gridreads

1. Bölüm

ÖN SÖZ

Türk edebiyatının usta kalemlerinden biri olan Sait Faik Abasıyanık, insanın iç dünyasına dokunan öyküleriyle, sıradan gibi görünen hayatlara derinlik ve anlam katmayı başaran bir yazardır. Onun eserlerinde, hayatın küçük ayrıntılarında saklı olan büyük duyguları yakalarız. "Kumpanya", bu duygusal zenginliği ve insana dair hikâyeleri bir kez daha gözler önüne seren eşsiz bir öykü derlemesidir.

Sait Faik’in kalemi, basit bir olay örgüsünü bile şiirsel bir derinliğe taşır. "Kumpanya"da, tiyatro dünyasının arka planında şekillenen öyküler aracılığıyla, hem sanatın hem de sanatçıların insanî yanlarına bir pencere açılır. Ancak bu öyküler yalnızca tiyatro sahnesiyle sınırlı değildir; kitabın her bir hikâyesi, okuru insan ruhunun farklı köşelerinde bir yolculuğa davet eder. Yalnızlık, umut, dostluk ve yaşamın kırılganlığı gibi temalar, sade ama etkileyici bir üslupla işlenir.

Sait Faik’in en büyük başarısı, sıradan insanların hikâyelerini olağanüstü bir duyarlılıkla anlatmasıdır. Onun kahramanları; balıkçılar, esnaflar, işçiler ya da bir kumpanyanın parçası olan sanatçılardır. Yazar, bu karakterlerin dünyalarını öylesine samimi ve gerçekçi bir dille işler ki, onların sevinçlerini, acılarını ve hayallerini kendi kalbimizde hissederiz.

"Kumpanya", yalnızca bir öykü kitabı değil, aynı zamanda insan doğasına ve yaşamın anlamına dair derin bir düşünme fırsatı sunar. Sait Faik, bu eserinde de bizlere; sevmenin, anlamanın ve paylaşmanın insan olmanın en güzel yanları olduğunu hatırlatır.

Bu kitabı okurken, hayatın telaşı içinde belki fark edemediğimiz detaylara bir kez daha bakma şansı bulacak, Sait Faik’in büyülü dünyasında kaybolacaksınız. "Kumpanya", edebiyatın hayatı anlamlandırmadaki gücünü bir kez daha gözler önüne seren, her sayfasında insana dair bir keşif sunan eşsiz bir yapıt.

KUMPANYA

En şiddetli tartışma, kumpanyanın ismi için oldu. Kör Halit ayak diriyor, ille de, "Cumhuriyet Eğlencesi Kumpanyası" koyacağız, diyordu. Diyordu da hatırına başka bir isim gelmiyordu.
Saffet Ferit neredeyse deli olacaktı. Önce ceketini fırlattı, sonra kravatını çözdü. Ondan sonra da parça parça kır düşmüş saçlarını karmakarışık etti:

—Olmaz be, Kör! Olmaz be! Ulan, "si"li, "sı"lı isim mi olur? En iyisi "Sulu Sahnesi" koyalım bari!
Halit:

—Siz bir isim bulun. Bulamıyorsunuz! Ondan sonra da benim bulduğumu beğenmiyorsunuz. Ben önce doğaçlamaya...

—Anladık yahu! Anladık. Sen ilk defa "Eğlence-i Osman!" tiyatrosu ile işe başladın. Bugünkü şöhretini de orada yaptın. Şimdiki doğaçlama artistlerinin çoğu oradan geçtiler. Yedi bucakta tanınmış, iş yapmıştır. İyi, güzel! Osmanlı İmparatorluğu zamanında da "Eğlence-i Osman!" hiç fena ad değil. Değil, olur. Ama, "Cumhuriyet Eğlencesi Kumpanyası" olmaz. "Si"den, "sı"dan vazgeçtim. Cumhuriyet Eğlencesi ne demek? Bir anlamı olsa bile, güzel değil. Durun hele! Benim aklıma bir şey geldi. Şu inatçının da suyuna gitmiş oluruz. Cumhuriyet ne demek? Halk idaresi demek, değil mi? Öyleyse "Halk-Eğlence-Kumpanyası" diyelim.

Yine itirazlar yükseldi. Zayıf, gözleriyle gırtlağı dışarıya fırlamış bir delikanlı:

—"Halk-Eğlence", "İş Bank" gibi bir şey. "Halk Eğlencesi" en doğrusu.

—Bu sefer de kumpanyası diyemeyiz.

—"Memleket Kumpanyası" nasıl?
Bir Kasımpaşalı kara yağız delikanlı:

—"Kasımpaşalı Kumpanya" diyelim.
Bir Üsküdarlı atıldı:

—Neden "Üsküdarlı Kumpanya" demiyoruz da Kasımpaşalı diyoruz?
Moruk Salih:

—Durun yahu, ne kavga ediyorsunuz? Ben bir tane buldum...

—Aman Salih ağabey, sen bulma. Geçen seferkini de sen bulmuştun. İki ay dayanamadık.

—Fena mıydı geçen seferki?

—Yok, çok iyiydi doğrusu! Hele Adana'da ne meşhur olmuştuk ya! Bir dayak yemediğimiz kaldı. Benim burnumda aylarca, tüyü tüsü yerinde ördek yavrusunun kokusu tüttü durduydu.
Kör Halit:

—Ben vazgeçtim...

—Aman Halit Bey, etme...

—Yok yok, kumpanyadan değil. Ondan bizi, Azrail bir yana, kimse vazgeçiremez.

—Var ol, Halit ağabey!
Saffet Ferit hüzünlü, trajik bir hal aldı. Ayağa kalktı. Burhanettin Tepsi'nin hayranlarından olduğu için, Napolyon gibi durdu. Eğildi, Halit'i alnından öptü.
Tartışma tekrar şiddetlendi. İşte tam bu sırada köşede sessiz sessiz oturan, kumpanyanın ikinci komiği Dayı Remzi'nin, söz söylemek üzere kafasını uzattığını görenler, en doğru, en mühim lafın edilmek üzere olduğunu hissetmişler gibi, tartışmayı tam ortasında kestiler. Dayı Remzi'ye soru dolu gözlerle dönüp baktılar. O, çay fincanını eliyle kenara itti, Saffet Ferit'in önünde duran Serkldoryan kutusuna uzandı. Bir cigara aldı. Paketin üzerine cigarayı vururken:

—Bütün mesele, kumpanyanın ismine kaldıysa, iş tamam demektir. Yahu, siz sahiden kaçıksınız be! Sen Türkiye'nin Burhanettin'den sonra en korkunç facia artisti Saffet Ferit; sen, ölü Naşit'ten sonra ölmeyen son tuluatçı, Kör Halit; sen, Eyüp Sabri'den sonra en iyi oyuncu Moruk Salih... Siz, hep kıymetli gençler! İş, kumpanyanın ismine kaldıysa, ne ala! Hani perde, hani dekor, hani kostüm, hani makyaj, hani?
Sözünü Saffet kesti:

—Onlar kolay; bende de var, Halit'te de... Salih'te de eski bir yelken bezi var. Suat'ta da ressamlık... Bir gecede perdeyi de dekoru da hazırlarız. Herkesin eski de olsa bir iki bir şeysi vardır. Öteden beriden ödünç bir şeyler buluruz. Buradan kaldırıp masa götürecek değiliz a, masa lazımdır, diye. Makyaj için de mi üzüleceğiz yahu? Bol mantar, bol sakız, bol eter...

—Bol yün, bol pamuk...

—Berber Yusuf'tan iki üç peruka da aldık mı, Vefik Paşa'nın bütün Molier çevirilerini geçeriz.

—Peki, kadın?

—Ohho! Sen uyuyorsun yahu! Bir defa Madam Diruhi'nin kızı hazır. Ama, "Erkek kardeşim gelirse gelirim." diyor. O it de çekilmez ama, naparsın. Sonra, Emine Cihangir var. Eski operetten Mediha Dertliyüz var...
Kör Halit:

—En yeniyi unutuyorsun, Saffet!
Saffet Ferit:

—Halit ağabey, sen benim büyüğümsün; sözünden çıkmam. Yalnız, o kızı benim gözüm tutmadı. Hem sonra, okul mu açacağız, yoksa oyun mu oynayacağız? Burası Darülbedayi (İstanbul Şehir Tiyatrosu) mi be? Bizim figürana ihtiyacımız yok.

—Bana bak, Saffet! Bu kızı, analığı bana yalvardı yakardı, yanımıza alalım diye. Sesi çok güzel. Ara sıra kulis arasında şarkı söyletiriz. Senin piyeslerini geçtiğimiz zaman, ufak bir rol verebiliriz. Ne mahalle kızı rolü oynar o! Hem, nesi var yahu, tertemiz kız...

—Beni de o korkutuyor ya! Bilirsin, Anadolu kasabasını! Bir abayı yaktı mıydı, çekiver tiyatronun kuyruğunu! Hem sonra, biz tiyatro kumpanyası mıyız, yoksa? Söyletme beni, Allah aşkına!

—Yediğin halta bak! Şey mi bu kız, yahu?

—Yok, estağfurullah! Onu demek istemedim. Ama gözlerini de beğenmedim. Vallahi velfecri okuyor.
Gençlerin kulakları dikilmiş gibiydi. Halit ağabey, bunu sezdi:

—Bana bakın çocuklar, aramıza bir genç kız alıyoruz. Tiyatro demek, kardeşlik demektir. Tiyatroda kimse kimseye kötü gözle bakamaz. En küçük laubaliliğe tahammül edemem; girişirim alimallah! Bak, benden söylemesi...

Saffet Ferit:

—Çocuklardan yana ben kefilim. Dışarısına karışamam ama...

Dayı Remzi:

—Orasına da ben kefilim.

Saffet Ferit:

—Öyleyse mesele yok, dedi.
Dedi ama, sessizce nargilesini çeken, kumpanyanın hem kapıcısı hem perdecisi hem yedek artisti olan Salih'e göz kırptı. Dayı Remzi, Salih'e kırpılan gözü görmemezlikten geldi:

—Bilirim ki, dedi, hepiniz, her şeyi yapabilecek insanlarsınız. Ben, bir gün Naşit'i sahnede Kürt kıyafetinde mangal karıştırırken, kahve pişirir, çubukla tütün içerken görmüştüm. Ortada ne mangal ne maşa ne ateş ne çubuk ne cezve ne fincan vardı. Ama, Naşit sanki bütün bu saydıklarım önündeymiş gibi hareketler, mimikler yapıyordu. Seyircilerden pek hödükler hariç, hemen hepsinin gülmekten yerlere yatıp katıldıklarını gördüm, bendeniz de haşa huzurdan, sancılandım. Hatta biraz da patiskayı ıslattım.

—Ondan sonra eve gidip denedin...

—Ettim de ne halt karıştırdım? Sahnede ben de yapayım dedim. Seyircilerden külhanbeyin birinin, "Ulan Sezai! O köşedeki herif keçileri kaçırdı galiba! Ne yapıyor öyle, yahu?" diye bağırdığını duydum. En önden birisi de arkasına dönüp o lafı söyleyene, "Hindistan dansı oynuyor, ulan eşek!" deyince, dersimi aldım.

Soluk yüzünde sahne aşkı tüten gençlerden biri:

—Nasıl yapıyordu be, Dayı? dedi.

Dayı Remzi:

—Nasıl yaptığını bilsem ben de yapardım. Ama, yapıyordu. Basbayağı, şu bizim gibi olan elleriyle maşayı yerinden çıkarıyor, mangalı karıştırıyor, marsıkları ayırıyor, kenara koyuyor, bir ateş alıp tütününü yakıyor, dumanını da üflüyordu. Biz dumanı göremiyorduk ama, dumanın çıktığına inanıyorduk. Biraz dişimizi sıksak dumanı da görürdük. Sonra çubuğu tedbirli şekilde tabiata bırakıyor, cezveye şekeri, kahveyi atıyor, suyu dolduruyor, cezveyi sürüyor, fincana boşaltıyor, afiyetle de içiyordu.

Üsküdarlı bilgiç genç:

—Aksesuara hiç lüzum yokmuş, dedi.

Dayı Remzi:

—Lüzumundan geçtim; o "arkası var" dediğin şey, acaba Naşit’in önünde olsaydı, bu hareketlerin keyfi mi kalırdı? O dediğin şeyle böylece alay ediyordu, alay! Büyük adamdı, çocuklar, büyük adamdı. Bir eksiği vardı, yazı yazmazdı. Yazabilseydi, bak ne piyesler çıkaracaktı. Bizim de bugün bir Molyer’imiz olurdu. Sen bilir misin onun Otello’da Yago rolüne çıkışını? Güya onu kepaze etmek için bu rolü vermişlerdi. Sahnede Desdemona, mendilini düşürmüştü, Naşit gözlerini açıp bir, "Mendil! Ah, mendil!" diye feryat edince, onu küçültmeye çalışan düşmanların saçını başını yolduklarını gördüm. Seyirciler arasında Şekspir otursaydı, faciasını komediye niçin çevirdiğini anlar, hoş görür; "Yes! All right!" derdi.

Kör Halit:

—Peki, şimdi ne oldu yahu? Ne isim bulduk?

Dayı Remzi:

—Birader, kellim kellim layenfa! (Konuş, konuş faydası yok) Hadi şundan bundan vazgeçtik. Mangaldan da, çubuktan da... Hepsinin kolayını bulduk, diyelim. Ya para? Ya yol parası?

Moruk Salih gülerek:

—O da mı mesele, yahu? Saffet Bey çaresine bakar! O kadar yakın dostları var. Ellişer kuruş verseler, Erzurum’a kadar gideriz.

Saffet Ferit:

—Salih, şakayı bırak! Remzi doğru söylüyor. Halit, sen her şeyi hazırladım diyorsun, hiç para lafı etmiyorsun. Ondan yana ne haldeyiz?

Kör Halit:

—Sen ne haldesin?

Saffet:

—Ben –gırtlağını göstererek– buraya kadar borç içindeyim. On para isteyecek kimsem de yok.

Moruk Salih:

—O hale geldin mi, Saffet Bey?

Saffet Ferit:

—O hali de geçtim, Salih... Nerede o eski arkadaşlar? Kalmadı, kalmadı. Giderdim yazıhanelerine, "Vay, Saffetciğim! Ne haber, nasıl gidiyor tiyatro?" derlerdi. "Yine bozuk..." derdim. Gülerlerdi; "Bu seneki kumpanyanın ismi ne?" derlerdi. "Güzel Anadolu Tiyatro Kumpanyası," derdim. "İş çıkacak mı dersin? Niyet ne tarafa?" derlerdi. "Doğu illerine." derdim. "Ne kadar lazım?" derlerdi. "Beş yüz," derdim. "Ne zaman ödeyeceksin?" derlerdi. "Dönüşte..." derdim. "Ne kadarını vereceksin?" derlerdi. "Yarısından fazlasını." derdim. Yine gülerlerdi, davranırlardı keseye...

—Verir miydiniz yarısından fazlasını?

—Size şu tiyatro namusum üzerine yemin ederim: Kimseyi dolandırmadım. Aldıklarının yarısını da her zaman ödedim.

—Hiç aldığınız borcu, kuruşu kuruşuna ödediniz mi?

—Ödedim. Üstelik rakı da ısmarladım. İnanır mısın? Tuhaf da bir şey oldu. Cebimde kalan yüzlükleri gören birisi, benden borç istedi. Bana faizle borç veren aynı adama borç para verdim. Bu borcu da gidip, tabii bir daha istemedim.

—Kim bu adam?

—İsmi lazım değil .

—Şimdi ne iş yapıyor?

—Ne bileyim? O zamanlar peynir işi yapıyordu.

—Gidip istemedin mi parayı?

—Bunu ömrümde yapmadım. Borç isterim, o başka mesele . . . Ama, alacağımı isteyemem .

Kör Halit, yerinden doğrulmuştu:

—Ulan! O adamı ben tanıyorum. Hasan Tahsin Sarıca, değil mi? Yahu, o bugün milyoner be! Saffet oğlum! Sen bir kâğıt yazarsın, ben giderim, o parayı, diş söker gibi alırım. Ne kadardı?

—İki yüz elli lira kadar bir şey...

—Biz bu para ile İstanbul'dan üç yüz kilometre uzakta her yere gidebiliriz. Hem de on beş gün iş yapmamak şartıyla...

Moruk Salih:

—Öğleyin çay, simit bize; akşam beyaz peynir, domates, ekmek yine bize. Akşamüstleri yarım kiloluk Kulüp, Saffet Bey’le size... geçiniriz.

Kör Halit:

—Ulan Salih! Gözüne dizine dursun, be! Az mı rakımı içtin!

Salih:

—Şaka ettik be, Halit Bey! Çocuk musun? Ama, hani yapmadığımız şeyler de değil!

Kör Halit:

—Zavallı Saffet, üzümle ekmek yerken, biz seninle belediye lokantasında, neydi o kuşun adı? Sığırcık mıydı? Sığırcık kızartması ile şarap içmiştik, hani!

Saffet Ferit:

—Vay namussuzlar, vay! Bana da keresteci Hasan ısmarladı, demiştiniz. Vay köpoğlular!

Dayı Emin, "Efendiler!.." diye başlar başlamaz, hepsi birden:

—Aman Emin! Nutuk geçeceksen, vazgeç!

Emin hiç bozulmadı. Yine, "Efendiler!" dedi. "Susacak mısınız?" demedi, "Efendiler" dedikten sonra sanki bir sorgu işareti koymuştu. Ses çıkaran olmadı. Kafalarını önlerine kabul eder şekilde eğdiler. Emin'i fazla kızdırıp işi büsbütün bozmamayı daha uygun bulmuş gibiydiler.

Emin aldı:

—Nutuk geçecek değilim, ama... vaziyet de gün gibi belli. Yani, kumpanya her zamanki gibi parasızdır. Hazırda hiçbir şey yoktur. O kadar ki, kafada yapılmış projeler, kâğıt üstüne bile dökülmemiştir. En lüzumlusundan en lüzumsuzuna kadar görünürde hiçbir şey yoktur. Oyuncular hariç.

Emin durdu. Kahveciye seslendi. Ötekiler, dut yemiş bülbüle dönmüşlerdi. Emin önce, deminden beri herkesin aklında olan meseleyi halletti: Kahve paralarını ödedi. Masanın üstüne bir yirmi beşlik bahşiş attı. Garson masadan, "Teşekkür ederim, Emin ağabey!" deyip de ayrılır ayrılmaz:

—Bununla beraber, mademki bizler ortadayız. Karar verelim: Bu işi yapacak mıyız, yapmayacak mıyız?

Cevap verecekler oldu. Emin bir işaretle onları susturdu. Devam etti:

—Yapacaksak, şimdi buradan ayrılırız. Yol parasını temin edecek arkadaşa şimdiden minnettarız. Bunu ben mi temin ederim, Saffet Ferit mi? Halit mi? Moruk Salih mi? Yoksa Suat’la Recai mi? Ondan ötesi, haftaya bu saatte burada toplandığımız zaman kararlaşır. İlk yapacağımız şey, kumpanya ismiyle uğraşıp durmaktan vazgeçmemizdir. Sonrası kolay! Gözlerinizden anlıyorum ki, karar kesindir. Pekâlâ! Biz bu işin fedaisi olduk artık. "Bir turneye çıkalım, yahu!" dedi miydi birisi, bizde uyku, rahat arama. Bir haftadır ben de sizin gibiyim. Bir kumpanyaya lazım olacak ne gibi şeyler varsa, evden mi olur, komşudan mı olur, arkadaştan mı olur, yoksa beş on para ile eşya mı kiralanır, bunların hepsini yapacağımıza eminim. Zaten de Emin(iz) ya!

Herkes ister istemez güldü. Dayı Emin de demek karar vermişti. Bu iş olacaktı. Saffet Ferit’in asılmış kaşları düştü. Halit’in uçan rengine kan geldi. Laf söylemeye hazırlandılar. Emin yine susturdu:

Bölüm 1 · 1/11

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki