gridreads

1. Bölüm

ALFON­SE DAUDET (13 Mayıs 1840-17 Aralık 1897)

Natu­ra­lizm akı­mı­nın tem­sil­ci­si­dir. Sapho, Değir­me­nim­den Mek­tup­lar eser­le­riy­le ünlü­dür. Ayrıca Jack diye ünlü bir dünya kla­si­ği vardır. İyi bir eğitim aldık­tan sonra Alais Koleji'nde "etüt denet­le­yi­ci­si" olarak görev yaptı. Ede­bi­yat ala­nın­da çalış­ma­lar yapmak üzere Paris'e gitti. İlk defa "Les Amo­u­re­u­ses (Aşık Kadın­lar)" (1858) adlı şiir kita­bıy­la tanın­dı.Değir­me­nim­den Mek­tup­lar kita­bıy­la adını dün­ya­ya duyur­ma­yı başar­dı.

Alp­hon­se Daudet, Nimes'de bir tüccar aile­nin çocu­ğuy­du. Aile­nin iflâsı üze­ri­ne on beş yaşın­da öğre­ni­mi­ni yarıda bırak­mak zorun­da kaldı. Paris'te kendi halin­de bir gaze­te­ci olan ağa­be­yi Ernest'in yanına gitti. Ertesi yıl (1858), yayım­la­dı­ğı bir şiir der­le­me­sin­de Aşık Kadın­lar, onu ede­bi­yat çev­re­le­ri­ne tanıt­tı. Asıl başa­rı­ya, güney­de­ki genç­li­ği­nin ve baş­ken­te geli­şi­nin hikâ­ye­si olan Küçük Şey (1868) ve özel­lik­le Pro­ven­ce yöre­si­ni sade bir dille can­lan­dı­ran eğlen­di­ri­ci masal­lar der­le­me­si olan Değir­me­nim­den Mek­tup­lar (1869) ile kavuş­tu. Taras­kon'lu Tar­ta­rin, Tar­ta­rin Alpler'de, Taras­kon Savun­ma­sı ve Taras­kon Limanı ile, Daudet muzip­lik ve can­lı­lık dolu bir küçük taşra dün­ya­sı yan­sıt­mış­tır. Böy­le­lik­le, kari­ka­tü­re yakın gülünç bir güney folk­lo­ru­nun doğ­ma­sı­na kat­kı­da bulun­muş oldu. Alfon­se Daudet daha sonra 1897 sene­sin­de öldü.

İÇİN­DE­Kİ­LER

Yaşlı Değir­men­ci 7

Arka­da­şı­mın Mek­tu­bu 14

Kay­ma­ka­mın Nutku 22

Kışla Has­re­ti 27

Papa’nın Katırı 31

İki Han 44

Yıl­dız­lar 49

Avda 56

Küçük Kulü­be­de 62

Pusuda Bek­le­yiş 64

Kır­mı­zı ve Beyaz 66

Çegir­ge­ler 70

Arles’li Kız 76

San­gu­i­na­i­res Deniz Feneri 82

Semil­lan­ti­en’in Can Çekiş­me­si 90

Gümrük Kol­cu­la­rı 99

Bixiou’nun Cüz­da­nı 104

Şair Mist­ral 111

Por­ta­kal 121

Mili­a­nah’ta Seya­hat Not­la­rı 126

Kira­lık Kayak­lar 140

Veli­ah­tın Sonu 145

Altın Beyin­li Adam Masalı 148

YAŞLI DEĞİR­MEN­Cİ

Bu değir­me­ne ilk gel­di­ğim gün­ler­den birin­de beni gör­me­ye gelen eski tanı­dık Fran­cet anlat­tı bu hika­ye­yi. Durun sizin­le pay­la­şa­yım.

Olay, yirmi yıl önce bizim değir­men­de mey­da­na gelmiş.

Bura­lar önce­den böyle ıssız ve sessiz değil­di. De-ğir­men­ler harıl hani çalı­şır­dı hiç boş kal­maz­dı. Kilo­met-reler­ce öteden, çift­lik­ler­den, köy­ler­den bize öğü­tül­mek için buğday geti­rir­ler­di. Yöre­de­ki tepe­ler yel değir­men-leriy­le doluy­du.

Sağda solda, yol boyun­ca çuval yüklü eşek ve ka-tır­la­ra rast­la­nır­dı. Haf­ta­lar­ca kanat gıcır­tı­sı­nı ve köylü-lerin hay­van­la­rı­na ses­le­niş­le­ri­ni dinler- dik. Bu arada, Paris’ten gelen ilginç fikir­le­ri olan birkaç Fran­sız, Ta-raskon yöre­sin­de un fab­ri­ka­la­rı kur­muş­lar­dı. Bizim köy-lüler de buğ­day­la­rı­nı fab­ri­ka­ya gön­der­me­ye baş­la­dı­lar böyle olunca güze­lim yel değir­men­le­ri işsiz kaldı. Bir süre dayan­dı­lar ama, fab­ri­ka güçlü çıktı ve hepsi de bi-rer birer kapan­dı. Çuval yüklü sevim­li eşek­ler yol­lar­da görün­mez oldu.

Uygun rüz­gâr­lar gene esi­yor­du ama, artık kanat­lar dön­mü­yor­du. Sonun­da, bele­di­ye, harabe haline gelmiş bu yapı­la­rı yık­tır­dı ve yerine asma, zeytin ağacı falan dik­tir­di.

Bu duruma dire­nen yalnız bir tanesi kal­mış­tı. Bu değir­men tek başma her­ke­se meydan oku­yor­du sanki. Tepe­nin üstün­de fab­ri­ka­la­ra kafa tutar­ca­sı­na dönüp du-ruyor­du. Bu, Cor­nil­le Baba’nın değir­me­niy­di. İşte, şu benim şimdi oturup öykü­le­ri­mi yaz­dı­ğım değir­men!

Cor­nil­le baba, altmış yıldan beri bu işi yapar yani buğday öğü­tür­dü. İşine delice tutkun bir değir­men­ciy­di ve işine aşık bir ihti­yar­dı. Sanki rüz­gar­la bera­ber o da eser, kanat­la­rı bera­ber çevi­rir­ler­di. Fab­ri­ka­la­rın kurul-ması onu çile­den çıkar­mış­tı. İşsiz kalmak bu adamı ade-ta delir­ti­yor­du.

Üste­lik değir­men ununun fab­ri­ka unun­dan daha iyi oldu­ğu­nu savu­nur­du. Ben de onunla aynı kana­at­te ol-duğumu belirt­me­li­yim. Rast­la­dık­la­rı­na:

“Fab­ri­ka dedi­ğin kuru gürül­tü. Bu fab­ri­ka­lar, un yapmak için buhar kul­la­nı­yor. Buhar da neymiş? Oysa ben rüz­gâr­la çalı­şı­rım. O, tabi­a­tın nefe­si­dir...”

Yel değir­men­le­ri­ni övmek için ne de güzel sözler bulu­yor­du ama, kim­se­nin onu din­le­di­ği yoktu İd...

Bunun üze­ri­ne, yaşlı değir­men­ci küse­rek de-ğir­me­ne kapan­dı ve bir yabani gibi tek başına yaşa­ma­ya baş­la­dı. Yanına çok sev­di­ği torunu Vivet­te’i bile almak iste­mi­yor­du. On beş yaşın­da­ki bu kız çocu­ğu­nun ondan başka kim­se­si yoktu.

Kız­ca­ğız kar­nı­nı doyur­mak için hiz­met­çi­lik, tarla-larda ırgat­lık yaptı. Genç kızın iş bula­ca­ğım diye kapı kapı dolaş­ma­sı­nın soru­ijn­lu­su büyük­ba­ba gös­te­ri­lir­di. Adamı herkes cimri sanır­dı. Bir de Cor­nil­le baba­nın ken­di­ni kapıp koyu­ver­me­si, yırtık pırtık giy­si­ler­le do-laş­ma­sı da eleş­ti­ril­mek­tey­di.

Doğ­ru­su, onun yaşıt­la­rı olan bizler bundan utanç duyu­yor­duk. O, bunu sezin­len­miş ti. Bu yüzden bizler-den uzak duru­yor­du. Bundan başka, bütün yöre halkı-nın çözüm­le­ye­me­di­ği bir şey vardı.

Uzun süre den beri, Cor­nil­le b abaya kim­se­nin buğday getir­di­ği yoktu. Buna karşın, dönen değir­men taş­la­rı­nın uğul­tu­su sık sık duyu­lur, kanat­la­rın dön­dü­ğü görü­lür­dü. Kimi zaman, koca­man un çuval­la­rı yük­le­di­ği eşe­ği­ni önüne katmış gider­ken ona rast­la­yan­lar olurdu.

“İyi akşam­lar Cor­nil­le baba! ” diye selam­lar­lar ve: “İşler nasıl gidi­yor?” diye sorar­lar­dı.

Yaşlı değir­men­ci:

“Çok şükür, iyi!” demek­le yeti­nir ve yoluna devam ederdi. Kimi­le­ri:

“Öğü­tü­le­cek bu kadar buğ­da­yı nere­den bulu-yorsun?” diye sor­duk­la­rın­da, par­ma­ğı­nı dudak­la­rı­na götü­rüp “sus!” işa­re­ti yapar ve:

“Kasa­ba­ya un satı­yo­rum.” der, başka açık­la­ma yap­maz­dı.

İşin ilginç yanı, değir­me­nin kapısı hep kapa­lıy­dı. Yaşlı eşek başı boş dola­şır, pen­ce­re­nin kıyı­sı­na postu seren sıska kedi gelip geçen­le­ri kor­kuy­la süzer­di. Bütün bu olup biten­ler yöre hal­kı­na sır dolu ve ilginç görü­nür, çeşit­li yorum­la­ra neden olurdu. Kimi­le­ri, Cor­nil­le baba-nın çuval­la­ra buğday yerine altın dol­dur­du­ğu­nu söyler-di.

Sonun­da düğüm ken­di­li­ğin­den çözü­lü­ver­di. Oysa işin iç yüzü bakın ne çıktı:

Bir süre­den beri bizim oğlan­lar­dan biriy­le Cor­nil­le baba­nın torunu Vivet­te’in sık sık bir­lik­te gez­dik­le­ri­ni, iyi anlaş­tık­la­rım görü­yor ve bunu hoş kar­şı­lı­yor­dum. Çünkü Cor­nil­le, her şeye karşın onurlu bir isimdi. Doğ-rusu, bu güzel kız­ca­ğı­zın geli­nim olma­sı­nı isti­yor­dum.

Bir gün, bu işi ken­di­siy­le görüş­mek üzere değir­me-ne gittim. Ama, ne yap­tım­sa kapıyı açtı­ra­ma­dım Cornil-le babaya. Geli­şi­min sebe­bi­ni anlat­ma­ya çalış­tım. Beni din­le­mi­yor, sözümü ağzıma tıkı­yor­du.

Der­di­mi zar zor anla­ta­bil­dim. Bu kez de ev-len­di­re­cek kızı olma­dı­ğı­nı söy­le­ye­rek öne­ri­mi kabaca geri çevir­di. Ben oğluma, gidip un fab­ri­ka­sı sahip­le­rin-den biri­nin kızını iste­me­liy­mi­şim! Böyle ileri geri ko-nuş­ma­sı kar­şı­sın­da çok kız­mış­tım. Ona uyup ağzımı boz­ma­mak için ken­di­mi güç tuttum.

Bu durum­da yapa­cak bir şey olma­dı­ğım göre­rek geri döndüm. Çocuk­la­ra olan­la­rı anla­tın­ca çok üzüldü-ler. Oğlum: “İzin ver, bir de biz gidip konu­şa­lım, baba!” dedi.

İzin kopa­rın­ca, her iki­si­nin değir­me­ne öyle bir koş-turuş­la­rı vardı ki, gör­me­liy­di­niz! Oraya var­dık­la­rın­da Cor­nil­le baba yokmuş. Kapıyı kilit­le­yip dışarı çıkmış. Mer­di­ve­ni de nasıl­sa dışa­rı­da unut­muş.

O güne dek içerde ne olup bit­ti­ği­ni merak eden ço-cuklar, mer­di­ve­ni pen­ce­re­ye daya­yıp değir­me­ne girmiş-ler. Bir de ne gör­sün­ler? Ortada ne buğday var, ne de bir şey! Köşe bucak örüm­cek ağı dolu. Değir­men taş­la­rı toz içinde.

Sağı solu araş­tır­dık­la­rın­da kirli bir yatak, rengi at-mış, yamalı çama­şır­lar, kuru ekmek par­ça­la­rı gör­müş­ler. Onları en çok şaşır­tan ufa­lan­mış kireç ve alçı dolu bir-kaç çuval olmuş.

“Kireci ve alçıyı değir­men­de neden bulun­dur­sun Cor­nil­le baba?” diye düşün­müş­ler. İşte işin püf nok­ta­sı da burada ya...

Oysa, zaval­lı­cı­ğın eşekle yol­lar­da dolaş­tır­dı­ğı un değil, alçıy­mış!

Niyeti, ken­di­si­ne hâlâ öğü­tül­mek için buğday ge-tir­dik­le­ri­ni dosta düş­ma­na gös­te­rip yenik ve yoksul düş­tü­ğü­nü giz­le­mek! Başka bir deyim­le söy­le­ye­lim, her ne paha­sı­na olursa olsun kuy­ru­ğu dik tutmak!

Görü­yor musu­nuz, Cor­nil­le Baba’nın yap­tı­ğı­nı! Fab­ri­ka­lar kurul­du­ğun­dan beri, değir­men taşını ve ka-nat­la­rı­nı boşuna dön­dü­rüp durur­muş adam­ca­ğız!

Çocuk­lar gör­dük­le­ri­ni gelip ağla­ya­rak anlat­tı­lar. Onları din­ler­ken benim de ağla­ya­sım geli­yor­du. He-men­ce­cik kom­şu­la­ra gidip durumu anlat­tım. Buğ­day­la-rımızı Cor­nil­le babaya götür­me­yi karar­laş­tır­dık.

Buğday yüklü eşek­le­ri­miz­le değir­me­ne var­dı­ğı-mızda, Cor­nil­le baba bir alçı çuvalı üstüne otur­muş, başı elleri ara­sın­da düşü­nü­yor­du. Pen­ce­re­ye dayalı merdi-veni görmüş, içeri giril­di­ği­ni ve sır­rı­nın ortaya çık­tı­ğı­nı anla­mış­tı.

Onu üzün­tü­ye düşü­ren buydu. Ken­di­si­ni beş para etmez görü­yor­du artık! Güçsüz, yoksul, yaşlı bir adam olduğu her­kes­çe anla­şıl­mış­tı!

O sırada, buğday yüklü eşek­ler kapı­nın önünde dur­muş­lar­dı. Ben eski­den olduğu gibi:

“Hey, değir­men­ci! Hey, Cor­nil­le baba!” diye ba-ğırdım.

Öte­ki­ler de bağı­ra­rak ses­len­di­ler. Çuval­la­rı indi­rip içeri taşı­ma­ya baş­la­dık. Yer­le­re altın ren­gin­de buğday tane­le­ri dökü­lü­yor­du.

Cor­nil­le baba­nın göz­le­ri iri iri açıl­mış­tı. Bir yandan buğday tane­le­ri­ni top­la­ma­ya, bir yandan da şöyle söy-len­me­ye baş­la­dı:

“Allah’ım! Buğday bu! Gerçek buğday! Ah, so-nunda bana döne­ce­ği­ni­zi bili­yor­dum. Değir­men ununun fab­ri­ka unun­dan iyi oldu­ğu­nu söy­le­miş­tim size. Dedi-ğime gel­di­niz!”

Yaşlı değir­men­ci­nin çuval­la­rı boşal­tı­şı­nı, buğday tozu ve koku­su­nun orta­lı­ğa yayıl­ma­sı­nı sey­re­di­yor­duk. Sağa sola koşar­ken, ken­di­si­ne yardım etmek iste­yen­le­ri inatla geri çevi­ri­yor, işini coş­kuy­la sür­dü­rü­yor­du.

O günden sonra Cor­nil­le babayı işsiz bırak­ma­dık. Bir gün, ansı­zın ölü­ver­di. Değir­me­nin uğul­tu­su ve ka-nat­la­rın dön­me­si bu kez dön­me­mek üzere dur­muş­tu! Ölü­mün­den sonra, kimse onun yerini almadı. Hayat iş-te, her fani bir gün yerini baş­ka­la­rı­na bıra­ka­cak!

Eski­den yol boy­la­rın­ca gidip gelen fay­ton­lar, kara-çolar, iki teker­lek­li gezi ara­ba­la­rı, yırt­maç­lı ve çiçek re-simli ceket­ler, gülünç şap­ka­lar nasıl unu­tul­muş­sa, yel değir­men­le­ri de artık tarihe karı­şa­cak görü­nü­yor!

ARKA­DA­ŞI­MIN MEK­TU­BU

Köyün yaşlı pos­ta­cı­sı­nın tepeyi soluk soluğa çıktı-ğını gördüm. Onu değir­me­ne kadar yor­ma­mak için yol-da kar­şı­la­dım.

“Mösyö Azan, mektup mu getir­di­niz?”

“Evet efen­dim, Paris’ten!”

Mek­tu­bun baş­kent­ten gel­me­si yaşlı pos­ta­cı­yı onur-lan­dır­mış gibiy­di. Oysa ben, buraya başımı din­len­dir-meye gel­di­ğim için, hiç olmaz­sa bir süre Paris’le ili­şi­ği-min kesil­me­si­ni isti­yor­dum. Mek­tu­bu açıp okudum. Kork­tu­ğum başıma gel­miş­ti. Bakı­nız mek­tup­ta neler yazı­yor!

“Dostum, senden hatı­rım için bir iste­ğim olacak. Ne olur bir gün­lü­ğü­ne şu inin­den çıkıp bizim köye dek uza­nı­ver... Bili­yor­sun, değir­me­ne uzak değil. Hem de otura otura pas­lan­mış­sın­dır, biraz hava almış olur­sun! Oraya git­ti­ğin­de yetim kızlar yur­du­nu sorar­sın. Bizim ev, yurdun biti­şi­ğin­de­ki pen­ce­re­le­ri gri boyalı tek katlı ev. Arka­sın­da küçük bir bah­çe­si var...

Kapısı açık durur, içeri girer­sin. Girer girmez de: “Selam! Ben Moris’in arka­da­şı­yım!” diye bağır. O za-man göre­cek­sin ki kar­şın­da, eski kol­tuk­la­ra gömül­müş, iki yaşlı insan sana kol­la­rı­nı aça­cak­lar. Onları, benim ye-rime, kendi annen­le baban­mış gibi sev­giy­le kucak­la! Bir süre oturup konuş.

Anla­ta­cak­la­rı şey­le­ri sabır­la dinle ve gülme sakın! Çünkü çok yaş­lı­lar. Onlar benim dedem­le ninem... On yıldır beni gör­me­di­ler. Biri­cik var­lık­la­rı benim. On yıl! Evet, çok uzun bir süre bili­yo­rum ama, ne yazık ki Pa-ris’ten bir türlü ayrı­la­mı­yo­rum. Çok yaşlı olduk­la­rı için beni gör­me­ye gele­mez­ler, Allah koru­sun, yolda kalıve-rirler... Sen geldin aklıma sev­gi­li dostum! Ton­ton­cuk­lar, seni kucak­la­mak­la beni kucak­la­mış ola­cak­lar...”

Gör­dü­nüz mü, başıma geleni! Böyle dost­lu­ğa can kurban! O gün­ler­de hava­lar güzel gidi­yor­du ama, uzun bir yol­cu­lu­ğa çıkmak iste­mi­yor­dum doğ­ru­su. Düşün-düm, Moris’i kıra­maz­dım. İste­me­ye iste­me­ye değir­me­ni kilit­le­dim ve yola koyul­dum.

Öğle­den sonra (mek­tup­ta sözü edilen köy) Eyguie-res’e vardım. Herkes tar­la­da oldu­ğun­dan köy ıssız­dı. Yolun iki yanın­da­ki toza bulan­mış ağaç­lar­da ağus­tos böcek­le­ri ötü­yor­du. Köyün ala­nın­da yan gelip yatan bir eşek, çeşme başın­da küme­le­nen güver­cin­ler vardı. Ama, yetim­ler yur­du­nun nerede oldu­ğu­nu sora­cak kim­se­ye rast­la­ma­dım.

Sonun­da yaşlı bir kadın yerini gös­ter­di: Meğer önünde duru­yor­mu­şum!

Uzat­ma­ya­lım, yurdun biti­şi­ğin­de­ki, tek katlı, pen-cere­le­ri gri boyalı eve yönel­dim. Arka­da­şı­mın dediği gibi, kapıyı çal­ma­dan içeri girdim. Yarı karan­lık küçük bir odanın ses­siz­li­ğin­de, yanak­la­rı kıza­rık­lı, tüm derisi buruş­muş çok yaşlı bir kişi kol­tu­ğa gömül­müş, elleri diz­le­rin­de uyu­yor­du. Ayak­la­rı ucunda, mavi giy­si­li kü-çük bir kız çocuğu, koca­man bir kitap­tan din ulu­la­rın-dan aziz Saint İrene’nin haya­tı­nı hece­le­ye hece­le­ye oku­yor­du:

“O za-man Saint-I-rene ba-ğır-dı ben kendi-mi Al-lah-a a-dadım

Der-ken i-ki ars-lan sal-dı-rıp o-nu par-ça-la-dı...”

Bu öykü evde tam etki­si­ni gös­ter­miş­ti. Yaş­lı­lar kol-tuk­lar­da, sinek­ler kon­duk­la­rı yer­ler­de, saka kuş­la­rı ka-fes­le­rin­de uyu­ya­kal­mış­lar­dı. Eski duvar saa­ti­nin tik tak-ları duyu­lu­yor­du. İşte ben o sırada içeri girip:

“Selam! Ben Moris’in arka­da­şı­yım!” diye bağır-dım.

Aziz Saint Irene’yi par­ça­la­yan ars­lan­lar odaya sal-dırmış olsa­lar­dı, o anda benim mey­da­na getir­di­ğim kor­ku­yu oluş­tu­ra­maz­lar­dı. Yaşlı adam göz­le­ri­ni açtı ve yerin­den sıç­ra­dı. Onun duy­ma­dı­ğı­nı düşü­ne­rek sözle-rimi yine­le­dim:

“Selam! Ben Moris’in arka­da­şı­yım!”

O zaman, adam­ca­ğı­zın sevin­ci­ni bir gör­me­liy-diniz! Kol­la­rı­nı açarak koştu, beni kucak­la­dı. Bir yandan: “Al-lah’ım! Allah’ım!” diye söy­le­ni­yor, öte yandan:

“Mamet­te! Mamet­te!” diye biri­si­ni çağı­rı­yor­du.

Dışar­da tahta döşe­me­ler üstün­de fare­ler koşu­yor sandım. Birden kapı açıldı, Mamet­te görün­dü.

Başın­da fiyong­lu hotozu ve soluk enta­ri­siy­le böy-lesine minik ve sevim­li bir nine gör­me­miş­tim. İnsan­lar yaş­lan­dık­ça galiba bir­bir­le­ri­ne ben­zi­yor­lar. Yaşlı Ada-mın başın­da bir hotoz olsa, sır­tı­na bir entari geçir­sey­di o da tıpkı Mamet­te’e ben­ze­ye­cek­ti.

Yalnız Mamet­te nine yaşa­mın­da çok acı çek­mi­şe ben­zi­yor­du. Çünkü yüzü koca­sın­dan daha çok kırış­mış-tı. Onun ardın­dan odaya bir kız çocu­ğu­nun daha girdi-ğini gördüm. Bu da öte­ki­si gibi mavi giy­si­liy­di.

Anla­şı­lan biti­şik­te­ki yetim­ler yur­dun­dan, iki yaşlı kim­se­ye can yol­daş­lı­ğı etsin­ler diye gön­de­ril­miş­ler­di.

Mamet­te nine beni görün­ce yer­le­re dek eği­le­rek se-lam­la­ma­ya kal­kış­tı ama, dede­cik:

“Bu bizim Moris’in arka­da­şı,” deyin­ce, selam-lamayı yarıda kesti.

Yüzü­nün kırı­şık­lık­la­rı derin­leş­ti, ağla­mak­lı olmuş-tu. Eli ayağı tit­re­me­ye baş­la­dı. Elin­de­ki men­di­li düşür-dü. Ah, bu nine­ler ve dede­ler, biraz heye­can­lan­ma­ya gör­sün­ler, hep böyle olur­lar!

Kadın­ca­ğız yanın­da­ki kız çocu­ğu­na;

“Çabuk bir san­dal­ye getir,” dedi.

Kocası da, elinde kitap tutan yetime:

“Per­de­le­ri aç!” diye bağır­dı.

Her ikisi de birer elim­den tuta­rak beni per­de­le­ri açılan pen­ce­re­nin yanına oturt­tu­lar. Ken­di­le­ri de iki ya-nıma geçip otur­du­lar. Mavi giy­si­li küçük­ler arka­mız-daydı ve hemen­ce­cik sorgu baş­la­dı:

“Moris nasıl, ne yapı­yor, neden gel­mi­yor, işleri ve sağ­lı­ğı nasıl?”

Uzun süre dere­den tepe­den konuş­tuk. Soru­la­rı­na elim­den gel­di­ğin­ce cevap ver­me­ye çalı­şı­yor­dum. Arka-daşım­la ilgili neler bili­yor­sam anla­tı­yor, bil­me­dik­le­ri­mi -onları cevap­sız bıra­kıp üzme­mek için- uydu­ru­yor­dum.

Mamet­te nine arada bir:

“Yavrum, ne iyi çocuk­tur şu Moris.” diye­rek sö-zümü kesi­yor ve göğüs geçi­ri­yor­du. Kocası ise:

“Evet, melek gibi­dir.” diye karı­sı­nı başıy­la onaylI-yordu.

Ben konu­şur­ken, onlar bir­bir­le­ri­ne baş sal­lı­yor­lar, göz kır­pı­yor­lar, anlam­lı işa­ret­ler yapı­yor­lar­dı. Arada bir Mamet­te Nine bana soku­lu­yor ve:

“Biraz sesi­ni­zi yük­sel­tin,” diyor­du. “Bizim­ki­nin kulağı ağır işitir de...”

Sesimi yük­sel­tin­ce, her ikisi de gülüm­se­ye­rek bana teşek­kür edi­yor­lar ve göz­le­rim­de sev­gi­li Moris­le­ri­nin yüzünü arar­mış­ça­sı­na bana soku­lu­yor­lar­dı.

Bölüm 1 · 1/13

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki