gridreads

1. Bölüm

Kont Mün­nich'in emrin­de çalış­mış olan babam Andrey Pet­ro­viç Grin­yov, 17.. yılın­da istifa etmiş ve bin­ba­şı rüt­be­siy­le emek­li­ye ayrıl­mış­tı. O zaman­dan beri, ken­di­ne ait olan yerde, Sim­birsk köyün­de­ki mali­kâ­ne­sin­de haya­tı­nı sür­dü­rü­yor­du. Oranın eski soy­lu­la­rın­dan biri­nin kızı olan Avdot­ya Vasil­yev­na Yu... ile evlen­miş­ti.

Biz on kar­deş­tik ama bütün kar­deş­le­rim küçük yaşta ölmüş­ler­di. Bir aile dos­tu­muz olan muha­fız bir­li­ği bin­ba­şı­sı Prens B'nın yar­dı­mıy­la Sem­yo­rovs­kiy ala­yı­na çavuş olarak kaydım yapıl­mış­tı.

Eği­ti­mi­mi biti­rin­ce­ye kadar izinli görü­nü­yor­dum. O zama­nın eği­ti­mi, şim­di­kin­den çok fark­lıy­dı. Beş yaşıma gir­di­ğim­de, seyis Savel­yiç'e veril­dim. Savel­yiç hem çok akıllı bir insan, hem de dürüst bir insan olduğu için babam onu çok sever­di. Böy­le­ce Savel­yiç'in elinde on iki yaşıma kadar gel­miş­tim. Okuma yazma öğren­miş, Rus gra­me­ri­ni çok iyi kav­ra­mış­tım. Bunun yanın­da, köpek­ler ve tazı­lar hak­kın­da da hiç şaşır­ma­dan fik­ri­mi söy­le­ye­bi­le­cek kadar bilgi edin­miş­tim. Babam, benim daha iyi yetiş­mem için, Mon­si­e­ur Bea­up­re adında bir Fran­sız’ı tut­muş­tu. Çift­li­ği­mi­zin yıllık zey­tin­ya­ğı ve şarap ihti­ya­cıy­la bera­ber, o da Mos­ko­va'dan geti­ril­miş­ti. Ama Savel­yiç, bundan hiç hoş­lan­ma­mış­tı.

Kendi ken­di­ne söy­le­ne­rek, “Bu çocuğu çok iyi eği­ti­yo­rum. Başka neye ihti­ya­cı ola­bi­lir?” diyor­du. “Ben onun her şeyiy­le ilgi­le­ne­bi­li­yo­rum. Sanki ben burada neci olu­yo­rum? Sen git elin ada­mı­nı tut! Para­sı­na yazık!..”

Bea­up­re'nin asıl mes­le­ği ber­ber­lik­miş. Bir ara da Prusya'da asker­li­ği­ni tamam­la­mış. Ne anlama gel­di­ği­ni bil­me­den, pou­ret­re outc­hel (öğret­men) olmak için Prusya'ya gelmiş.

İyi bir insan­dı. Fakat çok uça­rıy­dı. En güçsüz tarafı da karşı cinse karşı bağ­lı­lı­ğıy­dı. Gün­le­ri of pufla geçer­di. Aynı zaman­da içkiyi de çok sever­di. Ama evi­miz­de içilen şarap, sadece yemek­ten sonra birer kadeh­ti ve zaval­lı öğret­me­nim Bea­up­re'e her defa­sın­da içki veril­me­si unu­tul­du­ğun­dan, o da Rus likö­rü­ne alış­mak zorun­da kal­mış­tı.

Onunla çok iyi anla­şı­yor­duk, dost­lu­ğu mükem­mel­di.

Baba­mın onunla konuş­ma­sı­na göre, tüm ders­le­ri bana öğret­mek­te zorun­luy­du ama bizim kendi dili­miz­den fay­da­la­nıp benden Rusça öğre­ni­yor­du. Onunla her şey daha zevk­liy­di, benim için çok iyi bir öğret­men­di. Ayrı­la­ca­ğı­mız, aklı­mın ucun­dan bile geç­mi­yor­du ama bu oldu.

Tek gözlü sığırt­maç kız Akulka’yla olduk­ça şişman ve pasak­lı bir kız olan çama­şır­cı Palas­ka, büyük bir günah işle­miş­ler­di.

Anne­min yanına gidip yer­le­re kadar eği­le­rek bu günah­la­rı­nı anlat­mış­lar, onla­rın cahil­lik­le­rin­den fay­da­la­nan ve baştan çıka­ran mös­yö­yü şikâ­yet etmiş­ler­di.

Anne­min bu tür ciddi konu­lar­da hiç şakası yoktu. Elbet­te durumu hemen babama söy­le­miş­ti. Babam, hiç düşün­me­den Fran­sız'ı yanına çağır­mış­tı. Fakat onun, benim­le derste oldu­ğu­nu söy­le­miş­ler­di. Babam, büyük bir hışım­la odama girdi.

Bea­up­re o anda, derin uyku­day­dı. Ben de kendi işimle meş­gul­düm. Şunu da söy­le­ye­yim ki, Mos­ko­va'dan, benim için bir de dünya hari­ta­sı getir­til­miş­ti. Duvar­da, öylece, hiç kul­la­nıl­ma­dan asılı duru­yor­du. Hari­ta­nın geniş­li­ği, kâğı­dı­nın iyi cins olması, beni imren­di­ri­yor­du. Ondan, bir uçurt­ma yap­ma­yı tasar­lı­yor­dum. Bea­up­re'nin uyku­sun­dan fay­da­la­na­rak işe koyul­muş­tum. Babam içeri gir­di­ğin­de, liften yap­tı­ğım kuy­ru­ğu Ümit Burnu'na bağ­la­ma­ya çalı­şı­yor­dum.

Babam, benim bu coğ­raf­ya çalış­ma­la­rı­mı görür görmez, kula­ğı­mı çekti. Sonra da Bea­up­re'nin üstüne yürüdü. Adam­ca­ğı­zı iterek uyan­dır­dı ve baş­la­dı azar­la­ma­ya.

Bea­up­re, şaşır­mış­tı. Kalk­mak istedi, bece­re­me­di. Zaval­lı, ada­ma­kıl­lı sar­hoş­tu. Babam, onu yaka­sın­dan tut­tu­ğu gibi kal­dır­dı, odadan dışarı attı. Ve aynı gün de evden kovdu. Savel­yiç, anla­tı­la­maz bir sevinç için­dey­di elbet­te. Böy­le­ce benim de öğre­nim haya­tım sona ermiş oldu.

Bütün günüm uşak­la­rın çocuk­la­rıy­la oyna­ya­rak, kuş­la­rı kova­la­ya­rak geçi­yor­du. On altı yaşımı bitir­di­ğim­de, haya­tım tümüy­le değiş­miş­ti.

Son­ba­har ayıydı. Annem reçel kay­na­tır­ken, ben de fokur fokur kay­na­yan ten­ce­re­ye bakı­yor­dum. Reçe­lin o güzel koku­sun­dan ağzım sulan­mış­tı.

Babam, pen­ce­re­nin önünde, her yıl getirt­ti­ği Saray Yıl­lı­ğı'nı oku­yor­du. Bu kitap, onun üze­rin­de daima büyük bir etki yapar­dı. Hiçbir zaman onu heye­can­lan­ma­dan oku­ya­maz­dı.

Annem, baba­mın huy­la­rı­nı, alış­kan­lık­la­rı­nı ezbere bil­di­ği için, zaval­lı, kitabı oku­duk­ça gözden uzak bir yere koy­ma­ya çalı­şır­dı. Böy­le­ce yıllık kimi vakit aylar­ca baba­mın gözüne iliş­mez­di. Ama bir de buldu mu, saat­ler­ce elin­den bırak­maz­dı.

İşte o gün de babam yıl­lı­ğı okuyor, ara sıra da omuz­la­rı­nı sil­ke­rek: "Tüm­ge­ne­ral olmuş! Benim bölü­ğüm­de çavuş­tu o... Rusya'nın en büyük iki nişanı, ha? Ne zaman­dır onunla ben..." diye söy­le­ni­yor­du. Sonun­da hırsla yıl­lı­ğı kane­pe­ye doğru fır­lat­tı, hayra alamet sayıl­ma­ya­cak bir şekil­de düşün­ce­le­re daldı.

Ansı­zın anneme ses­le­ne­rek:

"Avdot­ya Vasil­yev­na, Pet­ru­şa kaç yaşın­da şimdi?" dedi.

Annem:

"On yedi­si­ne girdi ya. Hatır­la­sa­na, Nas­tas­ya Gara­si­mov­na hala­nın göz­le­ri­ne perde indiği yıl dün­ya­ya gel­miş­ti, sonra da..." dedi.

Babam:

"Tamam. Onun artık bir işe ihti­ya­cı var. Güver­cin­lik­le­re tır­man­dı­ğı, kız peşin­de koş­tu­ğu yeter artık!" dedi.

Benden ayrı­la­cak olması, anneme dokun­muş­tu. Birden, elin­de­ki kaşık yeme­ğin içine düştü. Göz­le­ri, ağla­mak­tan kıp­kır­mı­zı olmuş­tu.

Buna rağmen orduya katıl­mak, özgür olmak ve Peters­burg yaşa­mı­nın mut­lu­luk­la­rı­na dair hayal­ler­le heye­can­la­nı­yor­dum. Ken­di­mi muha­fız bir­li­ğin­de subay olarak görmek, benim için büyük bir mut­lu­luk­tu.

Babam, kafa­sın­da tasar­la­dı­ğı plan­lan gecik­tir­mek­ten hoş­lan­maz­dı. Orduya git­me­den bir gün önce, komu­ta­na bir mektup yazdı.

Annem:

"Unutma Andrey Pet­ro­viç, Prens B...’ye benden de selam yaz. Pet­ru­şa'ya iyi dav­ran­ma­sı­nı rica et." dedi.

Babam, kaş­la­rı­nı çattı:

"Prens B...’ye ne yaza­cak­mı­şım? Ne saçma şey bu!"

"Sen, Pet­ru­şa'nın komu­ta­nı­na mektup yaza­ca­ğım, deme­din mi?"

"Evet, dedim."

"Pet­ru­şa'nın komu­ta­nı Prens B... olma­ya­cak mı? Pet­ru­şa da Sem­yo­novs­kiy ala­yı­na kayıt­lı değil mi?"

"Kayıt­lıy­sa kayıt­lı... Bundan bana ne!.. Pet­ru­şa, Peters­burg'a git­me­ye­cek. Hiz­met­le­ri­ni Peters­burg'da yapar­sa ne öğre­nir sanı­yor­sun! Orduda hizmet etsin, barut kokusu alsın, asker­li­ğin ne oldu­ğu­nu anla­sın. Bunun için de er olsun, gerçek bir er! Nerede onun nüfus kâğıdı? Bana ver onu, çabuk!"

Annem nüfus kâğı­dı­mı, vaftiz göm­le­ğim­le bir­lik­te sak­la­dı­ğı san­dık­tan çıka­rıp getir­di, elleri tit­re­ye­rek babama verdi. Babam, ince­le­ye­rek okudu, sonra mek­tu­ba baş­la­dı.

Peter­burg'a değil­se, beni nereye gön­de­ri­yor­lar­dı? Çok merak etmiş­tim. Göz­le­ri­mi, baba­mın kale­min­den ayı­ra­mı­yor­dum.

Mek­tu­bu bitir­dik­ten sonra onu, nüfus kâğı­dım­la bir­lik­te bir zarfa koydu, mühür­le­di, göz­lük­le­ri­ni çıkar­dı ve beni yanına çağı­ra­rak:

"Benim eski arka­da­şım ve dostum olan Andrey Kar­lo­viç R.'ye yaz­dı­ğım mek­tu­bun cevabı geldi. Oren­burg'a gidi­yor­sun, onun emrine gire­cek­sin." dedi.

Başım­dan kaynar sular dökül­dü sandım. Bütün umut­la­rım bir anda yok olmuş­tu. Peters­burg'u düşü­nür­ken, babam beni ıssız bir ülkeye gön­de­ri­yor­du. Bir iki dakika önce coş­kuy­la doluy­ken, çalış­ma heve­sim sönü­ver­miş­ti. Fakat oraya git­mek­ten başka çarem de kal­ma­mış­tı.

Ertesi sabah, kapıya araba yanaş­tı, içine bavu­lum ve çay takımı san­dı­ğım yer­leş­ti­ril­di. Ev haya­tı­nın şımart­ma­la­rı­nın son belir­ti­le­ri, çörek börek dolu çıkın­lar da elime veril­dik­ten sonra, annem­le babam beni uğur­la­dı­lar.

Babam:

"Güle güle, Pyotr. Yemi­ni­ni tut, doğ­ru­luk­la çalış. Komu­tan­la­rı­nı dinle. Aferin ala­ca­ğım diye ken­di­ni yorma ama çalış­mak­tan da kaçma. Ve şu ata­sö­zü­nü hiç unutma: "Elbi­se­ni yeniy­ken, şere­fi­ni genç­ken koru!" dedi.

Annem, ağlı­yor­du. Bana öğüt­ler veri­yor, ken­di­me iyi bak­ma­mı tembih edi­yor­du. Savel­yiç'e de "çocuğa" dikkat etme­si­ni söy­lü­yor­du. Bana, tavşan kür­kün­den bir ceket üze­ri­ne, tilki deri­sin­den bir gocuk giy­dir­di­ler. Savel­yiç'le ara­ba­ya yer­leş­tik, göz­yaş­la­rı içinde yola çıktık.

O gece, Sim­birs'e vardım. Gerek­li olan mal­ze­me­le­ri satın almak için, burada bir gün kal­ma­lıy­dım. Savel­yiç, satın alma işle­riy­le ilgi­le­ni­yor­du. Bir hana girdik. Savel­yiç, dük­kân­la­rı dolaş­mak için, sabah erken­den dışarı çıktı. Dışa­rı­ya çık­tı­ğım­da, sokak­lar çok pisti. Bilar­do salo­nu­na gittim.

Orada, otuz beş yaş­la­rın­da, uzun boylu, kara bıyık­lı bir adamla kar­şı­laş­tım. Sır­tın­da bir kaban, elinde de bilar­do sopası vardı. Bir­lik­te oyna­dı­ğı oyun arka­da­şı olan mar­ka­cı, her kaza­nı­şın­da bir kadeh vot­ka­yı içi­yor­du, kay­bet­ti­ğin­de de bilar­do masa­sı­nın altına girip elle­ri­nin ve ayak­la­rı­nın üstün­de sürü­nü­yor­du. Yap­tık­la­rı­nı sey­re­di­yor­dum. Oyun iyice kızış­mış­tı, uza­dık­ça da mar­ka­cı daha sık göze çar­pı­yor­du.

Bir ara, artık masa­nın altın­dan çıkmaz olmuş­tu. Siyah bıyık­lı adam, ona küfür etti ve bana baka­rak, benim­le bir oyun oyna­mak iste­di­ği­ni söy­le­di. Ama ben, bilar­do oyna­ma­yı bil­me­di­ği­mi söy­le­ye­rek, iste­di­ği­ni nazik­çe geri çevir­dim. Çok şaşır­mış­tı. Beni baştan aşa­ğı­ya süzdü. Sonra konuş­ma­ya baş­la­dık. Adı, İvan İva­no­viç Zurin'miş... Muha­fız Alayı’nda komu­tan oldu­ğu­nu, şim­diy­se Sim­birs asker­lik şube­si­ne gel­di­ği için, bu handa kal­dı­ğı­nı söy­le­di. Yakın­da aynı mes­lek­ten ola­ca­ğı­mı­zı öğre­nen Zurin, beni akşam yeme­ği­ne davet etti.

"Bir subay olarak hepi­mi­zin bu oyunu öğren­me­si gerek­li. Mesela, bir sefer sıra­sın­da, bir şehre gittin. Söyle baka­lım, ne yapman gere­ki­yor? Her zaman bir insanı döve­mez­sin ki. Elinde olma­dan, bir hana girip bilar­do oyna­ma­ya baş­lar­sın. Ama bunun için, iyi bir oyuncu olmak lazım!" dedi.

Doğru söy­lü­yor­du. Oyunu öğren­mek heve­siy­le oyna­ma­ya baş­la­dım. Zurin, beni cesa­ret­len­di­ri­yor­du. Kısa sürede oyunu öğren­miş oldu­ğu­ma şaşır­mış­tım.

Birkaç oyun­dan sonra, kazanç için olmasa da boşuna sopa­la­rı sal­la­ma­mak için, para­sı­na oyna­ma­mı­zı teklif etti. Para­sız oyunun tadı olma­dı­ğı­nı söy­lü­yor­du. Bunu hemen kabul ettim. Zurin, han­cı­dan bir punç istedi. Benim de içmem için ısrar etti. İçki, bana cesa­ret ver­miş­ti. Oyuna devam edi­yor­duk. Dışarı çıkan top­la­ra sinir­le­ni­yor, mar­ka­cı­ya kafa tutu­yor­dum.

Oyun oynar­ken, vaktin nasıl geç­ti­ği­nin bile far­kı­na var­ma­mış­tık. Bir ara Zurin saa­ti­ne baktı ve oyunu bırak­tı. Bir miktar para kay­bet­ti­ği­mi söy­le­di. Üzül­düm, çünkü param Savel­yiç'teydi. Özür dile­me­ye baş­la­dım.

Zurin:

"Önemli değil. Neden üzü­lü­yor­sun? Daha sonra verir­sin. Gel, şimdi Ari­nuş­ka'ya gide­lim." dedi.

Ne yapa­bi­lir­dim? Günümü, baş­la­dı­ğım gibi aptal­ca bitir­dim.

Akşam yeme­ği­ni Ari­nuş­ka gazi­no­sun­da yedik. Zurin, asker­de buna da alış­mak gerek­ti­ği­ni söy­le­ye­rek kade­hi­mi sık sık dol­du­ru­yor­du. Masa­dan kalk­tı­ğı­mız­da, ayakta zor dura­bi­li­yor­dum. Zurin beni gece yarısı hana getir­di.

Savel­yiç bizi, kapı­nın taş mer­di­ve­nin­de kar­şı­la­dı. Asker­lik hiz­me­ti­ne karşı gös­ter­di­ğim gay­re­tin şüphe götür­mez belir­ti­le­ri­ni fark edince, bağır­ma­ya baş­la­dı.

Alçak bir sesle, "Efen­dim, size ne oldu? Nedir bu hâli­niz? Tanrım, biz sana ne yaptık da efen­dim bu durum­la­ra düştü?" dedi.

Söy­le­ye­cek bir şeyim yoktu:

"Kapa çeneni, moruk! Sen sar­hoş­sun her­hâl­de. Gel, beni hemen yatır!" dedim.

Ertesi gün kalk­tı­ğım­da, başım çok ağrı­yor­du. Gece olan­la­rı hayal meyal hatır­lı­yor­dum. Savel­yiç, elinde bir fincan çayla içeri girdi. Bana baka­rak:

"Gece haya­tı­na çok erken baş­la­dın, Pyort And­re­yiç. Ailen­den kimse ayyaş değil­di ama annene bir şey diye­mem. Doğ­du­ğun­dan beri kvas­tan başka bir şey içmez. Suç kimde? O yezit Mösyö'de. Antip­yev­na'ya gelir, "Madam şövu pri, votka!"(Hanı­me­fen­di, lütfen biraz daha votka.) derdi. İşte al sana "Şö vu pri..." Başka ne söy­le­ye­bi­li­rim ki? Köp'oğlu, iyi şeyler öğret­ti sana! Pek mi lazım­dı sanki bir dinsiz lala tutmak, efen­di­mi­zin adam­la­rı ara­sın­da kıtlık varmış gibi!"

Çok utan­mış­tım. Arkamı dönüp:

"Beni yalnız bırak, Savel­yiç. Çayı da geri götür, içme­ye­ce­ğim." dedim. Ama Savel­yiç ağzını bir açtı mı, bir daha da kapa­mak bil­mi­yor­du. Bir kere vaaz ver­me­ye baş­la­dı mı onu dur­dur­mak pek güç olurdu.

Savel­yiç bana nasi­hat­ler­de bulu­nur­ken, odaya bir çocuk girdi. Bana bir kâğıt uzattı. Açtı­ğım­da, İ. İ. Zunn'den gel­di­ği­ni gördüm. Bana, şun­la­rı yaz­mış­tı:

"Sev­gi­li Pyor And­re­yiç,

Lütfen, dün kay­bet­ti­ği­niz yüz rub­le­yi size gön­der­di­ğim çocuk­la bana gön­de­rin. Paraya çok ihti­ya­cım var! Her zaman emri­niz­de­yim. İvan Zurin."

Parayı ver­mek­ten başka çarem yoktu. Hiz­me­ti­me bakan Savel­yiç'e, çocuğa yüz ruble ver­me­si­ni söy­le­dim.

Savel­yiç, çok şaşır­mış­tı. Keke­le­ye­rek:

"Niçin? Neden?" diye sor­ma­ya baş­la­dı.

Soğuk­kan­lı bir tavır­la:

"Zurin'e borcum var." dedim.

Savel­yiç, sinir­len­miş­ti.

"Borcum var, ne demek? Ama efen­dim, bu kadar borcu ne zaman yap­tı­nız? Bu nasıl oldu? Bana ne söy­ler­se­niz söy­le­yin ama size para ver­me­ye­ce­ğim." dedi.

Bu inatçı ihti­ya­rın sözünü din­le­me­me­liy­dim. Eğer din­ler­sem, onun bas­kı­sı altın­dan bir daha kur­tu­la­maz­dım.

Sert bir şekil­de baka­rak:

"Ben senin efen­di­nim, sen de bir uşak­sın. Ne söy­ler­sem onu yapa­cak­sın. O para­lar benim. Bir oyun oyna­dım ve kay­bet­tim. Bana sakın akıl ver­me­ye kalkma, itaat et!" dedim.

Savel­yiç, bu söz­le­rim­den sonra büs­bü­tün şaş­kı­na döndü, olduğu yerde dona­kal­dı.

Sert bir sesle:

"Hadi, hâlâ ne duru­yor­sun?" diye bağır­dım.

İhti­yar, ağla­mak­lı bir sesle:

"Efen­dim, beni üzün­tü­den öldü­re­cek misi­niz? Sizi çok seve­rim, bilir­si­niz! Bu para­nın bulun­ma­dı­ğı­nı yazın. Hem de yüz ruble! Aman Tanrım! Annen­le baba­nın sana kumar oyna­ma­yı yasak­la­dık­la­rı­nı söy­le­ye­bi­lir­sin..." dedi.

"Saç­ma­la­ma­yı kes!" diye konuş­ma­sı­nı engel­le­dim. "Şu parayı bana ver, yoksa seni kolun­dan tut­tu­ğum gibi dışarı atarım!" dedim.

Savel­yiç'in ağla­mak­tan göz­le­ri kızar­mış­tı. Bir ara acı­mış­tım ona. Fakat artık ona büyü­dü­ğü­mü ve özgür bir insan oldu­ğu­mu gös­ter­me­liy­dim.

Bir an bana acı acı bak­tık­tan sonra, çare­siz, borç­lan­dı­ğım parayı getir­me­ye gitti.

Zurin'e para­sı­nı gön­der­dim. Savel­yiç ise beni bu handan bir an önce ayrıl­mam için zor­lu­yor­du. Araba kapıda bek­li­yor­du.

Zurin'le veda­laş­ma­dan ayrıl­dı­ğım için, belki bir gün tekrar kar­şı­la­şa­bi­le­ce­ği­mi umarak, Sim­birsk'ten ayrıl­dık.

Ey uzak ülke, güzel ülke,

Ey bil­me­di­ğim ülke!

Ne kendi iste­ğim­le geldim sana

Ne de soylu bir atın sır­tın­da...

Beni, bu yiğit deli­kan­lı

Genç­li­ğin ateşi getir­di buraya!

Bir de başım­da­ki şarap duman­la­rı.

Eski bir türkü

Yol­cu­lu­ğum sıra­sın­da düşün­dük­le­rim, güzel şeyler değil­di. O zama­nın şart­la­rı­na göre hiç de önem­sen­me­ye­cek bir para kay­bet­miş­tim. İçin için, yap­tı­ğım dav­ra­nı­şın çok saçma oldu­ğu­nu, iste­me­ye­rek de olsa kendi ken­di­me itiraf ettim. Bu arada da Savel­yiç'e karşı mahçup duruma düş­müş­tüm. Üzü­lü­yor­dum ama artık iş işten geç­miş­ti. O ise benim­le konuş­mu­yor, atları kam­çı­lı­yor­du.

Onun kal­bi­ni kır­dı­ğım için piş­man­dım, barış­mak isti­yor­dum. Ama bunu nasıl yapa­ca­ğı­mı bil­mi­yor­dum.

Savel­yiç, arkası bana dönük, asık yüzle, ara­ba­cı­nın yanın­da ses­siz­ce otu­ru­yor­du. Yalnız ara sıra inli­yor­du. Onunla barış­mak isti­yor­dum ama söze nasıl, nere­den baş­la­ya­ca­ğı­mı bil­mi­yor­dum. En sonun­da daya­na­ma­dım:

"Tamam Savel­yiç, gel barı­şa­lım artık. Bili­yo­rum suç­lu­yum. Oldu bir kere. Ama bundan sonra daha akıllı ola­ca­ğım ve senin sözünü din­le­ye­ce­ğim, bana ina­na­bi­lir­sin." dedim.

Savel­yiç, üzgün bir sesle:

"Ben size değil, ken­di­me kızı­yo­rum. Bir yakı­nı­ma uğra­mak için, seni o handa yalnız başına bırak­tım. Bütün suç benim. Şimdi ben baba­nı­za ne diye­ce­ğim? Oğlu­nun kumar oyna­yıp yüz ruble kay­bet­ti­ği­ni nasıl izah ederim?" dedi.

Zaval­lı Savel­yiç'i yatış­tır­mak için epey çaba sar­fet­tim. Bir daha onun haberi olma­dan böyle kötü şeyler yap­ma­ya­ca­ğı­ma söz verdim. O ise hâlâ "Yüz ruble! Dile kolay!" diye homur­da­nı­yor­du.

Asker­lik için gön­de­ril­di­ğim yere yak­la­şı­yor­dum. Etrafa bak­tı­ğım­da, hen­dek­ler­le, tepe­ler­le kesi­len iç karar­tı­cı bir bozkır görü­yor­dum. Her yer kar altın­day­dı. Akşam olmuş­tu.

Bölüm 1 · 1/14

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki