Kont Münnich'in emrinde çalışmış olan babam Andrey Petroviç Grinyov, 17.. yılında istifa etmiş ve binbaşı rütbesiyle emekliye ayrılmıştı. O zamandan beri, kendine ait olan yerde, Simbirsk köyündeki malikânesinde hayatını sürdürüyordu. Oranın eski soylularından birinin kızı olan Avdotya Vasilyevna Yu... ile evlenmişti.
Biz on kardeştik ama bütün kardeşlerim küçük yaşta ölmüşlerdi. Bir aile dostumuz olan muhafız birliği binbaşısı Prens B'nın yardımıyla Semyorovskiy alayına çavuş olarak kaydım yapılmıştı.
Eğitimimi bitirinceye kadar izinli görünüyordum. O zamanın eğitimi, şimdikinden çok farklıydı. Beş yaşıma girdiğimde, seyis Savelyiç'e verildim. Savelyiç hem çok akıllı bir insan, hem de dürüst bir insan olduğu için babam onu çok severdi. Böylece Savelyiç'in elinde on iki yaşıma kadar gelmiştim. Okuma yazma öğrenmiş, Rus gramerini çok iyi kavramıştım. Bunun yanında, köpekler ve tazılar hakkında da hiç şaşırmadan fikrimi söyleyebilecek kadar bilgi edinmiştim. Babam, benim daha iyi yetişmem için, Monsieur Beaupre adında bir Fransız’ı tutmuştu. Çiftliğimizin yıllık zeytinyağı ve şarap ihtiyacıyla beraber, o da Moskova'dan getirilmişti. Ama Savelyiç, bundan hiç hoşlanmamıştı.
Kendi kendine söylenerek, “Bu çocuğu çok iyi eğitiyorum. Başka neye ihtiyacı olabilir?” diyordu. “Ben onun her şeyiyle ilgilenebiliyorum. Sanki ben burada neci oluyorum? Sen git elin adamını tut! Parasına yazık!..”
Beaupre'nin asıl mesleği berberlikmiş. Bir ara da Prusya'da askerliğini tamamlamış. Ne anlama geldiğini bilmeden, pouretre outchel (öğretmen) olmak için Prusya'ya gelmiş.
İyi bir insandı. Fakat çok uçarıydı. En güçsüz tarafı da karşı cinse karşı bağlılığıydı. Günleri of pufla geçerdi. Aynı zamanda içkiyi de çok severdi. Ama evimizde içilen şarap, sadece yemekten sonra birer kadehti ve zavallı öğretmenim Beaupre'e her defasında içki verilmesi unutulduğundan, o da Rus likörüne alışmak zorunda kalmıştı.
Onunla çok iyi anlaşıyorduk, dostluğu mükemmeldi.
Babamın onunla konuşmasına göre, tüm dersleri bana öğretmekte zorunluydu ama bizim kendi dilimizden faydalanıp benden Rusça öğreniyordu. Onunla her şey daha zevkliydi, benim için çok iyi bir öğretmendi. Ayrılacağımız, aklımın ucundan bile geçmiyordu ama bu oldu.
Tek gözlü sığırtmaç kız Akulka’yla oldukça şişman ve pasaklı bir kız olan çamaşırcı Palaska, büyük bir günah işlemişlerdi.
Annemin yanına gidip yerlere kadar eğilerek bu günahlarını anlatmışlar, onların cahilliklerinden faydalanan ve baştan çıkaran mösyöyü şikâyet etmişlerdi.
Annemin bu tür ciddi konularda hiç şakası yoktu. Elbette durumu hemen babama söylemişti. Babam, hiç düşünmeden Fransız'ı yanına çağırmıştı. Fakat onun, benimle derste olduğunu söylemişlerdi. Babam, büyük bir hışımla odama girdi.
Beaupre o anda, derin uykudaydı. Ben de kendi işimle meşguldüm. Şunu da söyleyeyim ki, Moskova'dan, benim için bir de dünya haritası getirtilmişti. Duvarda, öylece, hiç kullanılmadan asılı duruyordu. Haritanın genişliği, kâğıdının iyi cins olması, beni imrendiriyordu. Ondan, bir uçurtma yapmayı tasarlıyordum. Beaupre'nin uykusundan faydalanarak işe koyulmuştum. Babam içeri girdiğinde, liften yaptığım kuyruğu Ümit Burnu'na bağlamaya çalışıyordum.
Babam, benim bu coğrafya çalışmalarımı görür görmez, kulağımı çekti. Sonra da Beaupre'nin üstüne yürüdü. Adamcağızı iterek uyandırdı ve başladı azarlamaya.
Beaupre, şaşırmıştı. Kalkmak istedi, beceremedi. Zavallı, adamakıllı sarhoştu. Babam, onu yakasından tuttuğu gibi kaldırdı, odadan dışarı attı. Ve aynı gün de evden kovdu. Savelyiç, anlatılamaz bir sevinç içindeydi elbette. Böylece benim de öğrenim hayatım sona ermiş oldu.
Bütün günüm uşakların çocuklarıyla oynayarak, kuşları kovalayarak geçiyordu. On altı yaşımı bitirdiğimde, hayatım tümüyle değişmişti.
Sonbahar ayıydı. Annem reçel kaynatırken, ben de fokur fokur kaynayan tencereye bakıyordum. Reçelin o güzel kokusundan ağzım sulanmıştı.
Babam, pencerenin önünde, her yıl getirttiği Saray Yıllığı'nı okuyordu. Bu kitap, onun üzerinde daima büyük bir etki yapardı. Hiçbir zaman onu heyecanlanmadan okuyamazdı.
Annem, babamın huylarını, alışkanlıklarını ezbere bildiği için, zavallı, kitabı okudukça gözden uzak bir yere koymaya çalışırdı. Böylece yıllık kimi vakit aylarca babamın gözüne ilişmezdi. Ama bir de buldu mu, saatlerce elinden bırakmazdı.
İşte o gün de babam yıllığı okuyor, ara sıra da omuzlarını silkerek: "Tümgeneral olmuş! Benim bölüğümde çavuştu o... Rusya'nın en büyük iki nişanı, ha? Ne zamandır onunla ben..." diye söyleniyordu. Sonunda hırsla yıllığı kanepeye doğru fırlattı, hayra alamet sayılmayacak bir şekilde düşüncelere daldı.
Ansızın anneme seslenerek:
"Avdotya Vasilyevna, Petruşa kaç yaşında şimdi?" dedi.
Annem:
"On yedisine girdi ya. Hatırlasana, Nastasya Garasimovna halanın gözlerine perde indiği yıl dünyaya gelmişti, sonra da..." dedi.
Babam:
"Tamam. Onun artık bir işe ihtiyacı var. Güvercinliklere tırmandığı, kız peşinde koştuğu yeter artık!" dedi.
Benden ayrılacak olması, anneme dokunmuştu. Birden, elindeki kaşık yemeğin içine düştü. Gözleri, ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu.
Buna rağmen orduya katılmak, özgür olmak ve Petersburg yaşamının mutluluklarına dair hayallerle heyecanlanıyordum. Kendimi muhafız birliğinde subay olarak görmek, benim için büyük bir mutluluktu.
Babam, kafasında tasarladığı planlan geciktirmekten hoşlanmazdı. Orduya gitmeden bir gün önce, komutana bir mektup yazdı.
Annem:
"Unutma Andrey Petroviç, Prens B...’ye benden de selam yaz. Petruşa'ya iyi davranmasını rica et." dedi.
Babam, kaşlarını çattı:
"Prens B...’ye ne yazacakmışım? Ne saçma şey bu!"
"Sen, Petruşa'nın komutanına mektup yazacağım, demedin mi?"
"Evet, dedim."
"Petruşa'nın komutanı Prens B... olmayacak mı? Petruşa da Semyonovskiy alayına kayıtlı değil mi?"
"Kayıtlıysa kayıtlı... Bundan bana ne!.. Petruşa, Petersburg'a gitmeyecek. Hizmetlerini Petersburg'da yaparsa ne öğrenir sanıyorsun! Orduda hizmet etsin, barut kokusu alsın, askerliğin ne olduğunu anlasın. Bunun için de er olsun, gerçek bir er! Nerede onun nüfus kâğıdı? Bana ver onu, çabuk!"
Annem nüfus kâğıdımı, vaftiz gömleğimle birlikte sakladığı sandıktan çıkarıp getirdi, elleri titreyerek babama verdi. Babam, inceleyerek okudu, sonra mektuba başladı.
Peterburg'a değilse, beni nereye gönderiyorlardı? Çok merak etmiştim. Gözlerimi, babamın kaleminden ayıramıyordum.
Mektubu bitirdikten sonra onu, nüfus kâğıdımla birlikte bir zarfa koydu, mühürledi, gözlüklerini çıkardı ve beni yanına çağırarak:
"Benim eski arkadaşım ve dostum olan Andrey Karloviç R.'ye yazdığım mektubun cevabı geldi. Orenburg'a gidiyorsun, onun emrine gireceksin." dedi.
Başımdan kaynar sular döküldü sandım. Bütün umutlarım bir anda yok olmuştu. Petersburg'u düşünürken, babam beni ıssız bir ülkeye gönderiyordu. Bir iki dakika önce coşkuyla doluyken, çalışma hevesim sönüvermişti. Fakat oraya gitmekten başka çarem de kalmamıştı.
Ertesi sabah, kapıya araba yanaştı, içine bavulum ve çay takımı sandığım yerleştirildi. Ev hayatının şımartmalarının son belirtileri, çörek börek dolu çıkınlar da elime verildikten sonra, annemle babam beni uğurladılar.
Babam:
"Güle güle, Pyotr. Yeminini tut, doğrulukla çalış. Komutanlarını dinle. Aferin alacağım diye kendini yorma ama çalışmaktan da kaçma. Ve şu atasözünü hiç unutma: "Elbiseni yeniyken, şerefini gençken koru!" dedi.
Annem, ağlıyordu. Bana öğütler veriyor, kendime iyi bakmamı tembih ediyordu. Savelyiç'e de "çocuğa" dikkat etmesini söylüyordu. Bana, tavşan kürkünden bir ceket üzerine, tilki derisinden bir gocuk giydirdiler. Savelyiç'le arabaya yerleştik, gözyaşları içinde yola çıktık.
O gece, Simbirs'e vardım. Gerekli olan malzemeleri satın almak için, burada bir gün kalmalıydım. Savelyiç, satın alma işleriyle ilgileniyordu. Bir hana girdik. Savelyiç, dükkânları dolaşmak için, sabah erkenden dışarı çıktı. Dışarıya çıktığımda, sokaklar çok pisti. Bilardo salonuna gittim.
Orada, otuz beş yaşlarında, uzun boylu, kara bıyıklı bir adamla karşılaştım. Sırtında bir kaban, elinde de bilardo sopası vardı. Birlikte oynadığı oyun arkadaşı olan markacı, her kazanışında bir kadeh votkayı içiyordu, kaybettiğinde de bilardo masasının altına girip ellerinin ve ayaklarının üstünde sürünüyordu. Yaptıklarını seyrediyordum. Oyun iyice kızışmıştı, uzadıkça da markacı daha sık göze çarpıyordu.
Bir ara, artık masanın altından çıkmaz olmuştu. Siyah bıyıklı adam, ona küfür etti ve bana bakarak, benimle bir oyun oynamak istediğini söyledi. Ama ben, bilardo oynamayı bilmediğimi söyleyerek, istediğini nazikçe geri çevirdim. Çok şaşırmıştı. Beni baştan aşağıya süzdü. Sonra konuşmaya başladık. Adı, İvan İvanoviç Zurin'miş... Muhafız Alayı’nda komutan olduğunu, şimdiyse Simbirs askerlik şubesine geldiği için, bu handa kaldığını söyledi. Yakında aynı meslekten olacağımızı öğrenen Zurin, beni akşam yemeğine davet etti.
"Bir subay olarak hepimizin bu oyunu öğrenmesi gerekli. Mesela, bir sefer sırasında, bir şehre gittin. Söyle bakalım, ne yapman gerekiyor? Her zaman bir insanı dövemezsin ki. Elinde olmadan, bir hana girip bilardo oynamaya başlarsın. Ama bunun için, iyi bir oyuncu olmak lazım!" dedi.
Doğru söylüyordu. Oyunu öğrenmek hevesiyle oynamaya başladım. Zurin, beni cesaretlendiriyordu. Kısa sürede oyunu öğrenmiş olduğuma şaşırmıştım.
Birkaç oyundan sonra, kazanç için olmasa da boşuna sopaları sallamamak için, parasına oynamamızı teklif etti. Parasız oyunun tadı olmadığını söylüyordu. Bunu hemen kabul ettim. Zurin, hancıdan bir punç istedi. Benim de içmem için ısrar etti. İçki, bana cesaret vermişti. Oyuna devam ediyorduk. Dışarı çıkan toplara sinirleniyor, markacıya kafa tutuyordum.
Oyun oynarken, vaktin nasıl geçtiğinin bile farkına varmamıştık. Bir ara Zurin saatine baktı ve oyunu bıraktı. Bir miktar para kaybettiğimi söyledi. Üzüldüm, çünkü param Savelyiç'teydi. Özür dilemeye başladım.
Zurin:
"Önemli değil. Neden üzülüyorsun? Daha sonra verirsin. Gel, şimdi Arinuşka'ya gidelim." dedi.
Ne yapabilirdim? Günümü, başladığım gibi aptalca bitirdim.
Akşam yemeğini Arinuşka gazinosunda yedik. Zurin, askerde buna da alışmak gerektiğini söyleyerek kadehimi sık sık dolduruyordu. Masadan kalktığımızda, ayakta zor durabiliyordum. Zurin beni gece yarısı hana getirdi.
Savelyiç bizi, kapının taş merdiveninde karşıladı. Askerlik hizmetine karşı gösterdiğim gayretin şüphe götürmez belirtilerini fark edince, bağırmaya başladı.
Alçak bir sesle, "Efendim, size ne oldu? Nedir bu hâliniz? Tanrım, biz sana ne yaptık da efendim bu durumlara düştü?" dedi.
Söyleyecek bir şeyim yoktu:
"Kapa çeneni, moruk! Sen sarhoşsun herhâlde. Gel, beni hemen yatır!" dedim.
Ertesi gün kalktığımda, başım çok ağrıyordu. Gece olanları hayal meyal hatırlıyordum. Savelyiç, elinde bir fincan çayla içeri girdi. Bana bakarak:
"Gece hayatına çok erken başladın, Pyort Andreyiç. Ailenden kimse ayyaş değildi ama annene bir şey diyemem. Doğduğundan beri kvastan başka bir şey içmez. Suç kimde? O yezit Mösyö'de. Antipyevna'ya gelir, "Madam şövu pri, votka!"(Hanımefendi, lütfen biraz daha votka.) derdi. İşte al sana "Şö vu pri..." Başka ne söyleyebilirim ki? Köp'oğlu, iyi şeyler öğretti sana! Pek mi lazımdı sanki bir dinsiz lala tutmak, efendimizin adamları arasında kıtlık varmış gibi!"
Çok utanmıştım. Arkamı dönüp:
"Beni yalnız bırak, Savelyiç. Çayı da geri götür, içmeyeceğim." dedim. Ama Savelyiç ağzını bir açtı mı, bir daha da kapamak bilmiyordu. Bir kere vaaz vermeye başladı mı onu durdurmak pek güç olurdu.
Savelyiç bana nasihatlerde bulunurken, odaya bir çocuk girdi. Bana bir kâğıt uzattı. Açtığımda, İ. İ. Zunn'den geldiğini gördüm. Bana, şunları yazmıştı:
"Sevgili Pyor Andreyiç,
Lütfen, dün kaybettiğiniz yüz rubleyi size gönderdiğim çocukla bana gönderin. Paraya çok ihtiyacım var! Her zaman emrinizdeyim. İvan Zurin."
Parayı vermekten başka çarem yoktu. Hizmetime bakan Savelyiç'e, çocuğa yüz ruble vermesini söyledim.
Savelyiç, çok şaşırmıştı. Kekeleyerek:
"Niçin? Neden?" diye sormaya başladı.
Soğukkanlı bir tavırla:
"Zurin'e borcum var." dedim.
Savelyiç, sinirlenmişti.
"Borcum var, ne demek? Ama efendim, bu kadar borcu ne zaman yaptınız? Bu nasıl oldu? Bana ne söylerseniz söyleyin ama size para vermeyeceğim." dedi.
Bu inatçı ihtiyarın sözünü dinlememeliydim. Eğer dinlersem, onun baskısı altından bir daha kurtulamazdım.
Sert bir şekilde bakarak:
"Ben senin efendinim, sen de bir uşaksın. Ne söylersem onu yapacaksın. O paralar benim. Bir oyun oynadım ve kaybettim. Bana sakın akıl vermeye kalkma, itaat et!" dedim.
Savelyiç, bu sözlerimden sonra büsbütün şaşkına döndü, olduğu yerde donakaldı.
Sert bir sesle:
"Hadi, hâlâ ne duruyorsun?" diye bağırdım.
İhtiyar, ağlamaklı bir sesle:
"Efendim, beni üzüntüden öldürecek misiniz? Sizi çok severim, bilirsiniz! Bu paranın bulunmadığını yazın. Hem de yüz ruble! Aman Tanrım! Annenle babanın sana kumar oynamayı yasakladıklarını söyleyebilirsin..." dedi.
"Saçmalamayı kes!" diye konuşmasını engelledim. "Şu parayı bana ver, yoksa seni kolundan tuttuğum gibi dışarı atarım!" dedim.
Savelyiç'in ağlamaktan gözleri kızarmıştı. Bir ara acımıştım ona. Fakat artık ona büyüdüğümü ve özgür bir insan olduğumu göstermeliydim.
Bir an bana acı acı baktıktan sonra, çaresiz, borçlandığım parayı getirmeye gitti.
Zurin'e parasını gönderdim. Savelyiç ise beni bu handan bir an önce ayrılmam için zorluyordu. Araba kapıda bekliyordu.
Zurin'le vedalaşmadan ayrıldığım için, belki bir gün tekrar karşılaşabileceğimi umarak, Simbirsk'ten ayrıldık.
Ey uzak ülke, güzel ülke,
Ey bilmediğim ülke!
Ne kendi isteğimle geldim sana
Ne de soylu bir atın sırtında...
Beni, bu yiğit delikanlı
Gençliğin ateşi getirdi buraya!
Bir de başımdaki şarap dumanları.
Eski bir türkü
Yolculuğum sırasında düşündüklerim, güzel şeyler değildi. O zamanın şartlarına göre hiç de önemsenmeyecek bir para kaybetmiştim. İçin için, yaptığım davranışın çok saçma olduğunu, istemeyerek de olsa kendi kendime itiraf ettim. Bu arada da Savelyiç'e karşı mahçup duruma düşmüştüm. Üzülüyordum ama artık iş işten geçmişti. O ise benimle konuşmuyor, atları kamçılıyordu.
Onun kalbini kırdığım için pişmandım, barışmak istiyordum. Ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum.
Savelyiç, arkası bana dönük, asık yüzle, arabacının yanında sessizce oturuyordu. Yalnız ara sıra inliyordu. Onunla barışmak istiyordum ama söze nasıl, nereden başlayacağımı bilmiyordum. En sonunda dayanamadım:
"Tamam Savelyiç, gel barışalım artık. Biliyorum suçluyum. Oldu bir kere. Ama bundan sonra daha akıllı olacağım ve senin sözünü dinleyeceğim, bana inanabilirsin." dedim.
Savelyiç, üzgün bir sesle:
"Ben size değil, kendime kızıyorum. Bir yakınıma uğramak için, seni o handa yalnız başına bıraktım. Bütün suç benim. Şimdi ben babanıza ne diyeceğim? Oğlunun kumar oynayıp yüz ruble kaybettiğini nasıl izah ederim?" dedi.
Zavallı Savelyiç'i yatıştırmak için epey çaba sarfettim. Bir daha onun haberi olmadan böyle kötü şeyler yapmayacağıma söz verdim. O ise hâlâ "Yüz ruble! Dile kolay!" diye homurdanıyordu.
Askerlik için gönderildiğim yere yaklaşıyordum. Etrafa baktığımda, hendeklerle, tepelerle kesilen iç karartıcı bir bozkır görüyordum. Her yer kar altındaydı. Akşam olmuştu.