gridreads

1. Bölüm

Selam çocuk­lar, ben, Ulduz’un konu­şan bebe­ği­yim. “Ulduz ve Kar­ga­lar” kitan­bı­nı okuyan çocuk­lar, beni de Ulduz’u da iyi tanır­lar.

Şimdi bu anlat­tı­ğım öykü, kar­ga­lar­la olan öykü­den daha önceki olay­la­rı içer­mek­te­dir.

O zaman­lar Ulduz’un üvey ana­sı­nın evi­mi­ze gelişi, ancak iki üç yıl kadar olmuş­tu. Ulduz da olsa olsa dört beş yaş­la­rın­day­dı. Ben, konuş­ma­yı öğre­ne­me­miş­tim.

Beni, Ulduz’un öz anası eski başör­tü­süy­le çarşaf artık­la­rın­dan yapmış; içimi, göğ­sü­mü, kar­nı­mı, kol ve bacak­la­rı­mı kes­ti­ği saç­la­rıy­la dol­dur­muş­tu.

Bir gece, Ulduz beni alıp kar­şı­sı­na koydu. Dur­ma­dan konuş­tu, içini döktü. Anlat­tık­la­rı beni öyle etki­le­di ki, sonun­da daya­na­ma­yıp dile geldim, ben de konuş­tum onunla… Artık konu­şan bebek­tim. Hala da öyle­yim.

Ulduz’la serü­ve­ni­miz uzun­dur. Beh­ren­gi Öğret­men, Ulduz’dan duy­duk­la­rı­nı öykü­leş­tir­miş. Birkaç gün önce yaz­dık­la­rı­nı bana getir­di:

“Başı­nız­dan geçen­le­ri yazdım. Oku­ma­nı ve fik­ri­ni söy­le­me­ni isti­yo­rum.” dedi.

Okudum baştan sona. Beğen­dim, güzel olmuş. Yalnız, nasıl desem bilmem ki, kimi cüm­le­ler Farsça dil kural­la­rı­na uymu­yor­du. Elim­den gel­di­ğin­ce düzelt­me­ye çalış­tım. Cümle yapı­la­rın­da, söz dizim­le­rin­de yine de yan­lış­lar­la kar­şı­la­şır­sa­nız, suçu bende arayın. Onun başına kak­ma­yın sakın Fars­ça­yı bil­mi­yor diye…

İnanın, o da öz dili Azeri Türk­çe­siy­le değil de başka bir dilde yaz­ma­ya zor­lan­dı­ğın­dan, kah­ro­lu­yor. Ama ne gelir elden?

Gele­lim benim son sözüme; şıma­rık ve ken­di­ni beğen­miş çocuk­lar, bu öykü­mü­zü oku­ma­sın­lar. Hele o kal­dı­rım­lar­da aç dola­şan evsiz bark­sız yoksul çocuk­la­rı adam yerine koy­ma­yan, işçi çocuk­la­rı adam yerine koy­ma­yan, işçi çocuk­la­rı küçüm­se­yen ve ara­ba­la­rı­na kuru­lun­ca kası­lan ve var­lık­lı aile­le­rin çocuk­la­rı, hiç oku­ma­sın öykü­mü­zü. Çünkü Beh­ren­gi Öğret­men, öykü­le­ri­ni yoksul çocuk­lar için yazar ve bunu da her fır­sat­ta söyler

Ama yara­maz ve ken­di­ni beğen­miş çocuk­lar da düşün­ce ve dav­ra­nış­la­rı­nı düzel­te­bi­lir­ler. O zaman Bah­ren­gi Öğret­men’in gönlü olur, okutur öykü­le­ri­ni…

Bilinç­li Çocuk­la­rın Dostu

Konu­şan Bebek

BEBEK KONUŞ­MA­SI­NI ÖĞRE­Nİ­YOR

Alaca karan­lık­tı. Ulduz sandık oda­sın­da otur­muş, koca bebe­ği­ni kar­şı­sı­na almış, yavaş bir sesle konu­şu­yor­du.

“Sana bir şey söy­le­ye­yim mi, koca bebek? Şu dün­ya­da senden başka kimsem yok! Anamı hiç hatır­la­mı­yo­rum. Babam boşa­mış onu çok eski­den, baba evine gön­der­miş. Üvey anamı hiç sevmem. Evi­mi­ze gelip babamı elim­den aldı.

Öyle yal­nı­zım ki bu evde, sorma. İne­ği­mi de dün kesip öldür­dü­ler. Aramız çok iyiydi. Onunla konu­şur­dum. Elle­ri­mi yalar, bana süt verir­di. Beni kar­şı­sın­da gör­mez­se,, ne yap­sa­lar sağ­dır­maz­dı ken­di­ni. Öz anam doğurt­muş, büyüt­müş onu. O zaman­dan beri biz­dey­di.

Koca bebe­ğim, konuş benim­le. Konuş, yoksa hır­sım­dan pat­la­ya­ca­ğım.

Evet, ne diyor­dum? Dün ine­ği­mi kes­ti­ler. Üvey anam aşe­ri­yor­muş, ine­ği­min etini canı çekmiş. Şimdi de mut­fak­ta, kız kar­de­şiy­le etin piş­me­si­ni bek­li­yor.

Ah, benim zaval­lı, sevim­li ineğim! Bili­yo­rum, şimdi ateşin üze­rin­de fokur fokur kay­nı­yor­sun. Koca bebe­ğim, konuş benim­le, n’olur konuş. Konuş, yoksa üzün­tüm­den öle­ce­ğim.

Üvey anam aşer­di­ğin­den beri, beni göre­cek gözü yok. ‘Seni görün­ce,’ diyor, ‘midem bula­nı­yor. Kusa­sım geli­yor, elimde değil.’

Bu yüzden, hep sandık oda­sı­na kapan­mak zorun­da kalı­yo­rum. Hadi koca bebe­ğim, konuş benim­le, yoksa pat­la­ya­ca­ğım!

Ne zaman­dan beri bebe­ğim­sin, bil­mi­yo­rum. Gözümü açtı­ğım­da seni görü­yo­rum. Sen de beni sev­mez­sen, bana surat asar­san, n’aparım sonra?

Koca bebe­ğim, konuş benim­le, n’olur konuş, pat­la­ya­ca­ğım! Yüre­ğim çat­la­ya­cak… Koca bebek… Pat­lı­yo­rum… Konuş benim­le… Konuş­sa­na…Hadi!”

Ulduz, ansı­zın bir elin göz­yaş­la­rı­nı sil­di­ği­ni his­set­ti. Aynı anda ağır bir ses:

“Ulduz! Yeter artık ağlama! Pat­la­ma­ya­cak­sın. Konu­şu­yo­rum işte... Sesimi duyu­yor musun? Koca bir bebe­ğin konu­şu­yor. Yalnız değil­sin.”

Ulduz, saç­la­rı­nı yüzün­den sıyır­dı… Bir de ne görsün? Koca bebek duva­rın dibin­den kalk­mış gelmiş, önüne otur­muş, bir eliyle göz­ya­şı­nı sil­mi­yor mu?

“Bebe­ğim? Konu­şan sen miydin?”

“Evet. Hep konu­şa­ca­ğım. Artık dilini bili­yo­rum.”

Hava karar­mış­tı. Ulduz, bebe­ği­ni zor­luk­la seçe­bi­li­yor­du. El yor­da­mıy­la sandık oda­sın­dan çıktı. Kib­ri­ti alıp lam­ba­yı yakmak için rafa doğru uzandı. Kibrit, lam­ba­nın yanın­da değil­di. Lam­ba­yı yere koydu, başka raftan buldu kib­ri­ti. Bu sırada ayağı lam­ba­ya çarptı, lamba dev­ril­di. Şişesi kırıl­dı, gazı halıya dağıl­dı. Gaz­ya­ğı kokusu, gece­nin karan­lı­ğıy­la bir­lik­te odayı dol­dur­du. Bu sırada kapı çalın­dı. Ulduz telaş­lan­dı. Oda­sı­nın eşi­ği­ne kadar gelen bebek:

“Gir içeri, Ulduz. İyisi mi hiç oralı olma. Sandık oda­sın­dan hiç çık­ma­dı­ğı­nı söy­ler­sin.”

Sokak kapı­sı­nın açıl­ma­sıy­la baba ve üvey ana­sı­nın sesi duyul­du. Üvey ana önden geli­yor­du:

“Mut­fak­tay­dım. Lam­ba­yı hemen şimdi yaka­rım.”

Bebek yine Ulduz’a:

“Haydi, çabuk gir içeri!”

“Burada kalıp şişeyi kır­dı­ğı­mı söy­le­mem gere­kir. Yoksa kırık­la­ra basar­lar.”

Üvey ana eşik­ten içeri girer­ken Ulduz bir kibrit yaktı.

“Dikkat et, ana. Lamba düştü, şişesi kırıl­dı.”

Baba da, üvey ananın ardın­dan içeri gir­miş­ti. Üvey ana hırsla elini kal­dır­mış, indi­re­cek­ti tokadı ki, babası tuttu elini:

“Birkaç gün çocuğa ilişme demiş­tim!”

İneğin kesi­min­de Ulduz öyle bir ağla­yıp sız­la­mış­tı ki, herkes “üzün­tü­den ölür bu çocuk” demiş­ti. Geçen akşam da geç yatmış, sabaha kadar uyku­sun­da sayık­la­mış, inek gibi böğür­müş­tü.

Bu yüzden baba karı­sı­na, çocuğu birkaç gün rahat bırak­ma­sı­nı, onunla uğraş­ma­ma­sı­nı söy­le­miş­ti. Üvey ana:

“Bunun gibi bece­rik­siz çocuk gör­me­dim. Bir lamba yaka­mı­yor. Yıkıl kar­şım­dan, gözüm gör­me­sin!”

Ulduz, sandık oda­sı­na döndü. Üvey ana başka bir lamba yaktı.

“Gaz kokusu midemi bulan­dır­dı!”

Yaz günüy­dü. Pen­ce­re açıktı. Üvey ana başını pen­ce­re­den dışarı çıkar­dı ve kustu.

Baba soyun­muş, yer­de­ki cam kırık­la­rı­nı top­lu­yor­du. Üvey ananın kız­kar­de­şi, telaş­la içeri girdi:

“Abla, bu et zehir gibi acı!”

“Ne dedin! Et mi acı!”

Peri, elin­de­ki bir parça eti uzattı:

“Al, tadına bak da gör.”

Üvey ana, kız­kar­de­şi­nin elin­de­ki eti kaptı, ağzına attı. Et öyle acıydı ki, midesi yine bulan­dı.

Uzat­ma­ya­lım, baba, üvey ana ve Peri hep bir­lik­te telaş­la mut­fa­ğa koş­tu­lar.

Ulduz’la konu­şan Bebek, sandık oda­sı­na yan­sı­yan cılız bir aydın­lık altın­da konu­şu­yor­lar­dı:

“Duydun mu, Peri’nin söy­le­dik­le­ri­ni? İneğin eti, ağız­la­rı­na acı gelmiş.”

“Sanı­rım, inek ağız­la­rı­nın tadını bozmak için etini bile bile acı­laş­tır­mış. Senin ağzına tadı hiç de acı gel­me­ye­cek.”

“Bir tada­yım.”

“Ben derim ki, ine­ğin­den anı olarak bir şey sakla, işine yarar. Bu yara­tı­ğın bu özel­lik­le­ri olmalı.”

“Sence nesini sak­la­sam?”

“Örne­ğin, aya­ğı­nı sak­la­ya­bi­li­riz.”

ÜVEY ANA İÇİN ACI,

ULDUZ İÇİN TATLI

Mut­fak­ta baba, üvey ana ve Peri ocağın başına top­lan­mış, et par­ça­sı­nı teker teker tadıp tükü­rü­yor­lar­dı. Etin büyük bir par­ça­sı, çen­ge­le asılı duru­yor­du. Ertesi günü kavur­ma yapa­cak­lar­dı. Baba bir parça kesip tattı. Çiği de zehir gibi acıydı. Baba:

“Kim bilir, kesi­min­den önce ne yedi!”

“Hiçbir şey yemedi. Kız, göz­le­ri­nin zeh­ri­ni akıt­mış­tır içine. Kah­ro­la­sı kem göz!”

“İneğe yazık ettik. Sana kasap­tan sığır eti alayım dedim ama anla­ta­ma­dım ki!”

“İneğin canı cehen­ne­me! Ben mah­vol­dum, ben! Şu pis koku, midemi alt üst etti!”

Peri abla­sı­nın kolunu tuttu:

“Gel, dışarı çıka­lım.”

Üvey ana, Peri’ye daya­na­rak çıktı. Oluğun kıyı­sı­na oturdu:

“Çağı­rırn Ulduz’u! Şu eti alıp Gülsüm’e götür­sün. Evi kokut­tu.”

Gülsüm, sol yan­da­ki kom­şuy­du. Kocası, Tahran’da tuğla ocağı işçi­li­ği yapı­yor­du. Okula giden bir oğlu vardı, adı Yaşar’dı. Gülsüm, çama­şı­ra gider­di.

Peri, odaya girdi:

“Ulduz, kız Ulduz! Anan çağı­rı­yor. Yaşar­la­ra gide­cek­miş­sin.”

O sırada Ulduz, bebeğe Yaşar’ı anla­tı­yor, öve öve biti­re­mi­yor­du. Konu­şan bebek:

“İster­sen, konuş­tu­ğu­mu Yaşara’a söyle.”

Bah­çe­ye çıktı ardın­dan. Soka­ğın başın­da­ki lamba, azıcık aydın­la­tı­yor­du bah­çe­yi. Üvey ana yere çökmüş, öğü­rü­yor­du. Baba, et ten­ce­re­si­ni geti­rip dut ağa­cı­nın altına koy­muş­tu. Bir eli karı­sı­nın alnın­day­dı. Peri, Ulduz’a:

“Ten­ce­re­yi al, Gül­süm­le­re götür.”

Üvey ana:

“Sakın ha! O ser­se­ri oğlan­la oturup çene çalma.. Tez dön.”

Ulduz:

“Ana, bu eti neden yemi­yor­sun?”

“Burun delik­le­ri­ni pamuk­la mı tıka­dın? Şu pis kokuyu duy­mu­yor musun? Çabuk al götür.”

Peri, üvey anaya:

“Abla­cı­ğım, bu inek sağ­lı­ğın­da da leş gibi kokar­dı, huy­suz­du. Değil mi?”

Baba sustu. Bir de baktı ki ne görsün? Ulduz et par­ça­la­rı­nı ten­ce­re­den çıkar­mış, iştah­la yemi­yor mu!

Ken­di­ni tuta­ma­dı:

“Yeme kızım, has­ta­la­nır­sın sonra.”

Ama Ulduz din­le­me­di.

“Yeme diyo­rum, kızım. Tükür ağzın­da­ki­le­ri!”

“Baba­cı­ğım, öyle lez­zet­li ki, nasıl yeme­me­ye­yim!”

Peri atıldı:

“Tıpkı leş kar­ga­sı! Ne bulsa yer…”

Üvey ana nef­ret­le:

“İnsan değil ki o!”

Ulduz, bir parça et daha attı ağzına:

“Ben, bugüne kadar böyle lez­zet­li bir et yeme­miş­tim.”

Üvey ana tik­sin­di. Ulduz’un neşe­si­ne diye­cek yoktu.

“Bu ne lezzet, tere­ya­ğın­da kızar­mış tavuk etin­den daha lez­zet­li, be ana!”

“Ye de geber, tasarı bana mı düştü!”

“Yeter artık, kızım!” diyor­du baba. “Hadi götür, Gül­süm­le­re ver ten­ce­re­yi.”

“Birkaç parça adaha alayım, baba­cı­ğım. Şimdi götü­re­ce­ğim.”

Babay­la Peri, odaya gir­di­ler. Üvey ana eliyle kar­nı­nı tutmuş, odada bir aşağı bir yukarı dola­şı­yor, inli­yor­du. Onları görün­ce:

“Orta­lı­ğa öyle bir pis koku sindi ki, bur­nu­mum direği kırı­la­cak, nere­dey­se!”

“Abla­cı­ğım, gaz­ya­ğı kokusu olacak!”

“Yani gaz­ya­ğı koku­su­nu ayırt ede­me­ye­cek kadar aptal mıyım ben? Ah midem, bağır­sak­la­rım ağzıma geli­yor. Ah! Öf!”

Baba çare­siz­di:

“Onu bah­çe­ye çıkar­san iyi olur, Peri. Biraz serin hava alsın.”

Peri, abla­sı­nın elin­den tuta­rak onu bah­çe­ye çıkar­dı. Ulduz, hala ağacın dibine çökmüş, büyük bir ağız tadıy­la etleri hapır hupur atış­tı­rı­yor, “ımm.. ımm..” diye­rek par­mak­la­rı­nı yalı­yor­du. Üvey ana daya­na­ma­dı bu haline, bağır­dı:

“Seni uyuz, seni! Bana inat yapı­yor­sun, değil mi? Götür diyo­rum sana, bu kokmuş leşi!”

Ulduz hiç isti­fi­ni hiç boz­ma­dı:

“Kokan ne?”

Üvey ana ten­ce­re­ye güçlü bir tekme attı:

“Kokan, şu uyuz ine­ği­nin etidir, anla­mı­yor musun? Hadi götür bura­dan, içimiz dışı­mı­za çıktı…”

“Ana, n’olur bırak bir iki lokma daha alayım. Karnım öyle aç ki...”

Üvey ana, bu kez Ulduz’un saç­la­rı­na attı pen­çe­si­ni. saç­la­rı­nı çeke çeke:

“Bana inat olsun diye yapı­yor­sun, it eniği!”

Baba, gürül­tü­yü duyun­ca, başını pen­ce­re­den çıkar­dı:

“Yine ne var?”

“Senin de gücün ancak bana yeti­yor! Şu sarı çiyan, gel bak nasıl da uğra­şı­yor benim­le!”

Ulduz ten­ce­re­yi alıp dış sokak kapı­sı­na doğru seğirt­ti. Kapı­nın önünde yere koydu. Kapı­nın hal­ka­sı­na asıldı, bir aya­ğı­nı kapıya dayadı, ken­di­ni yuka­rı­ya çekti, kapıyı açtı ve aşağı indi. Aldı ten­ce­re­yi, götür­dü. Üvey anası arka­sın­dan bağı­rı­yor­du:

“Kapı açık dursun!”

SEVE­CEN BİR KONUŞ­MA

O gece baba, üvey ana ve Peri, bah­çe­de yat­tı­lar. Ulduz içe­ri­de yata­ca­ğı­nı söy­le­di. Babası:

“Kızım, sandık oda­sın­da yalnız yat­mak­tan kork­tu­ğu­nu söy­le­din. N’oldu şimdi ki, yalnız yatmak isti­yor­sun?”

“Üşü­yo­rum baba.”

Peri söze karış­tı:

“Bu sıcak­ta üşü­yor­muş. Zaval­lı abla­cı­ğı­mın yerden göğe kadar hakkı var, çekil­mez bu çocuk!”

“Bıra­kın zıbar­sın!” dedi babası. “İnsan değil ki! Kokmuş eti hapır hupur yemedi mi?”

Orta­lık yatı­şın­ca, Ulduz Konu­şan Bebek’ini çağır­dı. Bebek geldi, yor­ga­nın altına sokul­du.. Bebek:

“Yaşar’ı gördün mü?”

“Gördüm. İna­na­ma­dı konuş­tu­ğu­na. Bir gün üçümüz bir araya gelip…”

“Şimdi mevsim yaz. Yaşar okula git­mi­yor. Sabah­tan akşama kadar oynar, çıkıp geze­riz bile.”

“Yaşar boş değil ki, halı doku­yor.

“Ya babası?”

“Tahran’a gitmiş. Tuğla işine.”

“Ulduz, ne yap yap, ineğin aya­ğı­nı sakla. Sıra­dan bir hayvan değil­di o.”

“Öyle, etini kim tat­tıy­sa acı dedi, koku­yor dedi. Oysa yağ bal gibiy­di, tavuk eti kadar lez­zet­liy­di. Yaşar’la anası da pek beğen­di­ler, afi­yet­le yedi­ler.”

“Yaşar iyi’miydi?”

“Bu sabah halı atöl­ye­sin­de baş­par­ma­ğı­nı kesmiş. Olduk­ça da derin kesmiş. Düğüm ata­mı­yor.”

Birden üvey ananın sesi yük­sel­di dışa­rı­dan:

“Çeneni kapat­sa­na, kız! Ne o deli­ler gibi kendi ken­di­ne konu­şu­yor­sun?”

Baba araya girdi:

“Düş görü­yor olmalı.”

Üvey anası:

“Düşü batsın, canı çıka­sı­ca­nın!”

Bebek:

“Artık uyusan iyi eder­sin.”

“Uykum yok ki. Konuş­mak, oyna­mak isti­yo­rum. Sen, masal bilir misin?”

“Biraz uyu. Zamanı gelin­ce, masal da anla­tı­rım. Bili­yor musun, senle Yaşar’ı ormana götü­re­ce­ğim.”

Ulduz, sesini çıkar­ma­dan sırt üstü yattı. Kayan yıl­dız­la­rı görmek için göz­le­ri­ni pen­ce­re­den gök­yü­zü­ne dikti.

DÜŞ GİBİ BİR GECE

Gece yarı­lan­dı. Ay, dağ­la­rın ardın­dan doğu­yor­du. Bir dur­gun­luk vardı havada, soluğu kesil­miş­ti gök­yü­zü­nün. Ama daha yuka­rı­lar­da, cılız bir esinti vardı. Üç beyaz güver­cin uçu­şu­yor­du esin­tiy­le bir­lik­te. Ağır ağır süzü­le­rek… Kanat­la­rı­nın altın­da, ay ışı­ğın­da, kent derin bir uykuya yat­mış­tı.

Güver­cin­ler­den biri­nin kırık kanadı sarı­lıy­dı. Aşa­ğı­da, dam­lar­da uyu­yan­lar vardı. Bir çocuk uyandı:

“Ana, güver­cin­le­re bak! Yol­la­rı­nı mı şaşır­dı­lar?”

Ana, tatlı bir uykuya dal­mış­tı, uyan­ma­dı. Çocu­ğun göz­le­ri, güver­cin­le­ri özlem­le izledi, baka­kal­dı, sonra uyudu.

Ay yük­sel­dik­çe, göl­ge­le­rin boyu kısa­lı­yor­du. Güver­cin­ler, artık kent­ten uzak­laş­mış­lar­dı. Kanadı kırık olan, orta­da­ki­ne sordu:

“Konu­şan bebek, orman uzak mı?”

“Uzak değil. Şu ardın­da ayın doğan dağ var ya, işte orada… Yorul­dun mu yoksa?”

Yaşar, yani kanadı kırık olan güver­cin:

“Hayır, yorul­ma­dım. Ben uçmayı seve­rim, Konu­şan Bebek. Uçmak yormaz beni. Yazın düş­le­rim­de hep uçurt­ma­ma binip uçarım.”

Üçüncü güver­cin:

“Ben de her gece düşte kanat­la­nıp uçtu­ğu­mu görü­rüm.”

Orta­da­ki, yani Konu­şan Bebek:

“Nasıl yani?”

“Bir gece düşüm­de, bal kava­no­zu­nu almı­şım. İçinde ne kadar bal varsa yemi­şim. Üvey anam anlı­yor, kova­la­ma­ya baş­lı­yor. Hem de elinde bir sopay­la… Koşa­mı­yo­rum. Ayak­la­rım öyle bir ağır ki, sor­ma­yın, iler­le­ye­ce­ği­me geri­li­yo­rum. Üvey anam yaka­la­dı, yaka­la­ya­cak. Tam o sırada birden hava­la­nı­yo­rum, kanat çırpıp uçmaya, oradan uzak­laş­ma­ya baş­lı­yo­rum. Damdan dama. Üvey anam bağı­rıp çağı­rı­yor, aşa­ğı­dan beni izli­yor.”

“Eee sonra?” dedi Yaşar.

“Sonra, üvey anam elini uza­tı­yor, baca­ğı­mı tutup aşağı çeki­yor beni. Kor­kum­dan bağı­rı­yo­rum, çığlık çığ­lı­ğa uya­nı­yo­rum. Bir de bakı­yo­rum ki, sabah olmuş. Üvey anam aya­ğım­dan tutmuş çekiş­ti­ri­yor: ‘Uyan­sa­na! Günş her yana yayıl­dı. Hala uyuyor musun?’ diye”

Yaşar’la Konu­şan Bebek gülüş­tü­ler:

“Düşte bile yakanı bırak­mı­yor, desene!”

Bebek:

“Sahi, sen ona ne kötü­lük yaptın ki, düş­le­rin­de bile sana rahat­lık ver­mi­yor?”

“Bilmem. Ben bu evde olduk­ça, babam onu sev­mez­miş. Bir gün babama böyle dedi­ği­ni duydum. Babam iki­mi­zi de sev­di­ği­ne yemin etti. Ama yararı olmadı.”

Yaşar konuyu değiş­tir­ti:

“Takla atmak isti­yo­rum.”

Ulduz da sıkıl­mış­tı:

“Atalım, üçümüz bir­lik­te atalım.”

O gece, o dolay­lar­da­ki çoban­lar, göğe bakın­ca, süt beyazı, üç güver­cin gör­dü­ler.

Yorul­mak bil­me­den uçan, takla atan, bir­bir­le­riy­le konu­şan üç güzel güver­cin…

Ansı­zın Yaşar bir inilti kopar­dı:

“Eyvah, Durun azıcık, yaram kanı­yor!”

Bebek­le Ulduz, onun kırık kana­dın­dan kan dam­la­dı­ğı­nı gör­dü­ler. Bebek kendi göğ­sün­den bir tomar tüy kopa­rıp yarayı bir güzel sardı:

“Ormana varın­ca yarana merhem yapa­rım. Hemen­ce­cik iyi­le­şir.” dedi.

Dağın ete­ği­ne ulaş­mış­lar­dı, ilkin dara­cık bir geçit görün­dü. Dağlar geçi­din ağzın­da baş başa vermiş, daral­tı­yor­lar­dı onu. Güver­cin­ler, geçide gir­di­ler.

Yaşar, bebeğe sordu:

“Konu­şan Bebek, bizi neden ormana getir­di­ği­ni söy­le­me­din?”

“Bu gece tüm bebek­ler ormana gele­cek. Böyle birkaç ayda bir top­la­nı­rız biz.”

Ulduz sordu.

“Ne top­lan­tı­sı bu.”

“Top­la­nır, çocuk­la­rın duru­mu­nu konu­şu­ruz. Hem bize de şölen, eğlen­ce gerek…”

Bölüm 1 · 1/4

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki