Prob­le­min zaten ilginç oldu­ğu­nu kabul etme­li­sin ama araş­tır­ma­la­rı­mın sonu­cun­da, ilk bakış­ta görün­dü­ğün­den çok daha ilginç bir vakay­la karşı kar­şı­ya oldu­ğu­mu çok geç­me­den anla­dım.

"Odayı araş­tır­ma­ya giriş­me­den önce evin hiz­met­çi­le­ri­ni sor­gu­la­dım ama sana az önce aktar­dı­ğım bil­gi­ler­den başka bir şey öğre­ne­me­di­ğim bir gerçek. İlginç bul­du­ğum bir ayrın­tı edin­dim yine de; Jane Ste­wart, hiz­met­çi­ler­den biri, önemli bir şey hatır­la­dı. Tar­tış­ma ses­le­ri­ni duy­du­ğun­da aşağı kata indi­ği­ni, diğer çalı­şan­lar­la dön­dü­ğü­nü hatır­la­ya­cak­sın. Her neyse, henüz aşağı inme­den önce, elinde çayla kapıya gel­di­ğin­de, beye­fen­diy­le hanı­me­fen­di­nin ses­le­ri­nin nere­dey­se hiç duyul­ma­ya­cak kadar boğuk gel­di­ği­ni ve kavga ettik­le­ri­ni, kul­lan­dık­la­rı söz­cük­le­rin­den değil de daha çok ses ton­la­rın­dan çıkar­mış oldu­ğu­nu söy­le­di. Biraz daha zor­la­mam­la, evin hanı­me­fen­di­si­nin iki kez 'David' ismini kul­lan­mış oldu­ğu­nu hatır­la­dı. Bu ayrın­tı, kav­ga­nın çıkış sebe­bi­ne biraz da olsun yak­laş­ma­mız için son derece önem­li­dir. Alba­yın ismi, hatır­la­ya­ca­ğın gibi, James'ti.

"Polisi de hiz­met­çi­le­ri de ina­nıl­maz dere­ce­de etki­le­yen bir durum var olayda. Bu da alba­yın yüzün­de­ki ifade. Anlat­tık­la­rı­na göre, akıl almaz dere­ce­de büyük bir kor­ku­nun resmi varmış yüzün­de. Birçok kişi adamı gör­dük­le­ri yerde bayı­lıp kalmış; o denli kor­kunç­muş görün­tü­sü. Kade­riy­le yüz yüze gelmiş olduğu gayet açık ve bunun sonu­cun­da kork­muş olması da gayet doğal tabii. Bütün bunlar poli­sin teo­ri­si­ne çok uygun düşü­yor; Albay, onu öldür­mek üzere ileri atılan karı­sı­nı görmüş. Yara­nın kafa­sı­nın arka­sın­da olması da bu teo­ri­yi çürüt­mü­yor, dar­be­den korun­mak için dönmüş ola­bi­lir­di. Hanı­me­fen­di­nin ken­di­sin­den de her­han­gi bir bilgi ala­ma­dık ne yazık ki; çok ağır bir menen­jit geçi­ri­yor ve şim­di­lik konu­şa­mı­yor.

"Polis­ten, Bayan Mor­ri­son'un -o akşam Bayan Barc­lay'le bera­ber dışarı çıkan hanı­me­fen­di- arka­da­şı­nın eve dönü­şün­de o kadar sinir­li olma­sı­nın arka­sın­da­ki sebep­le­ri bil­me­di­ği­ni açık­la­mış oldu­ğu­nu öğren­dim.

Bölüm 1 · 1/14

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki