Jules Gabriel Verne (Jül Gabriel Vern), Fransız bilim kurgu yazarı
(8 Şubat 1828 - 24 Mart 1905).
ESRARENGİZ BİR ADAM
Phileas Fogg adında bir adam, 1872 yılında Londra’da Saville Sokağı yedi numarada oturuyordu. Çevrede kimse onunla ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Sadece, çok nazik bir insandı; güzel giyinen yakışıklı biriydi.
Özel insanların devam ettiği Yenilik Kulübü’nün bir üyesi olmakla birlikte, zamanını daha çok asil kişiler arasında geçirirdi.
Ünlü şair Byron’a da benzediğini söylüyorlardı. Baştan aşağı her yönüyle andırıyor; sadece, bıyıklı, favorili bir Byron’du. Duygularını hiç belli etmeyen, ihtiyarlamadan bin yıl yaşayabilecek bir Byron...
Gerçek bir İngiliz olan bay Phileas Fogg’un, Londralı olup olmadığı çevresindekiler tarafından tam olarak bilinmiyordu. O aslında hiç kimse tarafından tanınmıyordu. Sadece Yenilik Kulübü’nün üyesiydi.
Fazlasıyla esrarengiz, çözülmesi zor bir adamın nasıl olup da, üyeleri sadece soylu insanlar olan bir kulübe katılabildiğini merak edenler varsa hemen söyleyelim ki, Phileas Fogg’un bu kulübe üye olmasını Baring Kardeşler desteklemişlerdi. Baring Kardeşler Londra’nın oldukça tanınmış bankacılarındandı, Phileas Fogg’un da onlarda açık hesabı vardı. Bütün çekleri zamanında ödenirdi. Sanki sonsuza kadar bitmeyecek bir paraya hükmediyordu.
Phileas Fogg zengin bir adamdı. Bu mal varlığını nasıl elde etmişti?
İşte en iyi istihbarat kaynakları bile buna cevap bulamıyorlardı. Bu sorunun kendisine sorulması tabii ki doğru değildi. Aslında cimri de değildi, savurgan da. Gerek gördüğü anda ismini saklayarak yardımlar da yapardı.
Az konuşurdu, az konuştukça da gizemli hali daha da fazlalaşırdı. Hakkında bilinen şeylerden biri, çok memleket gezmiş olmasıydı. Çünkü en ayrıntılı ve güzel dünya haritası onun evindeydi. Kesin olan tek şey, Phileas Fogg’un yıllardan beri Londra’dan hiç ayrılmamış olmasıydı. Onu biraz daha yakından tanıyanlar bile ona kulüp ile evi arasındaki düz yolun dışında hiçbir yerde rastlanamayacağını söylüyorlardı. Günlük yaşamındaki tek keyif aldığı şeyler gazete okumak ve briç oynamaktı.
Günün sadece on saatlik bir zamanını evinde geçirirdi. Yemek yerken kulübün siyah giyimli şık garsonları kendisine hizmet eder, yemeğini özel ve kaliteli yapılmış ince porselen tabaklarda getirirler, Amerikan göllerinden büyük masraflarla getirtilmiş buzları içecekleri soğutmak için kullanırlardı.
Yaşamını böyle sürdürmesi insanın garibine gitse de zaten Phileas Fogg’da tuhaf bir insandı. Fakat, bu garipliği hiç de kötü bir şey değildi. Saville Sokağı’ndaki yedi numaralı evi gerçekte çok süslü, gösterişli olmasa da her yönüyle rahat ve sakin bir evdi. Bay Fogg’un hiç değişmeyen alışkanlıkları yüzünden evdeki hizmetler de çok standart denecek bir duruma gelmişti. Phileas Fogg ne olursa olsun bir tanecik sadık uşağından müthiş bir dakiklik beklerdi. Yakın bir zamanda son uşağı James Foster’in işine son vermişti. Sebebi tuhaftı: Adamcağız Bay Fogg’un tıraş suyunu her günkü gibi otuz derece sıcaklıkta değil de yirmi sekiz derecede hazırlamıştı. Şimdi ise bay Fogg saat onbir ile onbir buçuk arasında gelecek olan yeni uşağını bekliyordu.
Geçit töreninde olan bir askere benzer şekilde, koltuğunda elleri dizlerinde, ayakları birbirine bitişik, dimdik oturuyordu. Karşısında duran o büyük ve süslü saate gözlerini dikmiş, dakikaları sayıyordu. Bu tuhaf saat, saniyeleri, saatleri, dakikaları, günleri, mevsimleri gösteriyordu.
Beyimizin tam saat onbir buçukta her zamanki gibi kulübe gitmek üzere evden çıkması gerekiyordu.
Bu sırada, odanın kapısı çalındı, işine son verilmiş olan uşak James Poster kapıda görünüverdi:
— Yeni uşağınız geldi! diye haber verdi.
Yaklaşık otuz yaşlarında bir adam içeriye girdi, nazikçe selâm verdi. Phileas Fogg:
— İsminiz John olmalı, Fransızsınız, öyle değil mi? diye sordu.
Yeni uşak:
— Efendimiz belki pek hoşlanmayacak ama ismim Jean... Jean Passepartout, dedi. Her zorluktaki işi alnımın akıyla yaptığım için bana takılmış bir lakaptır bu. Çok mert ve çalışkan olduğumu söyleyebilirim size; ancak, şu ana kadar bir sürü iş değişikliği yaptığımı da söylemem gerekli. Gezici şarkıcılıktan tutun da, bir sirkte at terbiyeciliğine, ip cambazlığına, jimnastik öğretmenliğine, son olarak da Paris’te itfaiyeciliğe kadar bir çok işi yaptım. Paris’teki itfaiyecilik anılarımın içinde, çok ilginç yangınlar vardır. Yaklaşık beş yıl önce, Fransa’dan ayrıldım. Biraz sıcak aile ortamı içinde yaşamak arzusu beni burada uşak olarak çalışmaya zorladı. Şu an işsizim. Bay Phileas Fogg’un İngiltere’de çok düzgün yaşayan, yer değiştirmekten hiç hoşlanmayan, en düzenli kişisi olduğunu öğrenince, kendisine hizmet etmenin benim için büyük bir onur olduğunu söylemeye geldim. Bundan sonraki tek amacım, burada efendimin verdiği tüm hizmetleri yerine getirerek, sakin, rahat bir yaşam sürmek, hatta Passepartout ismini bile unutmaktır.
— Passepartout ismi tabii ki bana daha uygun. Fransızcada hırsızların kilitleri açmakta kullandıkları araç anlamına gelen “maymuncuk” olduğunu çeviren kişi bana söylemişti. Sizinle ilgili iyi, olumlu şeyler duydum. Şartlarımı biliyorsunuz herhalde?
— Tabii ki efendim.
— Tamam o zaman, saatiniz şu an tam kaç?
Passepartout hemen yeleğinin cebinden büyük bir gümüş saat çıkararak cevap verdi.
— Onbiri yirmi iki geçiyor, dedi.
— Saatiniz geri kalmış görünüyor.
— Özür dilerim ama imkânsız!
— Hem de tam dört dakika saatiniz geri kalmış. Şu an, önemli değil. Saatinizi sonra düzeltirsiniz. Aradan üç dakika daha geçtiğine göre; demek ki 2 Ekim 1872 çarşamba sabahı saat onbiri yirmi dokuz geçeden sonra artık benim hizmetimde oluyorsunuz.
Bay Fogg bunları ciddiyetle söyledikten sonra ayağa kalktı, şapkasını sol eliyle alıp kafasına alıştığı gibi giydikten sonra, başka hiçbir şey söylemeden, odadan çıktı.
Yeni uşak, önce dış kapının bir kez kapandığını duydu. Yeni efendisi gidiyordu. Sonra bir ikinci kere daha kapandığını duydu. Eski uşak James Forster de evden ayrılmıştı. Yeni uşak herkes gidince, evde tek başına kalmıştı.
MAYMUNCUK ÇOK MUTLU
Passepartout:
— Bu beyefendinin, şu Madame Tussaud Müzesi’ndeki bir kuklalardan hiçbir farkı yok! diye mırıldanarak etrafına bakındı.
Passepartout birkaç dakika süren konuşmaları esnasında yeni efendisini iyice inceleme fırsatını bulabilmişti. Phileas Fogg ince yüzlü, yakışıklı, uzunca boylu, solukça yüzlü, sarı saçlı, favorili, dişleri güzel olan, yüzünde kırışıklığı olmayan, kırk yaşlarında bir adamdı. Sakin, açık bakışlı, soylu bir İngiliz görünüşü vardı. Yaşam tarzının ayrıntılarından anlaşılacağı üzere, her yönüyle düzenli, tertipli bir insandı.
Phileas Fogg sakin tavırlarının, adımlarının değerini gören, hesaplı kimselerdendi. Gereksiz adım atmaz, yolun hep kısa olanını seçerdi. Hiç heyecanlanmaz, şaşırmazdı. Belki de dünyanın en aceleci olmayan adamıydı. Fakat, bir yere geç kaldığı da görülüp duyulmamıştı.
Passepartout (Maymuncuk) dedikleri Jean’a gelince, gerçek bir Parisliydi. Beş yıldır Londra’da uşaklık yaparak yaşıyordu. Fakat, tamamen bağlanabileceği, kendisine uygun bir efendi henüz bulamamıştı. Jean öyle sert görünüşlü, havalı uşaklardan değildi; aksine, samimi, namuslu, dürüst bir adamdı. Kalın dudakları, sanki her an bir şeyin tadına bakacakmış ya da öpecekmiş gibi öne doğru uzanmıştı, iyi kalpli, işi konusunda titiz, yuvarlak kafalı bir insandı. Mavi gözleri, renkli, sağlıklı bir teni vardı. Yanakları o kadar çok etliydi ki ileri uzamış kendisi bile görebiliyordu. Geniş göğüslü, iri vücudunu, pehlivan gibi güçlü görünüşünü gençliğinde yaptığı jimnastik sayesinde elde etmişti. Koyu kumral saçları oldukça dikti. Maymuncuk onları hep tek bir yönde tarardı.
Tüm bunlardan sonra, doğru, dürüst, samimi insanın yaradılışının Phileas Fogg’un huylarıyla iyi uyum sağlayıp sağlamayacağını söylemek erkendi. Maymuncuk Jean efendisinin isteği doğrultusunda, uşak olmayı başarabilecek miydi? Bunu ilerleyen zaman gösterecekti. O İngiltere’ye huzurlu bir şekilde yaşamak için gelmişti fakat, şu ana kadar aradıklarını bulamamıştı. En az on evde uşaklık yapmıştı, hiçbirinde tutunamamıştı.
Phileas Fogg’un uşak aradığını duymuştu. Hemen bu bey hakkında fazlası ile bilgi toplamıştı. Onun çok düzgün bir yaşam sürdüğünü, hiç geziye çıkmadığını, evinden bir gün bile ayrılmadığını öğrenince tam kendisine uygun bir efendi bulduğuna inanmıştı.
Süslü, büyük saat onbir buçuğu çaldığı anda, evde tek başınaydı. Vakit kaybetmeden evi incelemeye başladı, bodrumdan, tavan arasına kadar her yeri gezdi. Bu temiz, düzenli ev ilk anda bile hoşuna gitmişti.
Ona bu ev çok güzel görünmüştü... Çünkü oksijenli hidrojen gazı tüm ısıtma ve aydınlatma işini yapıyordu.
Yeni uşak, ikinci kattaki, kendisi için ayrılmış odayı bulmakta hiç zorlanmadı. Oda da tam düşündüğü gibiydi. Zillerle, ses borularıyla evin diğer kısımları ile bağlantı halinde bulunuyordu. Ocağın üzerindeki elektrikli saat Phileas Fogg’un odasındaki saat ile ayarlanmıştı. İkisi de aynı saniyeleri göstermekteydi.
Maymuncuk:
— Tam bana göre... Tam bana göre! diye keyifli keyifli mırıldandı.
Odasındaki saatin hemen altına asılmış bir liste gördü: Bu günlük çalışma programıydı. Listeye göre iş başı sabah 8:00’de başlıyordu. Saat 8:23’de çay, kızarmış ekmek, 9:37 tıraş suyu, 9:40, efendinin saçının taranması. Saat 11:30’da bey kulübe gidiyordu. Gece saat 24:00’e, yani beyefendinin yatağa girdiği saate kadar uşağın yapması geçerken her şey de listede ayrıntılı bir şekilde yazılıydı. Maymuncuk bu programı iyice öğrenmek için bir daha, bir daha okudu, kimi yerlerini ezberledi.
Efendinin gardırobunda ise, hiçbir şey eksik değildi. Her pantolonun, yeleğin, ceketin ayakkabının bir numarası vardı. Bir listede de Phileas Fogg’un mevsime göre hangi gün, hangi saatte, hangi elbiseleri, ayakkabıları giyeceği tek tek yazıyordu.
Evde kitap bulunmuyordu. Çünkü Bey, istediği kitabı kulübün geniş kütüphanesinden alıp okuyabiliyordu. Yatak odasında orta boyda bir kasa göze çarpıyordu. Bu kasa emniyet açısından yangına, hırsızlığa karşı korunmuş durumdaydı. Her şey en uysal, en barışçı istekleri yansıtıyordu. Evde küçük bir silâh dahi yoktu. Ne bir av tüfeği, ne de bir savaş aracı.
Maymuncuk evin her yanını ayrıntılı bir şekilde inceledikten sonra ellerini birbirine sürttü, geniş yüzü rahatladı:
— Harika! Tam bana göre bir yer... Benim aradığım iş işte bu! Efendi ile çok iyi anlaşacağız. Çok düzenli bir adam... Tam robot gibi bir insan. Ben de, bu robota hizmet etmekten büyük onur duyacağım...
MASRAFLI BİR TARTIŞMA
Phileas Fogg her zamanki gibi evden sabah saat onbir buçukta ayrılıp kulübe vardı. Öğle yemeği her günkü gibiydi: Biraz meze, haşlanmış balık, ızgarada pişirilmiş kemiksiz et. Yemeğin sonunda da kulübün meşhur çayından birkaç fincan...
Onikiyi kırk yedi geçe yemek masasından kalktı. Salona geçti ve akşam yemeğine kadar sadece gazete okudu. Bu, onun vazgeçilmez alışkanlığıydı.
Akşam yemeği de aynı öğle yemeği gibi aynı düzende yendi.
Saat beşi kırk geçe beyimiz büyük salona giderek yerini aldı. Yarım saat içinde kulübün diğer üyelerinden bazıları yavaş yavaş salona gelerek çok güzel yanan ocağın etrafında bir araya geldiler. Bu baylar Phileas Fogg’un her zamanki oyun arkadaşlarıydı. Onlar da briç hastasıydı. Mühendis Andrew Stuart, bankacı John Sullivan’la Samuel Fallentin, fabrikatör Thomas Flanagan, İngiltere Bankası’nın yöneticilerinden Gauthier Ralph gibi tanınmış, zengin kimselerdi bunlar. Her akşamki yerlerini aldılar.
Thomas Flanagan:
— Dostum Ralph, şu hırsızlık olayının sonucu ne oldu? diye sordu.
—Banka soyulduğu ile kalacak görünüyor... diye söze karıştı, Andrew Stuart.
Gauthier Ralph:
— Tahminim, kısa sürede hırsızı yakalayacağız, dedi. Teşkilâtın en ünlü polis müfettişleri, Avrupa’nın, Amerika’nın bütün limanlarına gönderildi. Artık hırsız hiçbir yere kaçamaz. Onu kolaylıkla yakalayabilecekler.
Andrew Stuart:
— Tamam da soygunu yapanın eşkali biliniyor mu? diye sordu.
Ralph çok kesin bir tavırla:
— Bu kesinlikle sıradan bir hırsız değildir, dedi.
— Nasıl yani? Bankadan elli beş bin banknot çalan bu adam hırsız değil de nedir?
Ralph:
— Hayır, hırsız değildir! dedi.
John Sullivan:
— Kim o zaman, bir iş adamı mı? diye sordu.
— Bugünkü “Morning Chronicle” gazetesinde efendi bir adam olduğu yazıyor.
Bunu söyleyen, Phileas Fogg’du. Başını gazete yığınları arasından çıkarmış, bir taraftan da arkadaşlarına selam veriyordu.
Sohbette konusu geçen bu olay üç gün önce, 29 Eylülde gerçekleşmişti. Elli beş bin banknot İngiltere Bankası’nın veznelerinin birinin önündeki raftan alınmıştı. Böyle bir hırsızlığın bu kadar kolaylıkla nasıl başarıldığına şaşıranlara Gauthier Ralph:
— O anda kasada üç buçuk şilinlik bir hesabı kaydetmekteymiş, insan iki işi birden yapamaz ki! demekle yetiniyordu.
Burada şunu da söylemek gerekir: İngiltere Bankası halka olan güvenini göstermek konusunda çok titiz davranır. Banka içinde ne bir bekçi vardır, ne de parmaklık. Altınlar, paralar müşterilerin gözleri önüne serili olarak, daha doğrusu ilk gelenin eline geçebilecek şekilde ortada bırakılmıştır.
Banka müşterilerinden şüphelenmek kimsenin aklına gelemez.
Gazetenin yazdığı gibi, hırsızlığı yapan kimsenin öyle sıradan bir hırsız olmadığı anlaşılıyordu. 29 Eylül günü, iyi giyimli, kibar bir beyefendi hırsızlığın olduğu salonda bir aşağı, bir yukarı yürürken görülmüştü. Bu adamın eşkali hemen bütün İngiltere’deki polis müfettişlerine bildirildi.
Çoğu kimseler hırsızın kısa zamanda ele geçeceğini tahmin ediyordu ki Gauthier Ralph da bunlardan birisiydi.
Tahmin edildiği gibi bu olay Londra’da, hatta bütün İngiltere’de gündeme oturmuştu. Hırsızın yakalanıp yakalanamayacağı hakkında çeşitli tahminler yürütülüyor, heyecanlı tartışmalar yapılıyordu. Yenilik Kulübü üyeleri arasında da bu konu tartışılacaktı tabii ki; bir de aralarında bankanın yönetim kurulu üyelerinden biri de bulunduğuna göre...
Gauthier Ralph, konusu geçen mükafatın polis müfettişlerinin zekalarını etkileyeceğini düşünüyor, bu yüzden daha becerikli davranıp başarıya ulaşacaklarına inanıyordu. Meslektaşı Andrew Stuart ise onun kadar iyimser değildi. Böylece, briç masasına oturan beyler arasında tartışma büyüdükçe büyüdü.
Oyun esnasında ve aralarda tartışma tekrar alevleniyordu.
Andrew Stuart:
— Bence, hırsız çok uyanık bir adam olduğuna göre, yakalanmama ihtimali çok fazla.
Ralph:
— Saçmalık! diye karşılık verdi. Saklanabileceği hiçbir yer yok adamın.
Oyun oynarken yapılan tartışma sonuca ulaşmadı. Fakat şimdi konu, dünyada artık çok hızlı seyahat edilebildiğinden, hırsızın da kaçma ihtimalinin artmış olmasındaydı. Dünyanın küçüklüğü konusunda şüpheleri olan Stuart oyun biter bitmez:
— Bay Ralph, gerçekten dünyanın küçüldüğünü söylemeniz çok tuhaf, diye söze başladı. Şimdi dünya turunu üç ayda bitiriyorlar...
Phileas Fogg:
— Seksen günde... diye onun sözünü kesti.
John Sullivan:
— Hindistan’da Rothal ile Allahabat kesimi açılıp demiryolu ağına eklenince gerçekten seksen güne indi bu yolculuk, diye doğruladı, işte bakın “Morning Chronicle” dünya yolculuğunu nasıl hesaplamış:
Londra’dan Süveyş’e, Cenis Dağı Brendisi üzerinden, trenle, gemiyle 7 gün
Gemiyle Süveyş’ten Bombay’a: 13 gün