gridreads

1. Bölüm

Jules Gab­ri­el Verne (Jül Gab­ri­el Vern), Fran­sız bilim kurgu yazarı

(8 Şubat 1828 - 24 Mart 1905).

ESRA­REN­GİZ BİR ADAM

Phi­le­as Fogg adında bir adam, 1872 yılın­da Londra’da Savil­le Sokağı yedi numa­ra­da otu­ru­yor­du. Çev­re­de kimse onunla ilgili hiçbir şey bil­mi­yor­du. Sadece, çok nazik bir insan­dı; güzel giyi­nen yakı­şık­lı biriy­di.

Özel insan­la­rın devam ettiği Yeni­lik Kulübü’nün bir üyesi olmak­la bir­lik­te, zama­nı­nı daha çok asil kişi­ler ara­sın­da geçi­rir­di.

Ünlü şair Byron’a da ben­ze­di­ği­ni söy­lü­yor­lar­dı. Baştan aşağı her yönüy­le andı­rı­yor; sadece, bıyık­lı, favo­ri­li bir Byron’du. Duy­gu­la­rı­nı hiç belli etme­yen, ihti­yar­la­ma­dan bin yıl yaşa­ya­bi­le­cek bir Byron...

Gerçek bir İngi­liz olan bay Phi­le­as Fogg’un, Lond­ra­lı olup olma­dı­ğı çev­re­sin­de­ki­ler tara­fın­dan tam olarak bilin­mi­yor­du. O aslın­da hiç kimse tara­fın­dan tanın­mı­yor­du. Sadece Yeni­lik Kulübü’nün üye­siy­di.

Faz­la­sıy­la esra­ren­giz, çözül­me­si zor bir adamın nasıl olup da, üye­le­ri sadece soylu insan­lar olan bir kulübe katı­la­bil­di­ği­ni merak eden­ler varsa hemen söy­le­ye­lim ki, Phi­le­as Fogg’un bu kulübe üye olma­sı­nı Baring Kar­deş­ler des­tek­le­miş­ler­di. Baring Kar­deş­ler Londra’nın olduk­ça tanın­mış ban­ka­cı­la­rın­dan­dı, Phi­le­as Fogg’un da onlar­da açık hesabı vardı. Bütün çek­le­ri zama­nın­da öde­nir­di. Sanki son­su­za kadar bit­me­ye­cek bir paraya hük­me­di­yor­du.

Phi­le­as Fogg zengin bir adamdı. Bu mal var­lı­ğı­nı nasıl elde etmiş­ti?

İşte en iyi istih­ba­rat kay­nak­la­rı bile buna cevap bula­mı­yor­lar­dı. Bu soru­nun ken­di­si­ne sorul­ma­sı tabii ki doğru değil­di. Aslın­da cimri de değil­di, savur­gan da. Gerek gör­dü­ğü anda ismini sak­la­ya­rak yar­dım­lar da yapar­dı.

Az konu­şur­du, az konuş­tuk­ça da gizem­li hali daha da faz­la­la­şır­dı. Hak­kın­da bili­nen şey­ler­den biri, çok mem­le­ket gezmiş olma­sıy­dı. Çünkü en ayrın­tı­lı ve güzel dünya hari­ta­sı onun evin­dey­di. Kesin olan tek şey, Phi­le­as Fogg’un yıl­lar­dan beri Londra’dan hiç ayrıl­ma­mış olma­sıy­dı. Onu biraz daha yakın­dan tanı­yan­lar bile ona kulüp ile evi ara­sın­da­ki düz yolun dışın­da hiçbir yerde rast­la­na­ma­ya­ca­ğı­nı söy­lü­yor­lar­dı. Günlük yaşa­mın­da­ki tek keyif aldığı şeyler gazete okumak ve briç oyna­mak­tı.

Günün sadece on saat­lik bir zama­nı­nı evinde geçi­rir­di. Yemek yerken kulü­bün siyah giyim­li şık gar­son­la­rı ken­di­si­ne hizmet eder, yeme­ği­ni özel ve kali­te­li yapıl­mış ince por­se­len tabak­lar­da geti­rir­ler, Ame­ri­kan göl­le­rin­den büyük mas­raf­lar­la getir­til­miş buz­la­rı içe­cek­le­ri soğut­mak için kul­la­nır­lar­dı.

Yaşa­mı­nı böyle sür­dür­me­si insa­nın gari­bi­ne gitse de zaten Phi­le­as Fogg’da tuhaf bir insan­dı. Fakat, bu garip­li­ği hiç de kötü bir şey değil­di. Savil­le Sokağı’ndaki yedi numa­ra­lı evi ger­çek­te çok süslü, gös­te­riş­li olmasa da her yönüy­le rahat ve sakin bir evdi. Bay Fogg’un hiç değiş­me­yen alış­kan­lık­la­rı yüzün­den evdeki hiz­met­ler de çok stan­dart dene­cek bir duruma gel­miş­ti. Phi­le­as Fogg ne olursa olsun bir tane­cik sadık uşa­ğın­dan müthiş bir dakik­lik bek­ler­di. Yakın bir zaman­da son uşağı James Foster’in işine son ver­miş­ti. Sebebi tuhaf­tı: Adam­ca­ğız Bay Fogg’un tıraş suyunu her günkü gibi otuz derece sıcak­lık­ta değil de yirmi sekiz dere­ce­de hazır­la­mış­tı. Şimdi ise bay Fogg saat onbir ile onbir buçuk ara­sın­da gele­cek olan yeni uşa­ğı­nı bek­li­yor­du.

Geçit töre­nin­de olan bir askere benzer şekil­de, kol­tu­ğun­da elleri diz­le­rin­de, ayak­la­rı bir­bi­ri­ne biti­şik, dimdik otu­ru­yor­du. Kar­şı­sın­da duran o büyük ve süslü saate göz­le­ri­ni dikmiş, daki­ka­la­rı sayı­yor­du. Bu tuhaf saat, sani­ye­le­ri, saat­le­ri, daki­ka­la­rı, gün­le­ri, mev­sim­le­ri gös­te­ri­yor­du.

Beyi­mi­zin tam saat onbir buçuk­ta her zaman­ki gibi kulübe gitmek üzere evden çık­ma­sı gere­ki­yor­du.

Bu sırada, odanın kapısı çalın­dı, işine son veril­miş olan uşak James Poster kapıda görü­nü­ver­di:

— Yeni uşa­ğı­nız geldi! diye haber verdi.

Yak­la­şık otuz yaş­la­rın­da bir adam içe­ri­ye girdi, nazik­çe selâm verdi. Phi­le­as Fogg:

— İsmi­niz John olmalı, Fran­sız­sı­nız, öyle değil mi? diye sordu.

Yeni uşak:

— Efen­di­miz belki pek hoş­lan­ma­ya­cak ama ismim Jean... Jean Pas­se­par­to­ut, dedi. Her zor­luk­ta­ki işi alnı­mın akıyla yap­tı­ğım için bana takıl­mış bir lakap­tır bu. Çok mert ve çalış­kan oldu­ğu­mu söy­le­ye­bi­li­rim size; ancak, şu ana kadar bir sürü iş deği­şik­li­ği yap­tı­ğı­mı da söy­le­mem gerek­li. Gezici şar­kı­cı­lık­tan tutun da, bir sirkte at ter­bi­ye­ci­li­ği­ne, ip cam­baz­lı­ğı­na, jim­nas­tik öğret­men­li­ği­ne, son olarak da Paris’te itfa­i­ye­ci­li­ğe kadar bir çok işi yaptım. Paris’teki itfa­i­ye­ci­lik anı­la­rı­mın içinde, çok ilginç yan­gın­lar vardır. Yak­la­şık beş yıl önce, Fransa’dan ayrıl­dım. Biraz sıcak aile ortamı içinde yaşa­mak arzusu beni burada uşak olarak çalış­ma­ya zor­la­dı. Şu an işsi­zim. Bay Phi­le­as Fogg’un İngil­te­re’de çok düzgün yaşa­yan, yer değiş­tir­mek­ten hiç hoş­lan­ma­yan, en düzen­li kişisi oldu­ğu­nu öğre­nin­ce, ken­di­si­ne hizmet etme­nin benim için büyük bir onur oldu­ğu­nu söy­le­me­ye geldim. Bundan son­ra­ki tek amacım, burada efen­di­min ver­di­ği tüm hiz­met­le­ri yerine geti­re­rek, sakin, rahat bir yaşam sürmek, hatta Pas­se­par­to­ut ismini bile unut­mak­tır.

— Pas­se­par­to­ut ismi tabii ki bana daha uygun. Fran­sız­ca­da hır­sız­la­rın kilit­le­ri açmak­ta kul­lan­dık­la­rı araç anla­mı­na gelen “may­mun­cuk” oldu­ğu­nu çevi­ren kişi bana söy­le­miş­ti. Sizin­le ilgili iyi, olumlu şeyler duydum. Şart­la­rı­mı bili­yor­su­nuz her­hal­de?

— Tabii ki efen­dim.

— Tamam o zaman, saa­ti­niz şu an tam kaç?

Pas­se­par­to­ut hemen yele­ği­nin cebin­den büyük bir gümüş saat çıka­ra­rak cevap verdi.

— Onbiri yirmi iki geçi­yor, dedi.

— Saa­ti­niz geri kalmış görü­nü­yor.

— Özür dile­rim ama imkân­sız!

— Hem de tam dört dakika saa­ti­niz geri kalmış. Şu an, önemli değil. Saa­ti­ni­zi sonra düzel­tir­si­niz. Aradan üç dakika daha geç­ti­ği­ne göre; demek ki 2 Ekim 1872 çar­şam­ba sabahı saat onbiri yirmi dokuz geçe­den sonra artık benim hiz­me­tim­de olu­yor­su­nuz.

Bay Fogg bun­la­rı cid­di­yet­le söy­le­dik­ten sonra ayağa kalktı, şap­ka­sı­nı sol eliyle alıp kafa­sı­na alış­tı­ğı gibi giy­dik­ten sonra, başka hiçbir şey söy­le­me­den, odadan çıktı.

Yeni uşak, önce dış kapı­nın bir kez kapan­dı­ğı­nı duydu. Yeni efen­di­si gidi­yor­du. Sonra bir ikinci kere daha kapan­dı­ğı­nı duydu. Eski uşak James Fors­ter de evden ayrıl­mış­tı. Yeni uşak herkes gidin­ce, evde tek başına kal­mış­tı.

MAY­MUN­CUK ÇOK MUTLU

Pas­se­par­to­ut:

— Bu beye­fen­di­nin, şu Madame Tus­sa­ud Müzesi’ndeki bir kuk­la­lar­dan hiçbir farkı yok! diye mırıl­da­na­rak etra­fı­na bakın­dı.

Pas­se­par­to­ut birkaç dakika süren konuş­ma­la­rı esna­sın­da yeni efen­di­si­ni iyice ince­le­me fır­sa­tı­nı bula­bil­miş­ti. Phi­le­as Fogg ince yüzlü, yakı­şık­lı, uzunca boylu, soluk­ça yüzlü, sarı saçlı, favo­ri­li, diş­le­ri güzel olan, yüzün­de kırı­şık­lı­ğı olma­yan, kırk yaş­la­rın­da bir adamdı. Sakin, açık bakış­lı, soylu bir İngi­liz görü­nü­şü vardı. Yaşam tar­zı­nın ayrın­tı­la­rın­dan anla­şı­la­ca­ğı üzere, her yönüy­le düzen­li, ter­tip­li bir insan­dı.

Phi­le­as Fogg sakin tavır­la­rı­nın, adım­la­rı­nın değe­ri­ni gören, hesap­lı kim­se­ler­den­di. Gerek­siz adım atmaz, yolun hep kısa ola­nı­nı seçer­di. Hiç heye­can­lan­maz, şaşır­maz­dı. Belki de dün­ya­nın en ace­le­ci olma­yan ada­mıy­dı. Fakat, bir yere geç kal­dı­ğı da görü­lüp duyul­ma­mış­tı.

Pas­se­par­to­ut (May­mun­cuk) dedik­le­ri Jean’a gelin­ce, gerçek bir Paris­liy­di. Beş yıldır Londra’da uşak­lık yapa­rak yaşı­yor­du. Fakat, tama­men bağ­la­na­bi­le­ce­ği, ken­di­si­ne uygun bir efendi henüz bula­ma­mış­tı. Jean öyle sert görü­nüş­lü, havalı uşak­lar­dan değil­di; aksine, samimi, namus­lu, dürüst bir adamdı. Kalın dudak­la­rı, sanki her an bir şeyin tadına baka­cak­mış ya da öpe­cek­miş gibi öne doğru uzan­mış­tı, iyi kalpli, işi konu­sun­da titiz, yuvar­lak kafalı bir insan­dı. Mavi göz­le­ri, renkli, sağ­lık­lı bir teni vardı. Yanak­la­rı o kadar çok etliy­di ki ileri uzamış ken­di­si bile göre­bi­li­yor­du. Geniş göğüs­lü, iri vücu­du­nu, peh­li­van gibi güçlü görü­nü­şü­nü genç­li­ğin­de yap­tı­ğı jim­nas­tik saye­sin­de elde etmiş­ti. Koyu kumral saç­la­rı olduk­ça dikti. May­mun­cuk onları hep tek bir yönde tarar­dı.

Tüm bun­lar­dan sonra, doğru, dürüst, samimi insa­nın yara­dı­lı­şı­nın Phi­le­as Fogg’un huy­la­rıy­la iyi uyum sağ­la­yıp sağ­la­ma­ya­ca­ğı­nı söy­le­mek erken­di. May­mun­cuk Jean efen­di­si­nin isteği doğ­rul­tu­sun­da, uşak olmayı başa­ra­bi­le­cek miydi? Bunu iler­le­yen zaman gös­te­re­cek­ti. O İngil­te­re’ye huzur­lu bir şekil­de yaşa­mak için gel­miş­ti fakat, şu ana kadar ara­dık­la­rı­nı bula­ma­mış­tı. En az on evde uşak­lık yap­mış­tı, hiç­bi­rin­de tutu­na­ma­mış­tı.

Phi­le­as Fogg’un uşak ara­dı­ğı­nı duy­muş­tu. Hemen bu bey hak­kın­da faz­la­sı ile bilgi top­la­mış­tı. Onun çok düzgün bir yaşam sür­dü­ğü­nü, hiç geziye çık­ma­dı­ğı­nı, evin­den bir gün bile ayrıl­ma­dı­ğı­nı öğre­nin­ce tam ken­di­si­ne uygun bir efendi bul­du­ğu­na inan­mış­tı.

Süslü, büyük saat onbir buçuğu çal­dı­ğı anda, evde tek başı­nay­dı. Vakit kay­bet­me­den evi ince­le­me­ye baş­la­dı, bod­rum­dan, tavan ara­sı­na kadar her yeri gezdi. Bu temiz, düzen­li ev ilk anda bile hoşuna git­miş­ti.

Ona bu ev çok güzel görün­müş­tü... Çünkü oksi­jen­li hid­ro­jen gazı tüm ısıtma ve aydın­lat­ma işini yapı­yor­du.

Yeni uşak, ikinci kat­ta­ki, ken­di­si için ayrıl­mış odayı bul­mak­ta hiç zor­lan­ma­dı. Oda da tam düşün­dü­ğü gibiy­di. Zil­ler­le, ses boru­la­rıy­la evin diğer kısım­la­rı ile bağ­lan­tı halin­de bulu­nu­yor­du. Ocağın üze­rin­de­ki elekt­rik­li saat Phi­le­as Fogg’un oda­sın­da­ki saat ile ayar­lan­mış­tı. İkisi de aynı sani­ye­le­ri gös­ter­mek­tey­di.

May­mun­cuk:

— Tam bana göre... Tam bana göre! diye keyif­li keyif­li mırıl­dan­dı.

Oda­sın­da­ki saatin hemen altına asıl­mış bir liste gördü: Bu günlük çalış­ma prog­ra­mıy­dı. Lis­te­ye göre iş başı sabah 8:00’de baş­lı­yor­du. Saat 8:23’de çay, kızar­mış ekmek, 9:37 tıraş suyu, 9:40, efen­di­nin saçı­nın taran­ma­sı. Saat 11:30’da bey kulübe gidi­yor­du. Gece saat 24:00’e, yani beye­fen­di­nin yatağa gir­di­ği saate kadar uşağın yap­ma­sı geçer­ken her şey de lis­te­de ayrın­tı­lı bir şekil­de yazı­lıy­dı. May­mun­cuk bu prog­ra­mı iyice öğren­mek için bir daha, bir daha okudu, kimi yer­le­ri­ni ezber­le­di.

Efen­di­nin gar­dı­ro­bun­da ise, hiçbir şey eksik değil­di. Her pan­to­lo­nun, yele­ğin, ceke­tin ayak­ka­bı­nın bir numa­ra­sı vardı. Bir lis­te­de de Phi­le­as Fogg’un mev­si­me göre hangi gün, hangi saatte, hangi elbi­se­le­ri, ayak­ka­bı­la­rı giye­ce­ği tek tek yazı­yor­du.

Evde kitap bulun­mu­yor­du. Çünkü Bey, iste­di­ği kitabı kulü­bün geniş kütüp­ha­ne­sin­den alıp oku­ya­bi­li­yor­du. Yatak oda­sın­da orta boyda bir kasa göze çar­pı­yor­du. Bu kasa emni­yet açı­sın­dan yan­gı­na, hır­sız­lı­ğa karşı korun­muş durum­day­dı. Her şey en uysal, en barış­çı istek­le­ri yan­sı­tı­yor­du. Evde küçük bir silâh dahi yoktu. Ne bir av tüfeği, ne de bir savaş aracı.

May­mun­cuk evin her yanını ayrın­tı­lı bir şekil­de ince­le­dik­ten sonra elle­ri­ni bir­bi­ri­ne sürttü, geniş yüzü rahat­la­dı:

— Harika! Tam bana göre bir yer... Benim ara­dı­ğım iş işte bu! Efendi ile çok iyi anla­şa­ca­ğız. Çok düzen­li bir adam... Tam robot gibi bir insan. Ben de, bu robota hizmet etmek­ten büyük onur duya­ca­ğım...

MAS­RAF­LI BİR TAR­TIŞ­MA

Phi­le­as Fogg her zaman­ki gibi evden sabah saat onbir buçuk­ta ayrı­lıp kulübe vardı. Öğle yemeği her günkü gibiy­di: Biraz meze, haş­lan­mış balık, ızga­ra­da pişi­ril­miş kemik­siz et. Yeme­ğin sonun­da da kulü­bün meşhur çayın­dan birkaç fincan...

Oni­ki­yi kırk yedi geçe yemek masa­sın­dan kalktı. Salona geçti ve akşam yeme­ği­ne kadar sadece gazete okudu. Bu, onun vaz­ge­çil­mez alış­kan­lı­ğıy­dı.

Akşam yemeği de aynı öğle yemeği gibi aynı düzen­de yendi.

Saat beşi kırk geçe beyi­miz büyük salona gide­rek yerini aldı. Yarım saat içinde kulü­bün diğer üye­le­rin­den bazı­la­rı yavaş yavaş salona gele­rek çok güzel yanan ocağın etra­fın­da bir araya gel­di­ler. Bu baylar Phi­le­as Fogg’un her zaman­ki oyun arka­daş­la­rıy­dı. Onlar da briç has­ta­sıy­dı. Mühen­dis Andrew Stuart, ban­ka­cı John Sul­li­van’la Samuel Fal­len­tin, fab­ri­ka­tör Thomas Fla­na­gan, İngil­te­re Ban­ka­sı’nın yöne­ti­ci­le­rin­den Gaut­hi­er Ralph gibi tanın­mış, zengin kim­se­ler­di bunlar. Her akşam­ki yer­le­ri­ni aldı­lar.

Thomas Fla­na­gan:

— Dostum Ralph, şu hır­sız­lık ola­yı­nın sonucu ne oldu? diye sordu.

—Banka soyul­du­ğu ile kala­cak görü­nü­yor... diye söze karış­tı, Andrew Stuart.

Gaut­hi­er Ralph:

— Tah­mi­nim, kısa sürede hır­sı­zı yaka­la­ya­ca­ğız, dedi. Teş­ki­lâ­tın en ünlü polis müfet­tiş­le­ri, Avrupa’nın, Ame­ri­ka’nın bütün liman­la­rı­na gön­de­ril­di. Artık hırsız hiçbir yere kaça­maz. Onu kolay­lık­la yaka­la­ya­bi­le­cek­ler.

Andrew Stuart:

— Tamam da soy­gu­nu yapa­nın eşkali bili­ni­yor mu? diye sordu.

Ralph çok kesin bir tavır­la:

— Bu kesin­lik­le sıra­dan bir hırsız değil­dir, dedi.

— Nasıl yani? Ban­ka­dan elli beş bin bank­not çalan bu adam hırsız değil de nedir?

Ralph:

— Hayır, hırsız değil­dir! dedi.

John Sul­li­van:

— Kim o zaman, bir iş adamı mı? diye sordu.

— Bugün­kü “Mor­ning Chro­nic­le” gaze­te­sin­de efendi bir adam olduğu yazı­yor.

Bunu söy­le­yen, Phi­le­as Fogg’du. Başını gazete yığın­la­rı ara­sın­dan çıkar­mış, bir taraf­tan da arka­daş­la­rı­na selam veri­yor­du.

Soh­bet­te konusu geçen bu olay üç gün önce, 29 Eylül­de ger­çek­leş­miş­ti. Elli beş bin bank­not İngil­te­re Ban­ka­sı’nın vez­ne­le­ri­nin biri­nin önün­de­ki raftan alın­mış­tı. Böyle bir hır­sız­lı­ğın bu kadar kolay­lık­la nasıl başa­rıl­dı­ğı­na şaşı­ran­la­ra Gaut­hi­er Ralph:

— O anda kasada üç buçuk şilin­lik bir hesabı kay­det­mek­tey­miş, insan iki işi birden yapa­maz ki! demek­le yeti­ni­yor­du.

Burada şunu da söy­le­mek gere­kir: İngil­te­re Ban­ka­sı halka olan güve­ni­ni gös­ter­mek konu­sun­da çok titiz dav­ra­nır. Banka içinde ne bir bekçi vardır, ne de par­mak­lık. Altın­lar, para­lar müş­te­ri­le­rin göz­le­ri önüne serili olarak, daha doğ­ru­su ilk gele­nin eline geçe­bi­le­cek şekil­de ortada bıra­kıl­mış­tır.

Banka müş­te­ri­le­rin­den şüp­he­len­mek kim­se­nin aklına gele­mez.

Gaze­te­nin yaz­dı­ğı gibi, hır­sız­lı­ğı yapan kim­se­nin öyle sıra­dan bir hırsız olma­dı­ğı anla­şı­lı­yor­du. 29 Eylül günü, iyi giyim­li, kibar bir beye­fen­di hır­sız­lı­ğın olduğu salon­da bir aşağı, bir yukarı yürür­ken görül­müş­tü. Bu adamın eşkali hemen bütün İngil­te­re’deki polis müfet­tiş­le­ri­ne bil­di­ril­di.

Çoğu kim­se­ler hır­sı­zın kısa zaman­da ele geçe­ce­ği­ni tahmin edi­yor­du ki Gaut­hi­er Ralph da bun­lar­dan biri­siy­di.

Tahmin edil­di­ği gibi bu olay Londra’da, hatta bütün İngil­te­re’de gün­de­me otur­muş­tu. Hır­sı­zın yaka­la­nıp yaka­la­na­ma­ya­ca­ğı hak­kın­da çeşit­li tah­min­ler yürü­tü­lü­yor, heye­can­lı tar­tış­ma­lar yapı­lı­yor­du. Yeni­lik Kulübü üye­le­ri ara­sın­da da bu konu tar­tı­şı­la­cak­tı tabii ki; bir de ara­la­rın­da ban­ka­nın yöne­tim kurulu üye­le­rin­den biri de bulun­du­ğu­na göre...

Gaut­hi­er Ralph, konusu geçen müka­fa­tın polis müfet­tiş­le­ri­nin zeka­la­rı­nı etki­le­ye­ce­ği­ni düşü­nü­yor, bu yüzden daha bece­rik­li dav­ra­nıp başa­rı­ya ula­şa­cak­la­rı­na ina­nı­yor­du. Mes­lek­ta­şı Andrew Stuart ise onun kadar iyim­ser değil­di. Böy­le­ce, briç masa­sı­na oturan beyler ara­sın­da tar­tış­ma büyü­dük­çe büyüdü.

Oyun esna­sın­da ve ara­lar­da tar­tış­ma tekrar alev­le­ni­yor­du.

Andrew Stuart:

— Bence, hırsız çok uyanık bir adam oldu­ğu­na göre, yaka­lan­ma­ma ihti­ma­li çok fazla.

Ralph:

— Saç­ma­lık! diye kar­şı­lık verdi. Sak­la­na­bi­le­ce­ği hiçbir yer yok adamın.

Oyun oynar­ken yapı­lan tar­tış­ma sonuca ulaş­ma­dı. Fakat şimdi konu, dün­ya­da artık çok hızlı seya­hat edi­le­bil­di­ğin­den, hır­sı­zın da kaçma ihti­ma­li­nin artmış olma­sın­day­dı. Dün­ya­nın küçük­lü­ğü konu­sun­da şüp­he­le­ri olan Stuart oyun biter bitmez:

— Bay Ralph, ger­çek­ten dün­ya­nın küçül­dü­ğü­nü söy­le­me­niz çok tuhaf, diye söze baş­la­dı. Şimdi dünya turunu üç ayda biti­ri­yor­lar...

Phi­le­as Fogg:

— Seksen günde... diye onun sözünü kesti.

John Sul­li­van:

— Hin­dis­tan’da Rothal ile Alla­ha­bat kesimi açılıp demir­yo­lu ağına ekle­nin­ce ger­çek­ten seksen güne indi bu yol­cu­luk, diye doğ­ru­la­dı, işte bakın “Mor­ning Chro­nic­le” dünya yol­cu­lu­ğu­nu nasıl hesap­la­mış:

Londra’dan Süveyş’e, Cenis Dağı Bren­di­si üze­rin­den, trenle, gemiy­le 7 gün

Gemiy­le Süveyş’ten Bombay’a: 13 gün

Bölüm 1 · 1/13

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki