Bir zamanlar, ülkenin birinde bir padişahın altı yedi yaşlarında bir kızı vardı. Kızın, bir sürü hizmetçisi varken, bir de özel uşağı her zaman hizmetindeydi. Koç Ali derlerdi bu uşağın adına. Padişahın kızından azıcık büyüktü Koç Ali.
Kız yemek yerken mendilini düşürse, kapıp veren o olurdu. Top oynarken uzağa kaçırsa, o bulup getirirdi.
Padişahın kızının milyonlarca oyuncağının yanında, bir de çelik çomağı vardı. Altından ve gümüşten yapılmıştı çelik çomak. Tam yüz bin tümene mal olmuştu. Ayrıca bir kuyumcunun da başı vurulmuştu bu yüzden.
Çünkü, çelik çomak yapımı için bütün kuyumcular saraya çağrılmıştı da o kuyumcu, buyruğa uymamıştı. Yeni doğan kızına küpe yapıyordu o sıra, zavallı kuyumcu.
Kız çelik çomak oynarken, Koç Ali ileride durup beklerdi. Görevi, çomağı düştüğü yerden kıza iletmekti.
Her seferinde biraz daha öteye, daha uzağa düşürmek ister, çeliğe daha güçlü vururdu kız. Ne kadar uzağa giderse gitsin, Koç Ali yine koşar, bulur getirirdi. Sonunda padişahın kızı yorulur ve Koç Ali de hizmetçilerle uşakları çağırırdı. Onlar da tahtırevanla saraya taşırlardı kızı.
Koç Ali, çelik çomağı alıp milyonlarca oyuncağın bulunduğu, hazinenin özel bölümüne yerleştirilmesi için sorumlusuna verirdi.
Sonra giysi bölümünden, yemekte giyeceği giysilerinden birini çıkarıp hazırlamasını; çelik çomak oynarken giydiğini de alıp yerleştirmesini giyim kuşam sorumlusuna söylerdi.
Daha sonra mutfağa geçer, padişahın özel aşçısına, çelik çomaktan sonra yenecek yemeği hazırlamasını bildirirdi. Çünkü her oyundan sonra, doktorlarca saptanan başka bir yemek hazırlanırdı.
Koç Ali’nin günlük görevleriydi bunlar. Kız geceleri uyuduğunda, o da kapı eşiğinde kestirirdi. Onun uyuduğunu gören hizmetçilerle uşaklar, kızın da uyuduğunu anlar, sinerlerdi.
Koç Ali, padişahın kızının her işine öyle çabuk koşar, her emrini öyle kusursuz yerine getirirdi ki, kız bir kez olsun onu azarlamamış, bir kez olsun ona el kaldırmamıştı.
Koç Ali, gönlünü de bağlamıştı padişahın kızına. Onu seviyordu. Öyleyse kendince bir sakınca yoktu, yüreğini açabilirdi kıza.
Bir gün, kelebek avına çıkmıştı padişahın kızı. Koç Ali de dallara sığınan kelebekleri ürkütüp uçurmak için bekliyor ama aslında gönlünün güzelini gözlüyordu. Padişahın kızı, bir ara irice bir kelebek gördü. Koç Ali’ye seslendi:
“Gel, Koç Ali! Sen yakala bunu. Ben korkuyorum.”
Koç Ali, hemen koşup yakaladı kelebeği, sepete attı. Birden başını kaldırıp da, karşısına dikilmiş bakan kızı görünce, temiz yüreği ve yalın diliyle mırıldandı:
“Padişahın kızı, ben sana sevdalandım… Büyüdüğümüzde benimle evlenmeni isterim.”
Padişahın kızı, öfkeden çılgına dönmüştü. Sözünü bile bitirtmedi Koç Ali’ye. Attığı tokatla da yetinmedi, sövdü, saydı:
“Seni ayak takımı, uşak seni! Haddine bakmadan bana sevdalanmak terbiyesizliğini nasıl gösterirsin? Unuttunsa hatırlatayım… Ben padişahın kızıyım, sense benim uşağımsın! Sen olsan olsan, benim köpeğim olursun ancak! Yıkıl karşımdan! Çabuk, git uşakları çağır! Hem beni alsınlar hem de kem gözünün üstümden eksik olması için, seni kovsunlar saraydan!”
Koç Ali, gözyaşları içinde, iletti bu emri. Tahtırevanla koşturup gelen uşaklar, kızı baygın buldular. Hemen yakalayıp sorguladılar. Koç Ali’yi:
“Ne yaptın ona!”
“Bir şey yapmadım! Ona sevdalandığımı söyleyince, öfkelenip vurdu bana… Sonra da hırsını alamayıp bayılmış olacak… Yemin ederim ki, bu böyle.”
Kimse inanmadı ona. Gülsuyu getirdiler. Ayılttılar padişahın kızını. Endişe içinde saraya taşıdılar.
Padişahın kızı, hala öfkesini yenememişti:
“Şah babama söyleyin, bu kendini bilmez uşağı, köpek gibi sürüklettirip saraydan dışarı attırsın! Kem gözlerinin üstümde dolaşmasını istemiyorum!”
Padişah, Koç Ali’yi kızının dilediği biçimde, köpek gibi sürüklete sürüklete sarayın dışına attırdı.
Nedense, bu olayın ardından hastalandı padişahın kızı. Ülkenin en ünlü hekimleri çağrıldı, onu iyileştirmek için. Başucunda bekletildi. Ama bunların hiçbir yararı olmadı. Sonunda kız, “İyiyim” diyerek savdı hekimleri.
Aradan yıllar geçti. Padişahın kızı, günden güne, yıldan yıla kendini daha bir fazla beğenir oldu.
On yedi on sekiz yaşına vardığında, yüzüne kimsenin bakmasına izin vermedi. Karşısına çıkanlara, başlarını öne eğip geçsinlerdi. Çünkü ona göre, kimsenin ona bakmaya, güzel varlığını kötü bakışlarıyla kirletmeye hakkı yoktu.
O günden sonra, şaşırıp da başını kaldırıveren, artık uşak mı hizmetçi mi, kim olursa kamçılatılıyordu. Ağzını açıp itiraz eden, kurtlara yem oluyordu. Padişahın kızı öyle bir hal almıştı ki, anlatılamaz. Bahçede yalnız dolaşır, kimseyle konuşamazdı:
“Konuşacak bir dengim yok…”
Bahçenin orta yerinde, biri sütle diğeri gülsuyuyla doldurulmuş iki havuz vardı.
İki genç hizmetçi, banyo zamanı başlarını önlerine eğerek gelir, havuzun kenarında ellerinde ipek havlularla bekleşirlerdi.
Padişahın kızı süt havuzundan çıkınca havluya bürünür, kurulanır, sonra gülsuyu havuzuna girerdi. Gülsuyundan çıkınca da öteki havluyu alır, kurulanırdı.
Hizmetçiler, onun vücuduna dokunamazardı. Ola ki birinin eli, yanlışlıkla onun tenine ya da saçının bir teline değecek olursa, hemen celladın önüne atılırdı. Eli değdiyse eğer eli, parmağı değdiyse parmağı kesilirdi hemen oracıkta…
Kendini herkesten böyle uzak tutan kız, yapayalnız, nasıl vakit geçireceğini bilemez halde dolaşır dururdu sabahtan akşama dek.
Kelebek avlamaktan, çiçek toplamaktan, süt banyosundan, yemekten içekten doygundu. Oyuncaklardan, kafeslerinde seyrettiği kurtlardan bıkkındı. Çaresiz, günün çoğunu yatakta geçiriyordu.
Bir süre sonra, Koç Ali’yi görmeye başladı düşünde.
Koç Ali gelip oynuyordu kendisiyle. Coşuyordu ilkin. Gelgelelim, padişahın kızı olduğu aklına gelince, üstün bir varlık olduğu saplantısı sevincini bölüyordu.
Hemen Koç Ali’yi yanından uzaklaştırıyordu o zaman.
Koç Ali’ninse, gönlü el vermiyordu kızı bırakmaya. Elini tutmak istiyordu.
Padişahın kızı, hızla kaçırıyordu elini, Koç Ali’nin elinden. Ama bu çocuksu istek karşısında pek uzun boylu kasılamıyor, bir an gevşeyip bırakıveriyordu elini Koç Ali’nin avucuna.
Böylece ele ele koşup oynuyor, sonra da kelebek avına çıkıyorlardı.
Koç Ali, o sırada mırıldanıyordu.
“Padişahın kızı, ben sana sevdalıyım! Senin gibi büyüdüğümde, benimle evlenmeni isterim.”
İşte buraya gelince, padişahın kızı olduğunu hatırlıyor, ansızın tavrını değiştirerek Koç Ali’yi tokatlıyor, söve söve, dediğine pişman etmeye çalışıyordu.
Hemen başını uçurtmak için:
“Gelsin cellatlar…”diye haykırıyordu.
Ama kendi sesinden ürkerek uyanıveriyordu uykusundan. Hep bu düşü görüyordu.
Düşünde, başka bir oyun arkadaşı olmazdı. Hem de düşünde, hep o eski çocukluk haliyle çıkardı karşısına Koç Ali.
İyice serpilip gelişince, görücüler gelmeye başladı padişahın kızına. Ama o, başka ülkelerden gelen sultan oğullarını görmek bile istemedi.
Çünkü hep:
“Ben, kendimden başka kimseyi sevemem…” derdi.
Bir gün havuzda yıkanırken, havuz kenarındaki nar ağacına bir güvercin kondu.
Güvercin:
“Güzel kız! Ne de güzel vücudun var… Sana sevdalandım! Ne olur, çık havuzdan da seni doyasıya göreyim…”
Padişahın kızı:
“Defol buradan, çirkin kuş! Sana emrediyorum! Beni bir padişah kızıyım. Kimse beni görme hakkına sahip değildir!”
Güvercin, güldü:
“Ey, güzel kız! Öyle diyorsun ama ne yazık ki tek bir arkadaşın bile yok.”
Kız, bir an için unuttu padişahın kızı olduğunu, yumuşadı:
“Tatlı dilli güvercin, ne olur benim kusuruma bakma… Doğru değil bu!”
“Güzel kız, seni gözlemlememek elimde değil artık… Sana vuruldum!”
“Tatlı dilli güvercin, ben güvercinin sevdasını neyleyeyim? Eğer bu bir gerçek sevdaysa, çık kalıbından da kendini göster.”
“Güzel kız, sevdama gönlünü bağlayacak bir güvence isterim… Ver de kalıbımdan öyle sıyrılayım.”
“Dile benden ne dilersen...”
“Güzel kız, bana uykunu ver.”
“Tatlı dilli güvercin, uykumu neylersin?”
“Güzel kız, sonunda anlarsın bunu.”
“Tatlı dilli güvercin, al, uykum senin olsun.”
O sırada havlu tutmakla görevli iki güzel cariye, başları önlerinde, havluları getiriyorlardı.
Güvercin.
“Ey güzel kız, uykun benim oldu!.. Bak, cariyelerin geliyor. Beni görmesinler. Sonra yine geleceğim. Dur, sana bir ad takayım gitmeden… Böyle güzel bir kız adsız olur mu hiç? Adını Kız Hanım koydum.”
Padişahın kızı yeniden silkinip eski benliğine bürünüverdi:
“Ey pis yaratık! Sen kim oluyorsun da benimle konuşuyorsun! Tez uykumu geri ver! Yoksa, yüreğini gırtlağından söktürürüm. Sen, o pis dilinle bana ad takamazsın!”
Padişahın kızı bağırıp çağırıyor, tehditler yağdırıyordu ya, boşuna… Çünkü, güvercinin yerinde yeller esiyordu. O, çoktan kanat açıp uçmuştu nar ağacından. Padişahın kızının öfkesi de cellatları çağırması da boşunaydı.
Padişahın kızı, bu olaydan sonra, haftalar geçirdi bir dakika uyumadan. Ne yapsa, uyuyamıyordu. İlk günler uykusuzluğunu yenmek için öyle çırpındı ki, öyle beklenmedik davranışlarda bulundu ki, aklını kaçırdığını sandılar.
Kudurmuş gibi odada tepiniyor, kapıya duvarlara pençe atıyor ve her önüne çıkana sayıp sövüyor, kimseyi yanına sokmuyordu. Babasını, hekimlere bile…
Bitmek tükenmek bilmeyen günler, geceler boyu yapayalnızdı. Ve sonunda güçten düştü, tükendi, hastalandı…
Yatağa serildi ama yine gözlerine uyku girmiyordu. Hem de konuşmuyor, kımıldamıyordu artık.
Çevresine toplanan hekimler bir başarı gösteremeden çekip gittiler. Kimse onu iyileştiremedi.
Bir kere padişahın emri üzere, kızın tenine el değdiremiyorlardı. Bu yüzden de hastalığının ne olduğunu anlayamıyorlardı.
Günlerden bir gün, yaşlı bir yabancı hekim, padişahın huzuruna çıktı:
“Ben, hastaya el sürmeden muayene edip derdini söyleyebilirim, sultanım. Eğer başaramazsam, boynumu vurun.”
Padişah, onu hemen kızının yanına götürmelerini emretti. Onu alıp kızın yanına götürdüler.
Yaşlı hekim, kızın yanına oturup onu bir süre seyretti. Sonra dönüp padişahın huzuruna çıktı yine:
“Bu hastalığın ilacı, Sevgi Masalı’dır… Hastanın baş ucunda biri oturup da ona Sevgi Masalı anlatırsa, hasta uyuyabilir.”
Padişah, memleketin dört bir yanına çığırtkanlar saldı. Sevgi Masalı bilenlere çağrıda bulundu.
Padişahın kızının başucunda bu masalı anlatarak uyumasını sağlayan, servete boğulacaktı.
Birçok kimse, bu büyük servete kavuşmak hayaliyle sarayın yolunu tuttu. Bilsin bilmesin, Sevgi Masalı diye biliyoruz diye başvurdu.
Kızın odasındaki perdenin arkasında, bir sürü uyduruk sevgi masalları anlatıldı.
Ama hiçbir yararı olmadı. Servete konma hayaliye koşan yalancı masalcılar, tek tek sarayın cellatlarını gördüler karşılarında.
Ve ‘Sevgi Masalı biliyorum’ diyenlerin ardı arkası kesildi.
Birkaç gün daha geçtikten sonra, o yaşlı yabancı hekim yeniden ortaya çıktı. Alıp padişahın huzuruna çıkardılar. Padişah, bu masalı bilen kimsenin olmadığını söyleyerek hekimden yardım istedi.
Hekim:
“Ey kudretli padişah! Bu nasıl bir ülkedir ki, Sevgi Masalı bilen tek bir kişi bulunmuyor? Benim bildiğim, falanca dağda, genç bir çoban var. O bilir bu masalı. Varın, onu getirin. Ama şunu da bilin ki padişahım, kendiniz gitmezseniz, o çoban dağdan inmez.”
Hekim, sözünü bitirir bitirmez çekti gitti.
Bir çoban da kim oluyordu ki, koca padişahı, ülkenin sahibini ayağına götürmeden saraya gelmiyordu? O densize haddini çok iyi bildirirdi padişah ama sırası değildi şimdi. Söz konusu olan, biricik kızının sağlığıydı.
Padişah çaresiz, adamlarını alarak çıktı yola. Günlerce durmaksızın at teptikten sonra, hekimin söylediği dağın eteğine ulaştı. Daha yukarıya tırmanmayı göze alamayıp oradan seslendi genç çobana.
Çoban dağın başından cevap verdi bağırarak:
“Kimsiniz? Benden ne istersiniz?”
Padişah:
“Ben, bu ülkenin padişahıyım! Duymadın mı, kızım hastadır benim! İstiyorum ki gelip ona…”
Padişah, sözün devamını getiremedi. Yaşlı hekimin ne dediğini çıkaramadı. Eveleyip geveledi, hekimin söylediğini anımsamaya çalıştı ama boşuna… Yol yorgunluğundan olsa gerek, unutmuştu hekimin söylediklerini.
Çoban hatırlattı ona:
“Sevgi Masalı anlatmamı mı istiyorsunuz?”
“Hay aklınla bin yaşa! Evet, evet Sevgi Masalı… Yabancı bir hekim, kızımın hastalığının dermanının bu masal olduğunu söyledi. Dediğine göre, bu masalı yalnızca sen biliyormuşsun…”
Çoban:
“Evet, ben bilirim.”
Padişah.
“Bak, delikanlı… Eğer kızımı iyileştirmeyi başarırsan, dünya malı olarak ne dilersen dile, vereceğim sana!”
Çoban, düze inip yanlarına geldi:
“Yoo… Dünya malından söz edersen, gelmem. Sevgi Masalı, sadece sevgi için anlatılır.”
Padişah, ne söyleyeceğini şaşırdı, bir şey söylemedi tabii. Kendisiyle, ülkenin hükümdarıyla bu şekilde pervasızca konuşma cesaretini gösteren bu ukala çobanı cellatlara teslim etmeyi çok isterdi… Ama ne yapsın ki, onun karşısında eli kolu bağlıydı. Çaresiz, sineye çekti.
Çoban, sürüyü yardımcısına teslim ettikten sonra, padişahın atının terkisine atladı, yola çıktılar. Saraya vardıklarında, çobanı bir perdenin arkasına oturttular:
“Masalını buradan anlat… Padişahın kızına yabancı bir gözün bakması yasaktır!”
Genç çoban, itiraz etti:
“Ama sevgi Masalı da öyle uzaktan uzağa, hem de uluorta anlatılamaz! Benden başka kimse bulunmamalı çevrede, yoksa etkisi olmaz. Herkes uzaklaşsın.”
Padişah, ne yapsın? Çaresiz, sarayın boşaltılmasını emretti. Kısa zamanda boşaltıldı saray.
Koca sarayda, yalnız kızla çoban kaldılar. Genç çoban, perdeyi açıp odaya girdi.
Kız, sessizce uyku tutmayan gözlerini tavana dikmiş, yatıyordu. Kimseye ve bir şeye aldırdığı yoktu.
Çoban kapının yanına oturup seslendi:
“Ey güzel kız! Ey Kız Hanım!... Sana, Sevgi Masalı’nı anlatacağım. Bunun için dağları aşıp da geldim yanına…”
Padişahın kızı, tandık bir ses duyar gibi oldu, irkildi. Sonra yüzünü çevirip gözlerini çobanın gözlerine dikti:
“Seni dinliyorum. Anlat…”
Çoban, Sevgi Masalı’nı anlatmaya başladı:
“Bir zamanlar, bir padişahın altı yedi yaşlarında, güzel mi güzel bir kızı vardı.
Padişah güzel kızının üzerine titrer, bir dediğini iki etmezdi.
Kızın bir sürü hizmetçisi varken, bir de özel uşağı vardı… Adı Koç Ali’ydi bu bahtsız uşağın. Kızdan az büyüktü, Koç Ali. Yani, o da çocuktu daha. Çocuktu çocuk olmasına ama uşaktı. Padişahın güzeller güzeli nazlı kızının uşağı… Akranları gibi oyun oynayamaz, gülemez, koşamazdı… Uşaktı ve bir uşağın yapması gerekenleri yapmak zorundaydı.
Padişahın nazlı kızı, ola ki yemek yerken mendilini düşürse, kapıp veren Koç Ali olurdu. Diyelim ki, kız top oynarken toğu uzağa kaçırsa, Koç Ali bulur, getirirdi.
Kimi zaman da çelik çomak oynamak isterdi, padişahın kızı. Ama onun çelik çomağı, her çocuğunki gibi ağaçtan değil, altın ve gümüştendi.
Geceleri, kız odasına çekilip uyur. Koç Ali de onun kapısının eşiğinde kestirirdi. Öyle ki, Koç Ali’yi uyuklarken gören hizmetçiler, kızın uyuduğunu anlar, sinerlerdi.
Koç Ali, padişahın kızının her işine öyle çabucak koşar, her emrini öyle kusursuz yerine getirirdi ki, kız, bir kez olsun onu azarlamamış, ona el kaldırmamıştı.
Koç Ali, gönlünü bağlamıştı, her gün, her saat emrinde olduğu padişahın kızına… Onu, ölesiye seviyordu! Kendince de bu sevdasını kıza açmakta bir sakınca görmedi. Yüreğini açabilirdi bu dünya güzeline… Sevmek ayıp değildi ya!
Bahçede dolaştıklarında, kelebek avladıklarında, çelik çomak oynadıklarında Koç Ali kendini öyle mutlu, öyle özgür hissederdi ki, anlatılamaz…