gridreads

1. Bölüm

Daniel Defoe (1660 [?] –24 Nisan 1731), İngi­liz yazar ve gaze­te­ci.

Altmış yaşın­da, onu İngi­liz Ede­bi­ya­tı­nın ilk roman yazarı olarak kabul etti­ren, Robin­son Cruose’yu yazana kadar, bir tüccar, eko­no­mist, gaze­te­ci ve ajan olarak çalış­mış­tır. 1695′e kadar Daniel Foe ismini kul­lan­mış­tır. 1666′da “Büyük Londra Yan­gı­nı­na” ve “veba­sı­na” tanık olmuş­tur. Çılgın bir seyyah olan Defoe, Fransa, İspan­ya, Bir­le­şik Kral­lı­ğın (United King­dom) altın­da­ki ülke­le­ri ve öte­le­ri­ni dolaş­mış, ve son nefe­si­ne kadar da mace­ra­cı bir seyyah olarak kal­mış­tır.

Mace­ra­cı bir adam olan Defoe, 1685′te çıkan Mon­mo­uth Dük’ü Ayak­lan­ma­sın­da çar­pış­mış, ve üç yıl sonra da Onur İhti­la­li (Glo­ri­o­us Revo­lu­ti­on) adı altın­da Orange’li Wil­li­am tara­fın­dan yürü­tü­len devrim hare­ke­tin­de, Wil­li­am’ın fana­tik bir des­tek­çi­si olmuş­tur. Orta­lı­ğın bu tür ihti­lal ve isyan­lar­la çal­kan­dı­ğı dönem­ler­de Defoe, poli­tik yazı­lar kaleme almaya başlar. İlk ve en önemli nesir çalış­ma­la­rın­dan birisi, “An Essay upon Pro­jects” -Tasa­rı­lar Üze­ri­ne bir Deneme-(1697)’dir.

Defoe’nun adı çıkmış ve ironik olan bir risa­le­si de “The Shor­test Way with Dis­sen­ters” -Muha­lif Olma­nın Kes­tir­me Yolu- (1702)’dir. Bu risale yüzün­den önce mey­dan­da boyun­du­ru­ğa vuru­lur (pil­lory) ardın­dan Londra’da, New­ga­te Hapis­ha­ne­si­ne kapa­tı­lır. Tory papazı (pres­bi­ter­yen) Robert Harley’in araya gir­me­siy­le ser­best bıra­kıl­mış, aka­bin­de on bir yıl boyun­ca gizli bir ajan ve poli­ti­ka gaze­te­ci­si olarak, Harley ve diğer pres­bi­ter­yen papaz­lar için çalış­mış­tır. Bu yıllar zar­fın­da, hükü­met taraf­ta­rı “The Review” -Eleş­ti­ri-yi yaz­mış­tır. (1713)

Hayatı boyun­ca aktif rol­ler­de oyna­mış, sürek­li saf değiş­tir­miş, bu sayede iyi bir ajan olmuş (Osman­lı­lar için de ajan­lık yap­tı­ğı iddi­a­la­rı olduk­ça yay­gın­dır), bu işten zevk almış­tır. Yazı­la­rın­da genel­lik­le müs­te­ar isim kul­lan­mış, başka kişi­lik­ler altın­da kalem oynat­mış­tır. Üret­ken ve çok yönlü bir yazar olarak, beş yüzün üze­rin­de kitap, risale ve gaze­te­ler­de, poli­ti­ka, suç, din, coğ­raf­ya, evli­lik, pisi­ko­lo­ji ve meta­fi­zik üze­ri­ne birçok yazı kaleme almış­tır.

Kurgu türüne haya­tı­nın son dönem­le­rin­de yönel­miş ve ilk romanı Robin­son Crusoe’yu yaz­mış­tır. Kitap 1719′a kadar yayın­lan­ma­mış­tır.

Roxana ve Salgın Yılı Gün­ce­si, Robin­son Crusoe’dan sonra gelen baş­lı­ca eser­le­ri­dir.

1731′de “beyin yor­gun­lu­ğun­dan” ölmüş ve Londra’da Bun­hill Tar­la­la­rı­na gömül­müş­tür.

I

1632 sene­sin­de New­york’ta iyi bir aile­den dün­ya­ya geldim. Ailem New­york’lu değil­di. Babam önce­den Hull şeh­ri­ne yer­leş­miş Bremen’li bir yaban­cıy­dı. Tica­ret­ten çok para kazan­dık­tan sonra bu işi bırak­mış, New­york şeh­ri­ne taşın­mış­tı. Burada annem­le evlen­miş, mem­le­ke­tin en seçkin aile­le­rin­den biri olan Robin­son’larla ilişki ortaya çık­mış­tır. Ve bana da Robin­son Crusoe adını ver­di­ler.

Benden büyük olan iki kar­de­şim daha vardı; biri önce­le­ri Flan­der’de İngi­liz tümen­le­rin­den birin­de meşhur Albay Loc­hart’ın kuman­da­sın­da bulu­nan tümen­de kay­ma­kam­mış. Dun­kerq yakın­la­rın­da İspan­yol­lar­la olan bir çatış­ma­da haya­tı­nı kay­bet­miş.

Aile­min üçüncü çocuğu oldu­ğum gibi hiçbir meslek de öğre­ne­me­di­ğim için genç yaşta aklım uçuk düşün­ce­ler­le dol­ma­ya baş­la­dı. Babam çok yaş­lıy­dı. Özel­lik­le ken­di­si bana aile ara­sın­da ve mem­le­ket­te her­ke­sin devam ettiği genel okul­lar­da öğre­ne­bi­le­cek şeyler öğret­ti. Benim hukuk­la ilgi­len­me­min doğru ola­ca­ğı­nı düşü­nü­yor­du. Ancak beni deniz­ler­de seya­hat etmek­ten başka hiçbir şey sevin­dir­mi­yor­du.

Ve bu arzum beni baba­mın bütün emir ve arzu­la­rı­nı, anne­min ve diğer arka­daş­la­rı­mın rica­la­rı­nı din­le­me­me­me yol açı­yor­du. Son­ra­la­rı başıma gelen sefa­let­le­re beni sevk eden bu arzu, anla­şı­lan büyük bir uğur­suz­luk­muş.

Babam zeki ve sert bir adamdı. Benim iste­ği­mi daha önce­den anla­ya­rak ona göre bana pekiyi ve gayet ciddi nasi­hat­ler verdi. Bu nasi­hat­ler­den ilk başta ger­çek­ten çok duy­gu­lan­dım.

Kim duy­gu­lan­maz­dı ki. Baba­mın isteği doğ­rul­tu­sun­da evde kala­rak, gur­be­te git­me­yi artık düşün­me­me­ye karar verdim. Ama yazık, bütün bu his­le­rim birkaç gün içe­ri­sin­de tümüy­le silin­di gitti. Niha­ye­tin­de, birkaç hafta sonra babamı yeni­den taciz etme­mek için hiç haber ver­me­den kaç­ma­ya karar verdim. Artık on sekiz yaşına girdim; çırak olarak bir sanata girmek veya bir avu­ka­tın yanına devam etmek için yaşım geç­miş­ti. Bu düşün­ce­ler üze­rin­den daha bir yıl geç­me­den evden kaçtım.

Bir gün tesa­dü­fen Hull’de bulu­nu­yor­dum. O sırada hiç de aklım­da kaçma fikri yoktu. Arka­daş­lar­dan biri deni­zin karan­lı­ğın­da ve baba­sı­nın gemi­siy­le Londra’ya git­me­ye hazır­la­nı­yor­muş. Bera­ber git­me­mi teklif etti. Anneme babama sor­ma­dan, hatta bir haber bile gön­der­me­den zaval­lı­lar nere­den ve nasıl duyar­lar­sa duy­sun­lar diye Allah’ın ve baba­mın rıza­sı­nı alma­dan, hiçbir ihti­mal ve sonucu düşün­me­ye­rek 1651 yılı eylü­lün birin­ci günü gemiye bindim…

Yol­cu­lu­ğu­mu­zun altın­cı günü Yar­mo­uth kör­fe­zi­ne vardık. Rüzgâr sakin ise de aksi taraf­tan estiği için fır­tı­na­dan bu yana çok az yol almış­tık. Orada demir atmaya ve yat­ma­ya mecbur kaldık. Rüzgâr yedi sekiz gün kadar güney­do­ğu­dan esti. Seki­zin­ci günü sabah­le­yin rüzgâr kabar­dı; kuv­vet­li, acı­ma­sız bir fır­tı­na çıktı ve işe giriş­tik. Gemi mümkün olduğu kadar hafif­le­sin diye seren ekle­me­si­ni indir­dik. Her şeyi kapa­dık, sıkış­tır­dık. Öğleye doğru rüzgâr pek şid­det­len­di.

Tay­fa­la­rın yüzün­de hayret ve korku görü­lü­yor­du. Kaptan ikide bir kama­ra­sı­na girip çıkı­yor ve gemiyi kur­tar­mak için bütün çaba­sı­nı kul­la­nı­yor­du.

Gemi­ci­lik­te acemi oldu­ğum­dan, çok fazla kork­muş­tum. Fır­tı­na o kadar şid­det­le devam edi­yor­du ki, tay­fa­lar bile bu kadar kötü­sü­nü hiç gör­me­dik­le­ri­ni itiraf edi­yor­lar­dı. Gemi­miz gerçi çok iyi idi; lâkin çok yük­lüy­dü ve git­tik­çe alça­lı­yor­du.

Gemi­ci­ler ikide bir “Gemi batı­yor!” diye bağı­rı­yor­lar­dı. Bu keli­me­nin anla­mı­nı bil­me­mek benim için hayır­lıy­dı. Bütün bu fela­ket­le­rin üstüne gece yarısı gemiyi kont­ro­le giden tay­fa­nın “gemi su alıyor” diye bağır­ma­sı tah­mi­ni ger­çek­leş­tir­di. Diğer biri de ‘Ambar­da dört ayak su var!’ diye bağır­dı; o zaman her­ke­si tulum­ba­ya çağır­dı­lar.

Bu durum içime fena­lık getir­di; kama­ra­da üze­rin­de otur­du­ğum yata­ğın kena­rı­na sır­tüs­tü düştüm. Bayıl­mı­şım. Ken­di­me gele­bil­mek için hayli zaman geçti. Gerçi fır­tı­na biraz sakin­leş­miş­se de gemiyi yüz­dü­rüp bir limana götür­me­ye imkân yoktu. Kaptan da imdat top­la­rı­nı atı­yor­du. Tam yanı­mız­dan geç­mek­te olan küçük bir gemi san­da­lı­nı bizim yar­dı­mı­mı­za gön­der­me cesa­re­ti­ni gös­ter­di.

San­dal­da­ki gemi­ci­ler bütün kuv­vet­le­riy­le kürek­le­re ası­lı­yor­lar ve bizi kur­tar­mak için kendi can­la­rı­nı teh­li­ke­ye atı­yor­lar­dı.

Niha­yet çok zah­met­ten sonra ve biraz da tesa­dü­fün yar­dı­mı ile san­dal­da­ki­ler halatı yaka­la­ya­bil­di­ler. Biz de san­da­lı çeke­rek kıç altına yanaş­tır­dık ve hepi­miz içine girdik. Kendi gemi­le­ri­ni aramak ne bizim ne de onla­rın aklına gele­bi­lir­di.

San­da­lı kendi haline bırak­ma­ya­rak mümkün olduğu kadar karaya sokmak fikri herkes tara­fın­dan kabul edildi. Bizim kaptan da şayet sandal karada par­ça­la­na­cak olursa kap­tan­lar ile anla­şa­ca­ğı­na gemi­ci­le­re söz verdi. Kah kürek çeke­rek, kah akın­tı­ya kapı­la­rak yan yan, ta uzak­la­ra, kuzeye doğru Wit­ter­ton Ness’i civa­rı­na kadar gitti, ter­ket­ti­ği­miz­den onbeş dakika sonra da gemi­mi­zin bat­tı­ğı­nı gördük. Gemi­ci­ler bana ‘İşte gemi batı­yor!’ dedik­le­ri zaman itiraf ederim ki göz­le­rim­de ona baka­bi­le­cek kuvvet kal­ma­mış­tı. Çünkü ne ola­ca­ğı­mız kor­ku­sun­dan içime bay­gın­lık gel­miş­ti.

Gemi­ci­le­ri­miz kürek­le­re ası­lı­yor ve mümkün olduğu kadar bizi karaya yanaş­tır­ma­ya çalı­şı­yor­lar­dı. Birçok zah­met­ten sonra sonun­da sahile ula­şa­bil­dik ve hepi­miz sağ salim karaya çıktık. Oradan da yürü­ye­rek Yar­ma­uth’a gittik.

Kasa­ba­nın memur­la­rı bize iyi yerler tahsis etti­ler; tüc­car­lar, gemi sahip­le­ri bize iste­di­ği­miz gibi Londra’ya veya Hull’e gide­bil­mek için yeteri kadar para ver­di­ler.

İşte o zaman azıcık aklım olsay­dı geri döner, baba­mın evine gider­dim. Çünkü benim gemiy­le git­ti­ği­mi ve gemi­nin Yar­ma­uth kör­fe­zin­de bat­tı­ğı­nı duymuş, ama boğul­ma­dı­ğı­mı öğre­nin­ce­ye kadar aradan pek çok vakit geçmiş. Aklım ve düşün­cem eve dönme yönün­de ise de bunu yapmak içim­den gel­mi­yor­du. Fakat kötü şansım anla­şıl­maz bir kuv­vet­le yine beni başka taraf­la­ra sevk edi­yor­du. Ne yap­ma­lı, bilmem?

Biraz param vardı. Ben de kara­dan Londra’ya gittim.

Eve mi döne­yim, yoksa yeni­den seya­ha­te mi çıka­yım diye kendi ken­dim­le müca­de­le edi­yor­dum. Bu halde nasıl hare­ket ede­ce­ği­mi, yaşa­mın hangi tara­fı­nı takip ede­ce­ği­mi düşü­ne­rek bir süre zaman geçir­dim.

Eve dönme düşün­ce­si­ne karşı daya­nıl­ma­sı mümkün olma­yan bir nefret bes­li­yor­dum. Bir süre sonra da fela­ket hatı­ra­la­rı silin­me­ye baş­la­dı. Onlar­la bera­ber eve dönmek için bes­le­di­ğim çok zayıf arzu­lar da söndü. Sonun­da öyle düşün­ce­le­ri tama­men sile­rek bir seya­ha­te çık­ma­yı düşün­me­ye baş­la­dım. Beni baba­mın evin­den uzak­la­ra sürük­le­yen o uğur­suz etki, beni para kazan­mak gibi fırsat bulan ve kaba bir hisse düşür­mek­te de acele etti. Bu hevâ ve heves, beni her türlü iyi ve güzel nasi­hat­le­re ve hatta baba­mın emir ve rica­la­rı­na karşı bile sağır yapa­cak kadar güçlü bir biçim­de etki­si­ni gös­ter­miş­tir.

II

Belki de haya­tım­da ilk defa olarak şans bana güldü.

Londra’da iyi arka­daş­la­rın içine düştüm. İlk kez bir kap­tan­la dost­luk kurdum. Bu kişi zama­nın­da Gine sahil­le­ri­ne geçmiş ve orada birçok başa­rı­lar elde etti­ğin­den yine tekrar git­me­ye karar vermiş. Düşün­ce­min dün­ya­yı gezip görmek oldu­ğu­nu işi­tin­ce eğer bir­lik­te seya­hat etmek ister­sem mas­raf­sız yapa­bi­le­ce­ği­mi ve ken­di­le­ri­ne sefer ve yol arka­daş­lı­ğı yapa­ca­ğı­mı söy­le­di. Ve eğer ister­sem biraz eşya da götü­re­rek tica­ret yapa­bi­le­ce­ği­mi ve hatta faz­la­sıy­la da kaza­na­bi­le­ce­ği­mi ilave etti.

Bu tek­li­fi kabul ettim. Namus­lu ve doğru sözlü bir adam olan bu insan­la dost­lu­ğu art­tır­dım. Ve bir­lik­te sefere çıktım. Bir­lik­te bazı şeyler de götür­düm. Onun namusu ve doğ­ru­lu­ğu saye­sin­de birçok da para kazan­dım. Kap­ta­nın tav­si­ye­si üze­ri­ne kırk lira­lık kadar oyun­cak ve diğer ufak tefek şeyler almış­tım. Bu kırk lirayı da ken­di­le­ri ile irti­bat­ta bulun­du­ğum akra­ba­mın yar­dım­la­rı ile birik­tir­miş­tim.

Sanı­rım onlar da babamı değil­se bile annemi kan­dı­ra­rak bana para gön­dert­mek­le, ilk tica­re­ti­me bu kadar­cık olsun kat­kı­da bulun­muş­lar­dı. Diye­bi­li­rim ki bütün seya­hat­le­ri­min içinde başa­rıy­la sonuç­la­na­nı sadece bu seya­hat olmuş­tur.

Bir keli­mey­le anlat­mak gere­kir­se bu seya­hat beni aynı zaman­da hem bir gemici ve hem de bir tüccar yaptı. Dönüş sonu­cun­da tica­ret olarak iki buçuk kilog­ram kadar altın tozu getir­dim. Bu da Londra’da üç yüz ster­lin lirası kadar bir para tuttu. Bu para beni hırsa boğdu ve bundan sonra da tama­men mah­vol­ma­ma neden oldu.

Bundan sonra bir Gine tüc­ca­rıy­dım. Fakat şans­sız­lı­ğı­mın sonucu olarak arka­da­şım dönü­şün­den kısa bir süre sonra vefat etti. Ama aynı seya­ha­ti bir daha yap­ma­ya karar verdim; aynı gemiye bindim. Birin­ci yol­cu­lu­ğu­muz­da­ki ikinci kaptan bu defa birin­ci kaptan olmuş­tu. Bu seya­ha­ti­miz pek uğur­suz oldu; belki şim­di­ye kadar bu kadar fena bir sefer hiç kim­se­nin başına gel­me­miş­tir.

Yeni kazan­dı­ğım ser­vet­ten bu defa yalnız yüz lirayı getir­miş­tim; diğer iki yüzünü vefat eden dos­tu­mun karı­sı­na emanet olarak bırak­mış­tım. Kadın­ca­ğız bun­la­rı emanet etti­ğim için pek güzel sak­la­mış. Bu seya­hat­te çok kötü fela­ket­le­re uğra­dım. Bun­lar­dan birin­ci­si şudur: Kanar­ya ada­la­rı­na doğru yol alı­yor­duk. Bu ada­lar­la Afrika sahi­li­nin ara­sın­day­ken saba­hın ala­ca­ka­ran­lı­ğın­da Sale lima­nı­na mensup bir Türk korsan gemi­si­nin hücu­mu­na uğra­dık.

Korsan bizi bütün yel­ken­le­ri­ni açarak takip etmeye baş­la­dı. Fakat kor­sa­nın git­tik­çe yol kazan­dı­ğı­nı ve kısa sürede kesin­lik­le bize yeti­şe­ce­ğin­den emin oldu­ğu­muz için kav­ga­ya hazır­lan­dık. Bizim gemide on iki, kor­san­lar­da on sekiz top vardı. Öğle­den sonra saat üç sula­rın­da korsan bize yak­laş­tı.

Biz top­la­rı­mız­dan seki­zi­ni onlar­dan tarafa sıra­la­mış­tık. Onlar sal­dı­rı­ya, biz de karşı sal­dı­rı­ya hazır­lan­dık. Fakat diğer gemi­den altmış kadar adam gemi­mi­zin güver­te­si­ne atladı. Biz de onları gerek­ti­ği gibi kur­şun­la, saç­may­la, sün­güy­le kar­şı­la­dık. Ve iki defa güver­te­mi­zi vücut­la­rın­dan temiz­le­dik.

Mace­ra­mı­zın bu acı kıs­mı­nı kısa geçe­lim. Niha­yet gemi­miz hare­ket ede­me­ye­cek bir hale gel­di­ğin­de adam­la­rı­mız­dan üçü öldü ve diğer sekizi de yara­lan­dı. Teslim olmak zorun­da kaldık. Hepi­mi­zi esir olarak Mağ­ri­bi­le­re ait Sale lima­nı­na götür­dü­ler. Bana yapı­lan mua­me­le ilk zaman­lar­da kork­tu­ğum gibi çık­ma­dı. Diğer adam­la­rı­mız gibi içeri kısma götü­rü­le­rek Fas emrine veril­me­dim.

Genç ve çevik oldu­ğum­dan korsan reisi beni kendi emrin­de çalış­tır­mak için uygun buldu ve beni kendi payına gani­met olarak yanın­da tuttu. Bu olay durumu garip bir şekil­de değiş­tir­di. Tüc­car­lık­tan sefil bir esir­li­ğe indim. Artık tama­mıy­la umut­suz olmuş­tum. Baba­mın kahin gibi söy­le­di­ği söz­le­ri­ni hatır­la­dım: ‘Sefil ola­cak­sın ve seni kimse kur­ta­ra­ma­ya­cak,’ demiş­ti. Artık bundan daha kötü ne ola­bi­lir?

Fakat nerede! Bu hikâ­ye­nin sonun­dan da anla­şı­la­ca­ğı gibi bu kez yaşa­ya­ca­ğım fela­ket ile­ri­de yaşa­ya­ca­ğı­mın yanın­da en hafif ve en tat­lı­sıy­mış.

Yeni efen­dim beni yanına, kendi evine almış­tı. Beni son­ra­dan bera­ber alır ve kor­san­lı­ğa götü­rür umu­duy­la yaşa­ma­ya baş­la­dım. “Çünkü,” diyor­dum, “nasıl olsa sonun­da, günün birin­de, bir İspan­yol veya bir Por­te­kiz savaş gemisi tara­fın­dan tutu­lur ve ben de kur­tu­lu­rum. Fakat bu umu­du­mun boş oldu­ğu­nu çok çabuk anla­dım: Ken­di­si denize çık­tı­ğı zaman beni bah­çe­si­ne bakmak veya diğer esir­ler gibi evine ait işler­de sürek­li çalış­tır­mak üzere karada bıra­kı­yor­du.

Sefer­den dön­dü­ğü zaman gemiye bakmak için gemide kendi kama­ra­sın­da yatı­rı­yor­du. Ben sürek­li kaç­mak­tan başka bir şey düşün­mü­yor­dum. Fakat buna imkân yoktu.

Tek başı­nay­dım. İki sene ken­di­mi böyle kaça­bil­me haya­liy­le oya­la­dı­ğım halde düşün­ce­mi ger­çek­leş­ti­re­bil­mek için bana en küçük bir cesa­re­ti vere­cek bir şans elde ede­me­dim.

Köle olu­şum­dan yak­la­şık iki sene sonra ken­di­li­ğin­den gelen garip bir fırsat kaçmak ve özgür­lü­ğü­mü kazan­mak için eski­den beri düşün­dü­ğüm haya­li­mi ger­çek­leş­ti­re­bi­le­ce­ği­mi aklıma getir­di. Hava güzel olduk­ça haf­ta­da bir-iki kez gemi­nin fili­ka­sı­nı alarak kör­fez­de balık avla­mak­la zaman geçi­rir­di ve sürek­li beni diğer bir genç Arap köken­li Mores­ko ile san­dal­da kürek çek­tir­mek üzere yanın­da götü­rür­dü. Bir defa mem­le­ke­tin tüc­car­la­rın­dan iki Mağ­ri­bi ile balık avına git­me­yi karar­laş­tır­dı. Amacı balık avla­mak­tan çok eğlen­mek­ti. Çok güzel hazır­lık­lar­da bulun­du ve daha gece­den kayığa her zaman­kin­den fazla erzak gön­der­di. Balık avla­mak­la bera­ber kuş avla­mak niye­tin­de de oldu­ğun­dan gemi­den üç tüfek, bir miktar barut ve saçma alarak kayığa götür­me­mi söy­le­di.

Hemen iste­di­ği şey­le­rin hep­si­ni yaptım; her yeri yıka­dım, temiz­le­dim, san­ca­ğı çektim, misa­fir­le­ri bek­le­mek­tey­dim.

Biraz sonra bizim efendi kayığa yalnız geldi; misa­fir­le­ri­nin ani işleri çık­ma­sın­dan dolayı gel­mek­ten vaz­geç­tik­le­ri­ni söy­le­di.

Ve misa­fir­ler evine yemeğe davet etti­ğin­den her zaman olduğu gibi Mağ­ri­bi­yi ve çocuğu bera­be­ri­me alarak kayık­la balığa git­me­mi ve yeteri mik­tar­da balık tutar tutmaz hemen döne­rek eve getir­me­mi söy­le­di. Emir­le­ri­ni yapmak için her şeyi hazır­la­dım; fakat aynı zaman­da da bura­dan kur­tul­ma konu­sun­da­ki plan­la­rım tekrar aklıma geldi. Efendi gider gitmez ben de balık­çı­lı­ğa değil, yol­cu­lu­ğa ait hazır­lık­lar­da bulun­ma­ya baş­la­dım. Nereye gide­ce­ği­mi bil­mi­yor­dum. Her ne olursa olsun, amacım bura­dan kaç­mak­tı.

İlk işim bahane bula­rak Mağ­ri­bi­ye yol erzakı için gemiye bazı şeyler getirt­mek oldu. Başka bir dolap daha çevir­dim.

Bölüm 1 · 1/17

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki