Selam çocuklar, ben, Ulduz’un konuşan bebeğiyim. “Ulduz ve Kargalar” kitanbını okuyan çocuklar, beni de Ulduz’u da iyi tanırlar.
Şimdi bu anlattığım öykü, kargalarla olan öyküden daha önceki olayları içermektedir.
O zamanlar Ulduz’un üvey anasının evimize gelişi, ancak iki üç yıl kadar olmuştu. Ulduz da olsa olsa dört beş yaşlarındaydı. Ben, konuşmayı öğrenememiştim.
Beni, Ulduz’un öz anası eski başörtüsüyle çarşaf artıklarından yapmış; içimi, göğsümü, karnımı, kol ve bacaklarımı kestiği saçlarıyla doldurmuştu.
Bir gece, Ulduz beni alıp karşısına koydu. Durmadan konuştu, içini döktü. Anlattıkları beni öyle etkiledi ki, sonunda dayanamayıp dile geldim, ben de konuştum onunla… Artık konuşan bebektim. Hala da öyleyim.
Ulduz’la serüvenimiz uzundur. Behrengi Öğretmen, Ulduz’dan duyduklarını öyküleştirmiş. Birkaç gün önce yazdıklarını bana getirdi:
“Başınızdan geçenleri yazdım. Okumanı ve fikrini söylemeni istiyorum.” dedi.
Okudum baştan sona. Beğendim, güzel olmuş. Yalnız, nasıl desem bilmem ki, kimi cümleler Farsça dil kurallarına uymuyordu. Elimden geldiğince düzeltmeye çalıştım. Cümle yapılarında, söz dizimlerinde yine de yanlışlarla karşılaşırsanız, suçu bende arayın. Onun başına kakmayın sakın Farsçayı bilmiyor diye…
İnanın, o da öz dili Azeri Türkçesiyle değil de başka bir dilde yazmaya zorlandığından, kahroluyor. Ama ne gelir elden?
Gelelim benim son sözüme; şımarık ve kendini beğenmiş çocuklar, bu öykümüzü okumasınlar. Hele o kaldırımlarda aç dolaşan evsiz barksız yoksul çocukları adam yerine koymayan, işçi çocukları adam yerine koymayan, işçi çocukları küçümseyen ve arabalarına kurulunca kasılan ve varlıklı ailelerin çocukları, hiç okumasın öykümüzü. Çünkü Behrengi Öğretmen, öykülerini yoksul çocuklar için yazar ve bunu da her fırsatta söyler
Ama yaramaz ve kendini beğenmiş çocuklar da düşünce ve davranışlarını düzeltebilirler. O zaman Bahrengi Öğretmen’in gönlü olur, okutur öykülerini…
Bilinçli Çocukların Dostu
Konuşan Bebek
BEBEK KONUŞMASINI ÖĞRENİYOR
Alaca karanlıktı. Ulduz sandık odasında oturmuş, koca bebeğini karşısına almış, yavaş bir sesle konuşuyordu.
“Sana bir şey söyleyeyim mi, koca bebek? Şu dünyada senden başka kimsem yok! Anamı hiç hatırlamıyorum. Babam boşamış onu çok eskiden, baba evine göndermiş. Üvey anamı hiç sevmem. Evimize gelip babamı elimden aldı.
Öyle yalnızım ki bu evde, sorma. İneğimi de dün kesip öldürdüler. Aramız çok iyiydi. Onunla konuşurdum. Ellerimi yalar, bana süt verirdi. Beni karşısında görmezse,, ne yapsalar sağdırmazdı kendini. Öz anam doğurtmuş, büyütmüş onu. O zamandan beri bizdeydi.
Koca bebeğim, konuş benimle. Konuş, yoksa hırsımdan patlayacağım.
Evet, ne diyordum? Dün ineğimi kestiler. Üvey anam aşeriyormuş, ineğimin etini canı çekmiş. Şimdi de mutfakta, kız kardeşiyle etin pişmesini bekliyor.
Ah, benim zavallı, sevimli ineğim! Biliyorum, şimdi ateşin üzerinde fokur fokur kaynıyorsun. Koca bebeğim, konuş benimle, n’olur konuş. Konuş, yoksa üzüntümden öleceğim.
Üvey anam aşerdiğinden beri, beni görecek gözü yok. ‘Seni görünce,’ diyor, ‘midem bulanıyor. Kusasım geliyor, elimde değil.’
Bu yüzden, hep sandık odasına kapanmak zorunda kalıyorum. Hadi koca bebeğim, konuş benimle, yoksa patlayacağım!
Ne zamandan beri bebeğimsin, bilmiyorum. Gözümü açtığımda seni görüyorum. Sen de beni sevmezsen, bana surat asarsan, n’aparım sonra?
Koca bebeğim, konuş benimle, n’olur konuş, patlayacağım! Yüreğim çatlayacak… Koca bebek… Patlıyorum… Konuş benimle… Konuşsana…Hadi!”
Ulduz, ansızın bir elin gözyaşlarını sildiğini hissetti. Aynı anda ağır bir ses:
“Ulduz! Yeter artık ağlama! Patlamayacaksın. Konuşuyorum işte... Sesimi duyuyor musun? Koca bir bebeğin konuşuyor. Yalnız değilsin.”
Ulduz, saçlarını yüzünden sıyırdı… Bir de ne görsün? Koca bebek duvarın dibinden kalkmış gelmiş, önüne oturmuş, bir eliyle gözyaşını silmiyor mu?
“Bebeğim? Konuşan sen miydin?”
“Evet. Hep konuşacağım. Artık dilini biliyorum.”
Hava kararmıştı. Ulduz, bebeğini zorlukla seçebiliyordu. El yordamıyla sandık odasından çıktı. Kibriti alıp lambayı yakmak için rafa doğru uzandı. Kibrit, lambanın yanında değildi. Lambayı yere koydu, başka raftan buldu kibriti. Bu sırada ayağı lambaya çarptı, lamba devrildi. Şişesi kırıldı, gazı halıya dağıldı. Gazyağı kokusu, gecenin karanlığıyla birlikte odayı doldurdu. Bu sırada kapı çalındı. Ulduz telaşlandı. Odasının eşiğine kadar gelen bebek:
“Gir içeri, Ulduz. İyisi mi hiç oralı olma. Sandık odasından hiç çıkmadığını söylersin.”
Sokak kapısının açılmasıyla baba ve üvey anasının sesi duyuldu. Üvey ana önden geliyordu:
“Mutfaktaydım. Lambayı hemen şimdi yakarım.”
Bebek yine Ulduz’a:
“Haydi, çabuk gir içeri!”
“Burada kalıp şişeyi kırdığımı söylemem gerekir. Yoksa kırıklara basarlar.”
Üvey ana eşikten içeri girerken Ulduz bir kibrit yaktı.
“Dikkat et, ana. Lamba düştü, şişesi kırıldı.”
Baba da, üvey ananın ardından içeri girmişti. Üvey ana hırsla elini kaldırmış, indirecekti tokadı ki, babası tuttu elini:
“Birkaç gün çocuğa ilişme demiştim!”
İneğin kesiminde Ulduz öyle bir ağlayıp sızlamıştı ki, herkes “üzüntüden ölür bu çocuk” demişti. Geçen akşam da geç yatmış, sabaha kadar uykusunda sayıklamış, inek gibi böğürmüştü.
Bu yüzden baba karısına, çocuğu birkaç gün rahat bırakmasını, onunla uğraşmamasını söylemişti. Üvey ana:
“Bunun gibi beceriksiz çocuk görmedim. Bir lamba yakamıyor. Yıkıl karşımdan, gözüm görmesin!”
Ulduz, sandık odasına döndü. Üvey ana başka bir lamba yaktı.
“Gaz kokusu midemi bulandırdı!”
Yaz günüydü. Pencere açıktı. Üvey ana başını pencereden dışarı çıkardı ve kustu.
Baba soyunmuş, yerdeki cam kırıklarını topluyordu. Üvey ananın kızkardeşi, telaşla içeri girdi:
“Abla, bu et zehir gibi acı!”
“Ne dedin! Et mi acı!”
Peri, elindeki bir parça eti uzattı:
“Al, tadına bak da gör.”
Üvey ana, kızkardeşinin elindeki eti kaptı, ağzına attı. Et öyle acıydı ki, midesi yine bulandı.
Uzatmayalım, baba, üvey ana ve Peri hep birlikte telaşla mutfağa koştular.
Ulduz’la konuşan Bebek, sandık odasına yansıyan cılız bir aydınlık altında konuşuyorlardı:
“Duydun mu, Peri’nin söylediklerini? İneğin eti, ağızlarına acı gelmiş.”
“Sanırım, inek ağızlarının tadını bozmak için etini bile bile acılaştırmış. Senin ağzına tadı hiç de acı gelmeyecek.”
“Bir tadayım.”
“Ben derim ki, ineğinden anı olarak bir şey sakla, işine yarar. Bu yaratığın bu özellikleri olmalı.”
“Sence nesini saklasam?”
“Örneğin, ayağını saklayabiliriz.”
ÜVEY ANA İÇİN ACI,
ULDUZ İÇİN TATLI
Mutfakta baba, üvey ana ve Peri ocağın başına toplanmış, et parçasını teker teker tadıp tükürüyorlardı. Etin büyük bir parçası, çengele asılı duruyordu. Ertesi günü kavurma yapacaklardı. Baba bir parça kesip tattı. Çiği de zehir gibi acıydı. Baba:
“Kim bilir, kesiminden önce ne yedi!”
“Hiçbir şey yemedi. Kız, gözlerinin zehrini akıtmıştır içine. Kahrolası kem göz!”
“İneğe yazık ettik. Sana kasaptan sığır eti alayım dedim ama anlatamadım ki!”
“İneğin canı cehenneme! Ben mahvoldum, ben! Şu pis koku, midemi alt üst etti!”
Peri ablasının kolunu tuttu:
“Gel, dışarı çıkalım.”
Üvey ana, Peri’ye dayanarak çıktı. Oluğun kıyısına oturdu:
“Çağırırn Ulduz’u! Şu eti alıp Gülsüm’e götürsün. Evi kokuttu.”
Gülsüm, sol yandaki komşuydu. Kocası, Tahran’da tuğla ocağı işçiliği yapıyordu. Okula giden bir oğlu vardı, adı Yaşar’dı. Gülsüm, çamaşıra giderdi.
Peri, odaya girdi:
“Ulduz, kız Ulduz! Anan çağırıyor. Yaşarlara gidecekmişsin.”
O sırada Ulduz, bebeğe Yaşar’ı anlatıyor, öve öve bitiremiyordu. Konuşan bebek:
“İstersen, konuştuğumu Yaşara’a söyle.”
Bahçeye çıktı ardından. Sokağın başındaki lamba, azıcık aydınlatıyordu bahçeyi. Üvey ana yere çökmüş, öğürüyordu. Baba, et tenceresini getirip dut ağacının altına koymuştu. Bir eli karısının alnındaydı. Peri, Ulduz’a:
“Tencereyi al, Gülsümlere götür.”
Üvey ana:
“Sakın ha! O serseri oğlanla oturup çene çalma.. Tez dön.”
Ulduz:
“Ana, bu eti neden yemiyorsun?”
“Burun deliklerini pamukla mı tıkadın? Şu pis kokuyu duymuyor musun? Çabuk al götür.”
Peri, üvey anaya:
“Ablacığım, bu inek sağlığında da leş gibi kokardı, huysuzdu. Değil mi?”
Baba sustu. Bir de baktı ki ne görsün? Ulduz et parçalarını tencereden çıkarmış, iştahla yemiyor mu!
Kendini tutamadı:
“Yeme kızım, hastalanırsın sonra.”
Ama Ulduz dinlemedi.
“Yeme diyorum, kızım. Tükür ağzındakileri!”
“Babacığım, öyle lezzetli ki, nasıl yememeyeyim!”
Peri atıldı:
“Tıpkı leş kargası! Ne bulsa yer…”
Üvey ana nefretle:
“İnsan değil ki o!”
Ulduz, bir parça et daha attı ağzına:
“Ben, bugüne kadar böyle lezzetli bir et yememiştim.”
Üvey ana tiksindi. Ulduz’un neşesine diyecek yoktu.
“Bu ne lezzet, tereyağında kızarmış tavuk etinden daha lezzetli, be ana!”
“Ye de geber, tasarı bana mı düştü!”
“Yeter artık, kızım!” diyordu baba. “Hadi götür, Gülsümlere ver tencereyi.”
“Birkaç parça adaha alayım, babacığım. Şimdi götüreceğim.”
Babayla Peri, odaya girdiler. Üvey ana eliyle karnını tutmuş, odada bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, inliyordu. Onları görünce:
“Ortalığa öyle bir pis koku sindi ki, burnumum direği kırılacak, neredeyse!”
“Ablacığım, gazyağı kokusu olacak!”
“Yani gazyağı kokusunu ayırt edemeyecek kadar aptal mıyım ben? Ah midem, bağırsaklarım ağzıma geliyor. Ah! Öf!”
Baba çaresizdi:
“Onu bahçeye çıkarsan iyi olur, Peri. Biraz serin hava alsın.”
Peri, ablasının elinden tutarak onu bahçeye çıkardı. Ulduz, hala ağacın dibine çökmüş, büyük bir ağız tadıyla etleri hapır hupur atıştırıyor, “ımm.. ımm..” diyerek parmaklarını yalıyordu. Üvey ana dayanamadı bu haline, bağırdı:
“Seni uyuz, seni! Bana inat yapıyorsun, değil mi? Götür diyorum sana, bu kokmuş leşi!”
Ulduz hiç istifini hiç bozmadı:
“Kokan ne?”
Üvey ana tencereye güçlü bir tekme attı:
“Kokan, şu uyuz ineğinin etidir, anlamıyor musun? Hadi götür buradan, içimiz dışımıza çıktı…”
“Ana, n’olur bırak bir iki lokma daha alayım. Karnım öyle aç ki...”
Üvey ana, bu kez Ulduz’un saçlarına attı pençesini. saçlarını çeke çeke:
“Bana inat olsun diye yapıyorsun, it eniği!”
Baba, gürültüyü duyunca, başını pencereden çıkardı:
“Yine ne var?”
“Senin de gücün ancak bana yetiyor! Şu sarı çiyan, gel bak nasıl da uğraşıyor benimle!”
Ulduz tencereyi alıp dış sokak kapısına doğru seğirtti. Kapının önünde yere koydu. Kapının halkasına asıldı, bir ayağını kapıya dayadı, kendini yukarıya çekti, kapıyı açtı ve aşağı indi. Aldı tencereyi, götürdü. Üvey anası arkasından bağırıyordu:
“Kapı açık dursun!”
SEVECEN BİR KONUŞMA
O gece baba, üvey ana ve Peri, bahçede yattılar. Ulduz içeride yatacağını söyledi. Babası:
“Kızım, sandık odasında yalnız yatmaktan korktuğunu söyledin. N’oldu şimdi ki, yalnız yatmak istiyorsun?”
“Üşüyorum baba.”
Peri söze karıştı:
“Bu sıcakta üşüyormuş. Zavallı ablacığımın yerden göğe kadar hakkı var, çekilmez bu çocuk!”
“Bırakın zıbarsın!” dedi babası. “İnsan değil ki! Kokmuş eti hapır hupur yemedi mi?”
Ortalık yatışınca, Ulduz Konuşan Bebek’ini çağırdı. Bebek geldi, yorganın altına sokuldu.. Bebek:
“Yaşar’ı gördün mü?”
“Gördüm. İnanamadı konuştuğuna. Bir gün üçümüz bir araya gelip…”
“Şimdi mevsim yaz. Yaşar okula gitmiyor. Sabahtan akşama kadar oynar, çıkıp gezeriz bile.”
“Yaşar boş değil ki, halı dokuyor.
“Ya babası?”
“Tahran’a gitmiş. Tuğla işine.”
“Ulduz, ne yap yap, ineğin ayağını sakla. Sıradan bir hayvan değildi o.”
“Öyle, etini kim tattıysa acı dedi, kokuyor dedi. Oysa yağ bal gibiydi, tavuk eti kadar lezzetliydi. Yaşar’la anası da pek beğendiler, afiyetle yediler.”
“Yaşar iyi’miydi?”
“Bu sabah halı atölyesinde başparmağını kesmiş. Oldukça da derin kesmiş. Düğüm atamıyor.”
Birden üvey ananın sesi yükseldi dışarıdan:
“Çeneni kapatsana, kız! Ne o deliler gibi kendi kendine konuşuyorsun?”
Baba araya girdi:
“Düş görüyor olmalı.”
Üvey anası:
“Düşü batsın, canı çıkasıcanın!”
Bebek:
“Artık uyusan iyi edersin.”
“Uykum yok ki. Konuşmak, oynamak istiyorum. Sen, masal bilir misin?”
“Biraz uyu. Zamanı gelince, masal da anlatırım. Biliyor musun, senle Yaşar’ı ormana götüreceğim.”
Ulduz, sesini çıkarmadan sırt üstü yattı. Kayan yıldızları görmek için gözlerini pencereden gökyüzüne dikti.
DÜŞ GİBİ BİR GECE
Gece yarılandı. Ay, dağların ardından doğuyordu. Bir durgunluk vardı havada, soluğu kesilmişti gökyüzünün. Ama daha yukarılarda, cılız bir esinti vardı. Üç beyaz güvercin uçuşuyordu esintiyle birlikte. Ağır ağır süzülerek… Kanatlarının altında, ay ışığında, kent derin bir uykuya yatmıştı.
Güvercinlerden birinin kırık kanadı sarılıydı. Aşağıda, damlarda uyuyanlar vardı. Bir çocuk uyandı:
“Ana, güvercinlere bak! Yollarını mı şaşırdılar?”
Ana, tatlı bir uykuya dalmıştı, uyanmadı. Çocuğun gözleri, güvercinleri özlemle izledi, bakakaldı, sonra uyudu.
Ay yükseldikçe, gölgelerin boyu kısalıyordu. Güvercinler, artık kentten uzaklaşmışlardı. Kanadı kırık olan, ortadakine sordu:
“Konuşan bebek, orman uzak mı?”
“Uzak değil. Şu ardında ayın doğan dağ var ya, işte orada… Yoruldun mu yoksa?”
Yaşar, yani kanadı kırık olan güvercin:
“Hayır, yorulmadım. Ben uçmayı severim, Konuşan Bebek. Uçmak yormaz beni. Yazın düşlerimde hep uçurtmama binip uçarım.”
Üçüncü güvercin:
“Ben de her gece düşte kanatlanıp uçtuğumu görürüm.”
Ortadaki, yani Konuşan Bebek:
“Nasıl yani?”
“Bir gece düşümde, bal kavanozunu almışım. İçinde ne kadar bal varsa yemişim. Üvey anam anlıyor, kovalamaya başlıyor. Hem de elinde bir sopayla… Koşamıyorum. Ayaklarım öyle bir ağır ki, sormayın, ilerleyeceğime geriliyorum. Üvey anam yakaladı, yakalayacak. Tam o sırada birden havalanıyorum, kanat çırpıp uçmaya, oradan uzaklaşmaya başlıyorum. Damdan dama. Üvey anam bağırıp çağırıyor, aşağıdan beni izliyor.”
“Eee sonra?” dedi Yaşar.
“Sonra, üvey anam elini uzatıyor, bacağımı tutup aşağı çekiyor beni. Korkumdan bağırıyorum, çığlık çığlığa uyanıyorum. Bir de bakıyorum ki, sabah olmuş. Üvey anam ayağımdan tutmuş çekiştiriyor: ‘Uyansana! Günş her yana yayıldı. Hala uyuyor musun?’ diye”
Yaşar’la Konuşan Bebek gülüştüler:
“Düşte bile yakanı bırakmıyor, desene!”
Bebek:
“Sahi, sen ona ne kötülük yaptın ki, düşlerinde bile sana rahatlık vermiyor?”
“Bilmem. Ben bu evde oldukça, babam onu sevmezmiş. Bir gün babama böyle dediğini duydum. Babam ikimizi de sevdiğine yemin etti. Ama yararı olmadı.”
Yaşar konuyu değiştirti:
“Takla atmak istiyorum.”
Ulduz da sıkılmıştı:
“Atalım, üçümüz birlikte atalım.”
O gece, o dolaylardaki çobanlar, göğe bakınca, süt beyazı, üç güvercin gördüler.
Yorulmak bilmeden uçan, takla atan, birbirleriyle konuşan üç güzel güvercin…
Ansızın Yaşar bir inilti kopardı:
“Eyvah, Durun azıcık, yaram kanıyor!”
Bebekle Ulduz, onun kırık kanadından kan damladığını gördüler. Bebek kendi göğsünden bir tomar tüy koparıp yarayı bir güzel sardı:
“Ormana varınca yarana merhem yaparım. Hemencecik iyileşir.” dedi.
Dağın eteğine ulaşmışlardı, ilkin daracık bir geçit göründü. Dağlar geçidin ağzında baş başa vermiş, daraltıyorlardı onu. Güvercinler, geçide girdiler.
Yaşar, bebeğe sordu:
“Konuşan Bebek, bizi neden ormana getirdiğini söylemedin?”
“Bu gece tüm bebekler ormana gelecek. Böyle birkaç ayda bir toplanırız biz.”
Ulduz sordu.
“Ne toplantısı bu.”
“Toplanır, çocukların durumunu konuşuruz. Hem bize de şölen, eğlence gerek…”