gridreads

1. Bölüm

Bir zaman­lar, ülke­nin birin­de bir padi­şa­hın altı yedi yaş­la­rın­da bir kızı vardı. Kızın, bir sürü hiz­met­çi­si varken, bir de özel uşağı her zaman hiz­me­tin­dey­di. Koç Ali der­ler­di bu uşağın adına. Padi­şa­hın kızın­dan azıcık büyük­tü Koç Ali.

Kız yemek yerken men­di­li­ni düşür­se, kapıp veren o olurdu. Top oynar­ken uzağa kaçır­sa, o bulup geti­rir­di.

Padi­şa­hın kızı­nın mil­yon­lar­ca oyun­ca­ğı­nın yanın­da, bir de çelik çomağı vardı. Altın­dan ve gümüş­ten yapıl­mış­tı çelik çomak. Tam yüz bin tümene mal olmuş­tu. Ayrıca bir kuyum­cu­nun da başı vurul­muş­tu bu yüzden.

Çünkü, çelik çomak yapımı için bütün kuyum­cu­lar saraya çağ­rıl­mış­tı da o kuyum­cu, buy­ru­ğa uyma­mış­tı. Yeni doğan kızına küpe yapı­yor­du o sıra, zaval­lı kuyum­cu.

Kız çelik çomak oynar­ken, Koç Ali ile­ri­de durup bek­ler­di. Görevi, çomağı düş­tü­ğü yerden kıza ilet­mek­ti.

Her sefe­rin­de biraz daha öteye, daha uzağa düşür­mek ister, çeliğe daha güçlü vurur­du kız. Ne kadar uzağa gider­se gitsin, Koç Ali yine koşar, bulur geti­rir­di. Sonun­da padi­şa­hın kızı yoru­lur ve Koç Ali de hiz­met­çi­ler­le uşak­la­rı çağı­rır­dı. Onlar da tah­tı­re­van­la saraya taşır­lar­dı kızı.

Koç Ali, çelik çomağı alıp mil­yon­lar­ca oyun­ca­ğın bulun­du­ğu, hazi­ne­nin özel bölü­mü­ne yer­leş­ti­ril­me­si için sorum­lu­su­na verir­di.

Sonra giysi bölü­mün­den, yemek­te giye­ce­ği giy­si­le­rin­den birini çıka­rıp hazır­la­ma­sı­nı; çelik çomak oynar­ken giy­di­ği­ni de alıp yer­leş­tir­me­si­ni giyim kuşam sorum­lu­su­na söy­ler­di.

Daha sonra mut­fa­ğa geçer, padi­şa­hın özel aşçı­sı­na, çelik çomak­tan sonra yene­cek yemeği hazır­la­ma­sı­nı bil­di­rir­di. Çünkü her oyun­dan sonra, dok­tor­lar­ca sap­ta­nan başka bir yemek hazır­la­nır­dı.

Koç Ali’nin günlük görev­le­riy­di bunlar. Kız gece­le­ri uyu­du­ğun­da, o da kapı eşi­ğin­de kes­ti­rir­di. Onun uyu­du­ğu­nu gören hiz­met­çi­ler­le uşak­lar, kızın da uyu­du­ğu­nu anlar, siner­ler­di.

Koç Ali, padi­şa­hın kızı­nın her işine öyle çabuk koşar, her emrini öyle kusur­suz yerine geti­rir­di ki, kız bir kez olsun onu azar­la­ma­mış, bir kez olsun ona el kal­dır­ma­mış­tı.

Koç Ali, gön­lü­nü de bağ­la­mış­tı padi­şa­hın kızına. Onu sevi­yor­du. Öyley­se ken­din­ce bir sakın­ca yoktu, yüre­ği­ni aça­bi­lir­di kıza.

Bir gün, kele­bek avına çık­mış­tı padi­şa­hın kızı. Koç Ali de dal­la­ra sığı­nan kele­bek­le­ri ürkü­tüp uçur­mak için bek­li­yor ama aslın­da gön­lü­nün güze­li­ni göz­lü­yor­du. Padi­şa­hın kızı, bir ara irice bir kele­bek gördü. Koç Ali’ye ses­len­di:

“Gel, Koç Ali! Sen yakala bunu. Ben kor­ku­yo­rum.”

Koç Ali, hemen koşup yaka­la­dı kele­be­ği, sepete attı. Birden başını kal­dı­rıp da, kar­şı­sı­na dikil­miş bakan kızı görün­ce, temiz yüreği ve yalın diliy­le mırıl­dan­dı:

“Padi­şa­hın kızı, ben sana sev­da­lan­dım… Büyü­dü­ğü­müz­de benim­le evlen­me­ni iste­rim.”

Padi­şa­hın kızı, öfke­den çıl­gı­na dön­müş­tü. Sözünü bile bitirt­me­di Koç Ali’ye. Attığı tokat­la da yetin­me­di, sövdü, saydı:

“Seni ayak takımı, uşak seni! Had­di­ne bak­ma­dan bana sev­da­lan­mak ter­bi­ye­siz­li­ği­ni nasıl gös­te­rir­sin? Unut­tun­sa hatır­la­ta­yım… Ben padi­şa­hın kızı­yım, sense benim uşa­ğım­sın! Sen olsan olsan, benim köpe­ğim olur­sun ancak! Yıkıl kar­şım­dan! Çabuk, git uşak­la­rı çağır! Hem beni alsın­lar hem de kem gözü­nün üstüm­den eksik olması için, seni kov­sun­lar saray­dan!”

Koç Ali, göz­yaş­la­rı içinde, iletti bu emri. Tah­tı­re­van­la koş­tu­rup gelen uşak­lar, kızı baygın bul­du­lar. Hemen yaka­la­yıp sor­gu­la­dı­lar. Koç Ali’yi:

“Ne yaptın ona!”

“Bir şey yap­ma­dım! Ona sev­da­lan­dı­ğı­mı söy­le­yin­ce, öfke­le­nip vurdu bana… Sonra da hır­sı­nı ala­ma­yıp bayıl­mış olacak… Yemin ederim ki, bu böyle.”

Kimse inan­ma­dı ona. Gül­su­yu getir­di­ler. Ayılt­tı­lar padi­şa­hın kızını. Endişe içinde saraya taşı­dı­lar.

Padi­şa­hın kızı, hala öfke­si­ni yene­me­miş­ti:

“Şah babama söy­le­yin, bu ken­di­ni bilmez uşağı, köpek gibi sürük­let­ti­rip saray­dan dışarı attır­sın! Kem göz­le­ri­nin üstüm­de dolaş­ma­sı­nı iste­mi­yo­rum!”

Padi­şah, Koç Ali’yi kızı­nın dile­di­ği biçim­de, köpek gibi sürük­le­te sürük­le­te sara­yın dışına attır­dı.

Neden­se, bu olayın ardın­dan has­ta­lan­dı padi­şa­hın kızı. Ülke­nin en ünlü hekim­le­ri çağ­rıl­dı, onu iyi­leş­tir­mek için. Başu­cun­da bek­le­til­di. Ama bun­la­rın hiçbir yararı olmadı. Sonun­da kız, “İyiyim” diye­rek savdı hekim­le­ri.

Aradan yıllar geçti. Padi­şa­hın kızı, günden güne, yıldan yıla ken­di­ni daha bir fazla beğe­nir oldu.

On yedi on sekiz yaşına var­dı­ğın­da, yüzüne kim­se­nin bak­ma­sı­na izin ver­me­di. Kar­şı­sı­na çıkan­la­ra, baş­la­rı­nı öne eğip geç­sin­ler­di. Çünkü ona göre, kim­se­nin ona bak­ma­ya, güzel var­lı­ğı­nı kötü bakış­la­rıy­la kir­let­me­ye hakkı yoktu.

O günden sonra, şaşı­rıp da başını kal­dı­rı­ve­ren, artık uşak mı hiz­met­çi mi, kim olursa kam­çı­la­tı­lı­yor­du. Ağzını açıp itiraz eden, kurt­la­ra yem olu­yor­du. Padi­şa­hın kızı öyle bir hal almış­tı ki, anla­tı­la­maz. Bah­çe­de yalnız dola­şır, kim­sey­le konu­şa­maz­dı:

“Konu­şa­cak bir dengim yok…”

Bah­çe­nin orta yerin­de, biri sütle diğeri gül­su­yuy­la dol­du­rul­muş iki havuz vardı.

İki genç hiz­met­çi, banyo zamanı baş­la­rı­nı önle­ri­ne eğerek gelir, havu­zun kena­rın­da elle­rin­de ipek hav­lu­lar­la bek­le­şir­ler­di.

Padi­şa­hın kızı süt havu­zun­dan çıkın­ca hav­lu­ya bürü­nür, kuru­la­nır, sonra gül­su­yu havu­zu­na girer­di. Gül­su­yun­dan çıkın­ca da öteki hav­lu­yu alır, kuru­la­nır­dı.

Hiz­met­çi­ler, onun vücu­du­na doku­na­ma­zar­dı. Ola ki biri­nin eli, yan­lış­lık­la onun tenine ya da saçı­nın bir teline değe­cek olursa, hemen cel­la­dın önüne atı­lır­dı. Eli değ­diy­se eğer eli, par­ma­ğı değ­diy­se par­ma­ğı kesi­lir­di hemen ora­cık­ta…

Ken­di­ni her­kes­ten böyle uzak tutan kız, yapa­yal­nız, nasıl vakit geçi­re­ce­ği­ni bile­mez halde dola­şır durur­du sabah­tan akşama dek.

Kele­bek avla­mak­tan, çiçek top­la­mak­tan, süt ban­yo­sun­dan, yemek­ten içek­ten doy­gun­du. Oyun­cak­lar­dan, kafes­le­rin­de sey­ret­ti­ği kurt­lar­dan bık­kın­dı. Çare­siz, günün çoğunu yatak­ta geçi­ri­yor­du.

Bir süre sonra, Koç Ali’yi gör­me­ye baş­la­dı düşün­de.

Koç Ali gelip oynu­yor­du ken­di­siy­le. Coşu­yor­du ilkin. Gel­ge­le­lim, padi­şa­hın kızı olduğu aklına gelin­ce, üstün bir varlık olduğu sap­lan­tı­sı sevin­ci­ni bölü­yor­du.

Hemen Koç Ali’yi yanın­dan uzak­laş­tı­rı­yor­du o zaman.

Koç Ali’ninse, gönlü el ver­mi­yor­du kızı bırak­ma­ya. Elini tutmak isti­yor­du.

Padi­şa­hın kızı, hızla kaçı­rı­yor­du elini, Koç Ali’nin elin­den. Ama bu çocuk­su istek kar­şı­sın­da pek uzun boylu kası­la­mı­yor, bir an gev­şe­yip bıra­kı­ve­ri­yor­du elini Koç Ali’nin avu­cu­na.

Böy­le­ce ele ele koşup oynu­yor, sonra da kele­bek avına çıkı­yor­lar­dı.

Koç Ali, o sırada mırıl­da­nı­yor­du.

“Padi­şa­hın kızı, ben sana sev­da­lı­yım! Senin gibi büyü­dü­ğüm­de, benim­le evlen­me­ni iste­rim.”

İşte buraya gelin­ce, padi­şa­hın kızı oldu­ğu­nu hatır­lı­yor, ansı­zın tav­rı­nı değiş­ti­re­rek Koç Ali’yi tokat­lı­yor, söve söve, dedi­ği­ne pişman etmeye çalı­şı­yor­du.

Hemen başını uçurt­mak için:

“Gelsin cel­lat­lar…”diye hay­kı­rı­yor­du.

Ama kendi sesin­den ürke­rek uya­nı­ve­ri­yor­du uyku­sun­dan. Hep bu düşü görü­yor­du.

Düşün­de, başka bir oyun arka­da­şı olmaz­dı. Hem de düşün­de, hep o eski çocuk­luk haliy­le çıkar­dı kar­şı­sı­na Koç Ali.

İyice ser­pi­lip geli­şin­ce, görü­cü­ler gel­me­ye baş­la­dı padi­şa­hın kızına. Ama o, başka ülke­ler­den gelen sultan oğul­la­rı­nı görmek bile iste­me­di.

Çünkü hep:

“Ben, ken­dim­den başka kim­se­yi seve­mem…” derdi.

Bir gün havuz­da yıka­nır­ken, havuz kena­rın­da­ki nar ağa­cı­na bir güver­cin kondu.

Güver­cin:

“Güzel kız! Ne de güzel vücu­dun var… Sana sev­da­lan­dım! Ne olur, çık havuz­dan da seni doya­sı­ya göre­yim…”

Padi­şa­hın kızı:

“Defol bura­dan, çirkin kuş! Sana emre­di­yo­rum! Beni bir padi­şah kızı­yım. Kimse beni görme hak­kı­na sahip değil­dir!”

Güver­cin, güldü:

“Ey, güzel kız! Öyle diyor­sun ama ne yazık ki tek bir arka­da­şın bile yok.”

Kız, bir an için unuttu padi­şa­hın kızı oldu­ğu­nu, yumu­şa­dı:

“Tatlı dilli güver­cin, ne olur benim kusu­ru­ma bakma… Doğru değil bu!”

“Güzel kız, seni göz­lem­le­me­mek elimde değil artık… Sana vurul­dum!”

“Tatlı dilli güver­cin, ben güver­ci­nin sev­da­sı­nı ney­le­ye­yim? Eğer bu bir gerçek sev­day­sa, çık kalı­bın­dan da ken­di­ni göster.”

“Güzel kız, sev­da­ma gön­lü­nü bağ­la­ya­cak bir güven­ce iste­rim… Ver de kalı­bım­dan öyle sıy­rı­la­yım.”

“Dile benden ne diler­sen...”

“Güzel kız, bana uykunu ver.”

“Tatlı dilli güver­cin, uykumu ney­ler­sin?”

“Güzel kız, sonun­da anlar­sın bunu.”

“Tatlı dilli güver­cin, al, uykum senin olsun.”

O sırada havlu tut­mak­la görev­li iki güzel cariye, baş­la­rı önle­rin­de, hav­lu­la­rı geti­ri­yor­lar­dı.

Güver­cin.

“Ey güzel kız, uykun benim oldu!.. Bak, cari­ye­le­rin geli­yor. Beni gör­me­sin­ler. Sonra yine gele­ce­ğim. Dur, sana bir ad taka­yım git­me­den… Böyle güzel bir kız adsız olur mu hiç? Adını Kız Hanım koydum.”

Padi­şa­hın kızı yeni­den sil­ki­nip eski ben­li­ği­ne bürü­nü­ver­di:

“Ey pis yara­tık! Sen kim olu­yor­sun da benim­le konu­şu­yor­sun! Tez uykumu geri ver! Yoksa, yüre­ği­ni gırt­la­ğın­dan sök­tü­rü­rüm. Sen, o pis dilin­le bana ad taka­maz­sın!”

Padi­şa­hın kızı bağı­rıp çağı­rı­yor, teh­dit­ler yağ­dı­rı­yor­du ya, boşuna… Çünkü, güver­ci­nin yerin­de yeller esi­yor­du. O, çoktan kanat açıp uçmuş­tu nar ağa­cın­dan. Padi­şa­hın kızı­nın öfkesi de cel­lat­la­rı çağır­ma­sı da boşu­nay­dı.

Padi­şa­hın kızı, bu olay­dan sonra, haf­ta­lar geçir­di bir dakika uyu­ma­dan. Ne yapsa, uyu­ya­mı­yor­du. İlk günler uyku­suz­lu­ğu­nu yenmek için öyle çır­pın­dı ki, öyle bek­len­me­dik dav­ra­nış­lar­da bulun­du ki, aklını kaçır­dı­ğı­nı san­dı­lar.

Kudur­muş gibi odada tepi­ni­yor, kapıya duvar­la­ra pençe atıyor ve her önüne çıkana sayıp sövü­yor, kim­se­yi yanına sok­mu­yor­du. Baba­sı­nı, hekim­le­re bile…

Bitmek tüken­mek bil­me­yen günler, gece­ler boyu yapa­yal­nız­dı. Ve sonun­da güçten düştü, tüken­di, has­ta­lan­dı…

Yatağa seril­di ama yine göz­le­ri­ne uyku gir­mi­yor­du. Hem de konuş­mu­yor, kımıl­da­mı­yor­du artık.

Çev­re­si­ne top­la­nan hekim­ler bir başarı gös­te­re­me­den çekip git­ti­ler. Kimse onu iyi­leş­ti­re­me­di.

Bir kere padi­şa­hın emri üzere, kızın tenine el değ­di­re­mi­yor­lar­dı. Bu yüzden de has­ta­lı­ğı­nın ne oldu­ğu­nu anla­ya­mı­yor­lar­dı.

Gün­ler­den bir gün, yaşlı bir yaban­cı hekim, padi­şa­hın huzu­ru­na çıktı:

“Ben, has­ta­ya el sür­me­den mua­ye­ne edip der­di­ni söy­le­ye­bi­li­rim, sul­ta­nım. Eğer başa­ra­maz­sam, boy­nu­mu vurun.”

Padi­şah, onu hemen kızı­nın yanına götür­me­le­ri­ni emret­ti. Onu alıp kızın yanına götür­dü­ler.

Yaşlı hekim, kızın yanına oturup onu bir süre sey­ret­ti. Sonra dönüp padi­şa­hın huzu­ru­na çıktı yine:

“Bu has­ta­lı­ğın ilacı, Sevgi Masalı’dır… Has­ta­nın baş ucunda biri oturup da ona Sevgi Masalı anla­tır­sa, hasta uyu­ya­bi­lir.”

Padi­şah, mem­le­ke­tin dört bir yanına çığırt­kan­lar saldı. Sevgi Masalı bilen­le­re çağ­rı­da bulun­du.

Padi­şa­hın kızı­nın başu­cun­da bu masalı anla­ta­rak uyu­ma­sı­nı sağ­la­yan, ser­ve­te boğu­la­cak­tı.

Birçok kimse, bu büyük ser­ve­te kavuş­mak haya­liy­le sara­yın yolunu tuttu. Bilsin bil­me­sin, Sevgi Masalı diye bili­yo­ruz diye baş­vur­du.

Kızın oda­sın­da­ki per­de­nin arka­sın­da, bir sürü uydu­ruk sevgi masal­la­rı anla­tıl­dı.

Ama hiçbir yararı olmadı. Ser­ve­te konma haya­li­ye koşan yalan­cı masal­cı­lar, tek tek sara­yın cel­lat­la­rı­nı gör­dü­ler kar­şı­la­rın­da.

Ve ‘Sevgi Masalı bili­yo­rum’ diyen­le­rin ardı arkası kesil­di.

Birkaç gün daha geç­tik­ten sonra, o yaşlı yaban­cı hekim yeni­den ortaya çıktı. Alıp padi­şa­hın huzu­ru­na çıkar­dı­lar. Padi­şah, bu masalı bilen kim­se­nin olma­dı­ğı­nı söy­le­ye­rek hekim­den yardım istedi.

Hekim:

“Ey kud­ret­li padi­şah! Bu nasıl bir ülke­dir ki, Sevgi Masalı bilen tek bir kişi bulun­mu­yor? Benim bil­di­ğim, falan­ca dağda, genç bir çoban var. O bilir bu masalı. Varın, onu geti­rin. Ama şunu da bilin ki padi­şa­hım, ken­di­niz git­mez­se­niz, o çoban dağdan inmez.”

Hekim, sözünü biti­rir bitir­mez çekti gitti.

Bir çoban da kim olu­yor­du ki, koca padi­şa­hı, ülke­nin sahi­bi­ni aya­ğı­na götür­me­den saraya gel­mi­yor­du? O den­si­ze had­di­ni çok iyi bil­di­rir­di padi­şah ama sırası değil­di şimdi. Söz konusu olan, biri­cik kızı­nın sağ­lı­ğıy­dı.

Padi­şah çare­siz, adam­la­rı­nı alarak çıktı yola. Gün­ler­ce dur­mak­sı­zın at tep­tik­ten sonra, heki­min söy­le­di­ği dağın ete­ği­ne ulaştı. Daha yuka­rı­ya tır­man­ma­yı göze ala­ma­yıp oradan ses­len­di genç çobana.

Çoban dağın başın­dan cevap verdi bağı­ra­rak:

“Kim­si­niz? Benden ne ister­si­niz?”

Padi­şah:

“Ben, bu ülke­nin padi­şa­hı­yım! Duy­ma­dın mı, kızım has­ta­dır benim! İsti­yo­rum ki gelip ona…”

Padi­şah, sözün deva­mı­nı geti­re­me­di. Yaşlı heki­min ne dedi­ği­ni çıka­ra­ma­dı. Eve­le­yip geve­le­di, heki­min söy­le­di­ği­ni anım­sa­ma­ya çalış­tı ama boşuna… Yol yor­gun­lu­ğun­dan olsa gerek, unut­muş­tu heki­min söy­le­dik­le­ri­ni.

Çoban hatır­lat­tı ona:

“Sevgi Masalı anlat­ma­mı mı isti­yor­su­nuz?”

“Hay aklın­la bin yaşa! Evet, evet Sevgi Masalı… Yaban­cı bir hekim, kızı­mın has­ta­lı­ğı­nın der­ma­nı­nın bu masal oldu­ğu­nu söy­le­di. Dedi­ği­ne göre, bu masalı yal­nız­ca sen bili­yor­muş­sun…”

Çoban:

“Evet, ben bili­rim.”

Padi­şah.

“Bak, deli­kan­lı… Eğer kızımı iyi­leş­tir­me­yi başa­rır­san, dünya malı olarak ne diler­sen dile, vere­ce­ğim sana!”

Çoban, düze inip yan­la­rı­na geldi:

“Yoo… Dünya malın­dan söz eder­sen, gelmem. Sevgi Masalı, sadece sevgi için anla­tı­lır.”

Padi­şah, ne söy­le­ye­ce­ği­ni şaşır­dı, bir şey söy­le­me­di tabii. Ken­di­siy­le, ülke­nin hüküm­da­rıy­la bu şekil­de per­va­sız­ca konuş­ma cesa­re­ti­ni gös­te­ren bu ukala çobanı cel­lat­la­ra teslim etmeyi çok ister­di… Ama ne yapsın ki, onun kar­şı­sın­da eli kolu bağ­lıy­dı. Çare­siz, sineye çekti.

Çoban, sürüyü yar­dım­cı­sı­na teslim ettik­ten sonra, padi­şa­hın atının ter­ki­si­ne atladı, yola çık­tı­lar. Saraya var­dık­la­rın­da, çobanı bir per­de­nin arka­sı­na oturt­tu­lar:

“Masa­lı­nı bura­dan anlat… Padi­şa­hın kızına yaban­cı bir gözün bak­ma­sı yasak­tır!”

Genç çoban, itiraz etti:

“Ama sevgi Masalı da öyle uzak­tan uzağa, hem de ulu­or­ta anla­tı­la­maz! Benden başka kimse bulun­ma­ma­lı çev­re­de, yoksa etkisi olmaz. Herkes uzak­laş­sın.”

Padi­şah, ne yapsın? Çare­siz, sara­yın boşal­tıl­ma­sı­nı emret­ti. Kısa zaman­da boşal­tıl­dı saray.

Koca saray­da, yalnız kızla çoban kal­dı­lar. Genç çoban, per­de­yi açıp odaya girdi.

Kız, ses­siz­ce uyku tut­ma­yan göz­le­ri­ni tavana dikmiş, yatı­yor­du. Kim­se­ye ve bir şeye aldır­dı­ğı yoktu.

Çoban kapı­nın yanına oturup ses­len­di:

“Ey güzel kız! Ey Kız Hanım!... Sana, Sevgi Masalı’nı anla­ta­ca­ğım. Bunun için dağ­la­rı aşıp da geldim yanına…”

Padi­şa­hın kızı, tandık bir ses duyar gibi oldu, irkil­di. Sonra yüzünü çevi­rip göz­le­ri­ni çoba­nın göz­le­ri­ne dikti:

“Seni din­li­yo­rum. Anlat…”

Çoban, Sevgi Masalı’nı anlat­ma­ya baş­la­dı:

“Bir zaman­lar, bir padi­şa­hın altı yedi yaş­la­rın­da, güzel mi güzel bir kızı vardı.

Padi­şah güzel kızı­nın üze­ri­ne titrer, bir dedi­ği­ni iki etmez­di.

Kızın bir sürü hiz­met­çi­si varken, bir de özel uşağı vardı… Adı Koç Ali’ydi bu baht­sız uşağın. Kızdan az büyük­tü, Koç Ali. Yani, o da çocuk­tu daha. Çocuk­tu çocuk olma­sı­na ama uşaktı. Padi­şa­hın güzel­ler güzeli nazlı kızı­nın uşağı… Akran­la­rı gibi oyun oyna­ya­maz, güle­mez, koşa­maz­dı… Uşaktı ve bir uşağın yap­ma­sı gere­ken­le­ri yapmak zorun­day­dı.

Padi­şa­hın nazlı kızı, ola ki yemek yerken men­di­li­ni düşür­se, kapıp veren Koç Ali olurdu. Diye­lim ki, kız top oynar­ken toğu uzağa kaçır­sa, Koç Ali bulur, geti­rir­di.

Kimi zaman da çelik çomak oyna­mak ister­di, padi­şa­hın kızı. Ama onun çelik çomağı, her çocu­ğun­ki gibi ağaç­tan değil, altın ve gümüş­ten­di.

Gece­le­ri, kız oda­sı­na çeki­lip uyur. Koç Ali de onun kapı­sı­nın eşi­ğin­de kes­ti­rir­di. Öyle ki, Koç Ali’yi uyuk­lar­ken gören hiz­met­çi­ler, kızın uyu­du­ğu­nu anlar, siner­ler­di.

Koç Ali, padi­şa­hın kızı­nın her işine öyle çabu­cak koşar, her emrini öyle kusur­suz yerine geti­rir­di ki, kız, bir kez olsun onu azar­la­ma­mış, ona el kal­dır­ma­mış­tı.

Koç Ali, gön­lü­nü bağ­la­mış­tı, her gün, her saat emrin­de olduğu padi­şa­hın kızına… Onu, öle­si­ye sevi­yor­du! Ken­din­ce de bu sev­da­sı­nı kıza açmak­ta bir sakın­ca gör­me­di. Yüre­ği­ni aça­bi­lir­di bu dünya güze­li­ne… Sevmek ayıp değil­di ya!

Bah­çe­de dolaş­tık­la­rın­da, kele­bek avla­dık­la­rın­da, çelik çomak oyna­dık­la­rın­da Koç Ali ken­di­ni öyle mutlu, öyle özgür his­se­der­di ki, anla­tı­la­maz…

Bölüm 1 · 1/3

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki