Daniel Defoe (1660 [?] –24 Nisan 1731), İngiliz yazar ve gazeteci.
Altmış yaşında, onu İngiliz Edebiyatının ilk roman yazarı olarak kabul ettiren, Robinson Cruose’yu yazana kadar, bir tüccar, ekonomist, gazeteci ve ajan olarak çalışmıştır. 1695′e kadar Daniel Foe ismini kullanmıştır. 1666′da “Büyük Londra Yangınına” ve “vebasına” tanık olmuştur. Çılgın bir seyyah olan Defoe, Fransa, İspanya, Birleşik Krallığın (United Kingdom) altındaki ülkeleri ve ötelerini dolaşmış, ve son nefesine kadar da maceracı bir seyyah olarak kalmıştır.
Maceracı bir adam olan Defoe, 1685′te çıkan Monmouth Dük’ü Ayaklanmasında çarpışmış, ve üç yıl sonra da Onur İhtilali (Glorious Revolution) adı altında Orange’li William tarafından yürütülen devrim hareketinde, William’ın fanatik bir destekçisi olmuştur. Ortalığın bu tür ihtilal ve isyanlarla çalkandığı dönemlerde Defoe, politik yazılar kaleme almaya başlar. İlk ve en önemli nesir çalışmalarından birisi, “An Essay upon Projects” -Tasarılar Üzerine bir Deneme-(1697)’dir.
Defoe’nun adı çıkmış ve ironik olan bir risalesi de “The Shortest Way with Dissenters” -Muhalif Olmanın Kestirme Yolu- (1702)’dir. Bu risale yüzünden önce meydanda boyunduruğa vurulur (pillory) ardından Londra’da, Newgate Hapishanesine kapatılır. Tory papazı (presbiteryen) Robert Harley’in araya girmesiyle serbest bırakılmış, akabinde on bir yıl boyunca gizli bir ajan ve politika gazetecisi olarak, Harley ve diğer presbiteryen papazlar için çalışmıştır. Bu yıllar zarfında, hükümet taraftarı “The Review” -Eleştiri-yi yazmıştır. (1713)
Hayatı boyunca aktif rollerde oynamış, sürekli saf değiştirmiş, bu sayede iyi bir ajan olmuş (Osmanlılar için de ajanlık yaptığı iddiaları oldukça yaygındır), bu işten zevk almıştır. Yazılarında genellikle müstear isim kullanmış, başka kişilikler altında kalem oynatmıştır. Üretken ve çok yönlü bir yazar olarak, beş yüzün üzerinde kitap, risale ve gazetelerde, politika, suç, din, coğrafya, evlilik, pisikoloji ve metafizik üzerine birçok yazı kaleme almıştır.
Kurgu türüne hayatının son dönemlerinde yönelmiş ve ilk romanı Robinson Crusoe’yu yazmıştır. Kitap 1719′a kadar yayınlanmamıştır.
Roxana ve Salgın Yılı Güncesi, Robinson Crusoe’dan sonra gelen başlıca eserleridir.
1731′de “beyin yorgunluğundan” ölmüş ve Londra’da Bunhill Tarlalarına gömülmüştür.
I
1632 senesinde Newyork’ta iyi bir aileden dünyaya geldim. Ailem Newyork’lu değildi. Babam önceden Hull şehrine yerleşmiş Bremen’li bir yabancıydı. Ticaretten çok para kazandıktan sonra bu işi bırakmış, Newyork şehrine taşınmıştı. Burada annemle evlenmiş, memleketin en seçkin ailelerinden biri olan Robinson’larla ilişki ortaya çıkmıştır. Ve bana da Robinson Crusoe adını verdiler.
Benden büyük olan iki kardeşim daha vardı; biri önceleri Flander’de İngiliz tümenlerinden birinde meşhur Albay Lochart’ın kumandasında bulunan tümende kaymakammış. Dunkerq yakınlarında İspanyollarla olan bir çatışmada hayatını kaybetmiş.
Ailemin üçüncü çocuğu olduğum gibi hiçbir meslek de öğrenemediğim için genç yaşta aklım uçuk düşüncelerle dolmaya başladı. Babam çok yaşlıydı. Özellikle kendisi bana aile arasında ve memlekette herkesin devam ettiği genel okullarda öğrenebilecek şeyler öğretti. Benim hukukla ilgilenmemin doğru olacağını düşünüyordu. Ancak beni denizlerde seyahat etmekten başka hiçbir şey sevindirmiyordu.
Ve bu arzum beni babamın bütün emir ve arzularını, annemin ve diğer arkadaşlarımın ricalarını dinlemememe yol açıyordu. Sonraları başıma gelen sefaletlere beni sevk eden bu arzu, anlaşılan büyük bir uğursuzlukmuş.
Babam zeki ve sert bir adamdı. Benim isteğimi daha önceden anlayarak ona göre bana pekiyi ve gayet ciddi nasihatler verdi. Bu nasihatlerden ilk başta gerçekten çok duygulandım.
Kim duygulanmazdı ki. Babamın isteği doğrultusunda evde kalarak, gurbete gitmeyi artık düşünmemeye karar verdim. Ama yazık, bütün bu hislerim birkaç gün içerisinde tümüyle silindi gitti. Nihayetinde, birkaç hafta sonra babamı yeniden taciz etmemek için hiç haber vermeden kaçmaya karar verdim. Artık on sekiz yaşına girdim; çırak olarak bir sanata girmek veya bir avukatın yanına devam etmek için yaşım geçmişti. Bu düşünceler üzerinden daha bir yıl geçmeden evden kaçtım.
Bir gün tesadüfen Hull’de bulunuyordum. O sırada hiç de aklımda kaçma fikri yoktu. Arkadaşlardan biri denizin karanlığında ve babasının gemisiyle Londra’ya gitmeye hazırlanıyormuş. Beraber gitmemi teklif etti. Anneme babama sormadan, hatta bir haber bile göndermeden zavallılar nereden ve nasıl duyarlarsa duysunlar diye Allah’ın ve babamın rızasını almadan, hiçbir ihtimal ve sonucu düşünmeyerek 1651 yılı eylülün birinci günü gemiye bindim…
Yolculuğumuzun altıncı günü Yarmouth körfezine vardık. Rüzgâr sakin ise de aksi taraftan estiği için fırtınadan bu yana çok az yol almıştık. Orada demir atmaya ve yatmaya mecbur kaldık. Rüzgâr yedi sekiz gün kadar güneydoğudan esti. Sekizinci günü sabahleyin rüzgâr kabardı; kuvvetli, acımasız bir fırtına çıktı ve işe giriştik. Gemi mümkün olduğu kadar hafiflesin diye seren eklemesini indirdik. Her şeyi kapadık, sıkıştırdık. Öğleye doğru rüzgâr pek şiddetlendi.
Tayfaların yüzünde hayret ve korku görülüyordu. Kaptan ikide bir kamarasına girip çıkıyor ve gemiyi kurtarmak için bütün çabasını kullanıyordu.
Gemicilikte acemi olduğumdan, çok fazla korkmuştum. Fırtına o kadar şiddetle devam ediyordu ki, tayfalar bile bu kadar kötüsünü hiç görmediklerini itiraf ediyorlardı. Gemimiz gerçi çok iyi idi; lâkin çok yüklüydü ve gittikçe alçalıyordu.
Gemiciler ikide bir “Gemi batıyor!” diye bağırıyorlardı. Bu kelimenin anlamını bilmemek benim için hayırlıydı. Bütün bu felaketlerin üstüne gece yarısı gemiyi kontrole giden tayfanın “gemi su alıyor” diye bağırması tahmini gerçekleştirdi. Diğer biri de ‘Ambarda dört ayak su var!’ diye bağırdı; o zaman herkesi tulumbaya çağırdılar.
Bu durum içime fenalık getirdi; kamarada üzerinde oturduğum yatağın kenarına sırtüstü düştüm. Bayılmışım. Kendime gelebilmek için hayli zaman geçti. Gerçi fırtına biraz sakinleşmişse de gemiyi yüzdürüp bir limana götürmeye imkân yoktu. Kaptan da imdat toplarını atıyordu. Tam yanımızdan geçmekte olan küçük bir gemi sandalını bizim yardımımıza gönderme cesaretini gösterdi.
Sandaldaki gemiciler bütün kuvvetleriyle küreklere asılıyorlar ve bizi kurtarmak için kendi canlarını tehlikeye atıyorlardı.
Nihayet çok zahmetten sonra ve biraz da tesadüfün yardımı ile sandaldakiler halatı yakalayabildiler. Biz de sandalı çekerek kıç altına yanaştırdık ve hepimiz içine girdik. Kendi gemilerini aramak ne bizim ne de onların aklına gelebilirdi.
Sandalı kendi haline bırakmayarak mümkün olduğu kadar karaya sokmak fikri herkes tarafından kabul edildi. Bizim kaptan da şayet sandal karada parçalanacak olursa kaptanlar ile anlaşacağına gemicilere söz verdi. Kah kürek çekerek, kah akıntıya kapılarak yan yan, ta uzaklara, kuzeye doğru Witterton Ness’i civarına kadar gitti, terkettiğimizden onbeş dakika sonra da gemimizin battığını gördük. Gemiciler bana ‘İşte gemi batıyor!’ dedikleri zaman itiraf ederim ki gözlerimde ona bakabilecek kuvvet kalmamıştı. Çünkü ne olacağımız korkusundan içime baygınlık gelmişti.
Gemicilerimiz küreklere asılıyor ve mümkün olduğu kadar bizi karaya yanaştırmaya çalışıyorlardı. Birçok zahmetten sonra sonunda sahile ulaşabildik ve hepimiz sağ salim karaya çıktık. Oradan da yürüyerek Yarmauth’a gittik.
Kasabanın memurları bize iyi yerler tahsis ettiler; tüccarlar, gemi sahipleri bize istediğimiz gibi Londra’ya veya Hull’e gidebilmek için yeteri kadar para verdiler.
İşte o zaman azıcık aklım olsaydı geri döner, babamın evine giderdim. Çünkü benim gemiyle gittiğimi ve geminin Yarmauth körfezinde battığını duymuş, ama boğulmadığımı öğreninceye kadar aradan pek çok vakit geçmiş. Aklım ve düşüncem eve dönme yönünde ise de bunu yapmak içimden gelmiyordu. Fakat kötü şansım anlaşılmaz bir kuvvetle yine beni başka taraflara sevk ediyordu. Ne yapmalı, bilmem?
Biraz param vardı. Ben de karadan Londra’ya gittim.
Eve mi döneyim, yoksa yeniden seyahate mi çıkayım diye kendi kendimle mücadele ediyordum. Bu halde nasıl hareket edeceğimi, yaşamın hangi tarafını takip edeceğimi düşünerek bir süre zaman geçirdim.
Eve dönme düşüncesine karşı dayanılması mümkün olmayan bir nefret besliyordum. Bir süre sonra da felaket hatıraları silinmeye başladı. Onlarla beraber eve dönmek için beslediğim çok zayıf arzular da söndü. Sonunda öyle düşünceleri tamamen silerek bir seyahate çıkmayı düşünmeye başladım. Beni babamın evinden uzaklara sürükleyen o uğursuz etki, beni para kazanmak gibi fırsat bulan ve kaba bir hisse düşürmekte de acele etti. Bu hevâ ve heves, beni her türlü iyi ve güzel nasihatlere ve hatta babamın emir ve ricalarına karşı bile sağır yapacak kadar güçlü bir biçimde etkisini göstermiştir.
II
Belki de hayatımda ilk defa olarak şans bana güldü.
Londra’da iyi arkadaşların içine düştüm. İlk kez bir kaptanla dostluk kurdum. Bu kişi zamanında Gine sahillerine geçmiş ve orada birçok başarılar elde ettiğinden yine tekrar gitmeye karar vermiş. Düşüncemin dünyayı gezip görmek olduğunu işitince eğer birlikte seyahat etmek istersem masrafsız yapabileceğimi ve kendilerine sefer ve yol arkadaşlığı yapacağımı söyledi. Ve eğer istersem biraz eşya da götürerek ticaret yapabileceğimi ve hatta fazlasıyla da kazanabileceğimi ilave etti.
Bu teklifi kabul ettim. Namuslu ve doğru sözlü bir adam olan bu insanla dostluğu arttırdım. Ve birlikte sefere çıktım. Birlikte bazı şeyler de götürdüm. Onun namusu ve doğruluğu sayesinde birçok da para kazandım. Kaptanın tavsiyesi üzerine kırk liralık kadar oyuncak ve diğer ufak tefek şeyler almıştım. Bu kırk lirayı da kendileri ile irtibatta bulunduğum akrabamın yardımları ile biriktirmiştim.
Sanırım onlar da babamı değilse bile annemi kandırarak bana para göndertmekle, ilk ticaretime bu kadarcık olsun katkıda bulunmuşlardı. Diyebilirim ki bütün seyahatlerimin içinde başarıyla sonuçlananı sadece bu seyahat olmuştur.
Bir kelimeyle anlatmak gerekirse bu seyahat beni aynı zamanda hem bir gemici ve hem de bir tüccar yaptı. Dönüş sonucunda ticaret olarak iki buçuk kilogram kadar altın tozu getirdim. Bu da Londra’da üç yüz sterlin lirası kadar bir para tuttu. Bu para beni hırsa boğdu ve bundan sonra da tamamen mahvolmama neden oldu.
Bundan sonra bir Gine tüccarıydım. Fakat şanssızlığımın sonucu olarak arkadaşım dönüşünden kısa bir süre sonra vefat etti. Ama aynı seyahati bir daha yapmaya karar verdim; aynı gemiye bindim. Birinci yolculuğumuzdaki ikinci kaptan bu defa birinci kaptan olmuştu. Bu seyahatimiz pek uğursuz oldu; belki şimdiye kadar bu kadar fena bir sefer hiç kimsenin başına gelmemiştir.
Yeni kazandığım servetten bu defa yalnız yüz lirayı getirmiştim; diğer iki yüzünü vefat eden dostumun karısına emanet olarak bırakmıştım. Kadıncağız bunları emanet ettiğim için pek güzel saklamış. Bu seyahatte çok kötü felaketlere uğradım. Bunlardan birincisi şudur: Kanarya adalarına doğru yol alıyorduk. Bu adalarla Afrika sahilinin arasındayken sabahın alacakaranlığında Sale limanına mensup bir Türk korsan gemisinin hücumuna uğradık.
Korsan bizi bütün yelkenlerini açarak takip etmeye başladı. Fakat korsanın gittikçe yol kazandığını ve kısa sürede kesinlikle bize yetişeceğinden emin olduğumuz için kavgaya hazırlandık. Bizim gemide on iki, korsanlarda on sekiz top vardı. Öğleden sonra saat üç sularında korsan bize yaklaştı.
Biz toplarımızdan sekizini onlardan tarafa sıralamıştık. Onlar saldırıya, biz de karşı saldırıya hazırlandık. Fakat diğer gemiden altmış kadar adam gemimizin güvertesine atladı. Biz de onları gerektiği gibi kurşunla, saçmayla, süngüyle karşıladık. Ve iki defa güvertemizi vücutlarından temizledik.
Maceramızın bu acı kısmını kısa geçelim. Nihayet gemimiz hareket edemeyecek bir hale geldiğinde adamlarımızdan üçü öldü ve diğer sekizi de yaralandı. Teslim olmak zorunda kaldık. Hepimizi esir olarak Mağribilere ait Sale limanına götürdüler. Bana yapılan muamele ilk zamanlarda korktuğum gibi çıkmadı. Diğer adamlarımız gibi içeri kısma götürülerek Fas emrine verilmedim.
Genç ve çevik olduğumdan korsan reisi beni kendi emrinde çalıştırmak için uygun buldu ve beni kendi payına ganimet olarak yanında tuttu. Bu olay durumu garip bir şekilde değiştirdi. Tüccarlıktan sefil bir esirliğe indim. Artık tamamıyla umutsuz olmuştum. Babamın kahin gibi söylediği sözlerini hatırladım: ‘Sefil olacaksın ve seni kimse kurtaramayacak,’ demişti. Artık bundan daha kötü ne olabilir?
Fakat nerede! Bu hikâyenin sonundan da anlaşılacağı gibi bu kez yaşayacağım felaket ileride yaşayacağımın yanında en hafif ve en tatlısıymış.
Yeni efendim beni yanına, kendi evine almıştı. Beni sonradan beraber alır ve korsanlığa götürür umuduyla yaşamaya başladım. “Çünkü,” diyordum, “nasıl olsa sonunda, günün birinde, bir İspanyol veya bir Portekiz savaş gemisi tarafından tutulur ve ben de kurtulurum. Fakat bu umudumun boş olduğunu çok çabuk anladım: Kendisi denize çıktığı zaman beni bahçesine bakmak veya diğer esirler gibi evine ait işlerde sürekli çalıştırmak üzere karada bırakıyordu.
Seferden döndüğü zaman gemiye bakmak için gemide kendi kamarasında yatırıyordu. Ben sürekli kaçmaktan başka bir şey düşünmüyordum. Fakat buna imkân yoktu.
Tek başınaydım. İki sene kendimi böyle kaçabilme hayaliyle oyaladığım halde düşüncemi gerçekleştirebilmek için bana en küçük bir cesareti verecek bir şans elde edemedim.
Köle oluşumdan yaklaşık iki sene sonra kendiliğinden gelen garip bir fırsat kaçmak ve özgürlüğümü kazanmak için eskiden beri düşündüğüm hayalimi gerçekleştirebileceğimi aklıma getirdi. Hava güzel oldukça haftada bir-iki kez geminin filikasını alarak körfezde balık avlamakla zaman geçirirdi ve sürekli beni diğer bir genç Arap kökenli Moresko ile sandalda kürek çektirmek üzere yanında götürürdü. Bir defa memleketin tüccarlarından iki Mağribi ile balık avına gitmeyi kararlaştırdı. Amacı balık avlamaktan çok eğlenmekti. Çok güzel hazırlıklarda bulundu ve daha geceden kayığa her zamankinden fazla erzak gönderdi. Balık avlamakla beraber kuş avlamak niyetinde de olduğundan gemiden üç tüfek, bir miktar barut ve saçma alarak kayığa götürmemi söyledi.
Hemen istediği şeylerin hepsini yaptım; her yeri yıkadım, temizledim, sancağı çektim, misafirleri beklemekteydim.
Biraz sonra bizim efendi kayığa yalnız geldi; misafirlerinin ani işleri çıkmasından dolayı gelmekten vazgeçtiklerini söyledi.
Ve misafirler evine yemeğe davet ettiğinden her zaman olduğu gibi Mağribiyi ve çocuğu beraberime alarak kayıkla balığa gitmemi ve yeteri miktarda balık tutar tutmaz hemen dönerek eve getirmemi söyledi. Emirlerini yapmak için her şeyi hazırladım; fakat aynı zamanda da buradan kurtulma konusundaki planlarım tekrar aklıma geldi. Efendi gider gitmez ben de balıkçılığa değil, yolculuğa ait hazırlıklarda bulunmaya başladım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Her ne olursa olsun, amacım buradan kaçmaktı.
İlk işim bahane bularak Mağribiye yol erzakı için gemiye bazı şeyler getirtmek oldu. Başka bir dolap daha çevirdim.