AK SAKALLI KEÇİ
Bizim köyden Hacı Mehdi’nin uyuz keçisini çöle bıraktılar. Daha sonra köyümüzün muhtarı Salako Mirza’nın kuzusunu, ardından Hacı Kasım’ın köpeğini, sonra da Meşedi Mehmet Hasan’ın danasını aynı nedenle çöle attılar.
Bu dört hayvan çölün ortasında birbirlerini buldular ve arkadaş oldular. Orada burada otlarken, yerler içerlerken uyuzlukları geçmiş, iyice semirmişler.
Bir gün Daşlı Mezra’da oturmuş aralarında konuşuyorlarmış. O sırada uzaktan birparıltının yaklaştığını görmüşler.
Ak Sakallı Keçi:
“Keşke bir nargile tutuştursaydık,” demiş.
“Bu zor iş değil,” demiş diğerleri. “Köpek su, Dana tömbeki, Kuzu da közü getirir, nargileyi tutuştururuz.”
Kuzu köz bulmak için yola koyulmuş. Bir süre gittikten sonra ışığın olduğu yere gelmiş. Ama bir de ne görsün!..On iki kurt ateşin etrafında çevrelenmişler, ısınıyorlar. Kuzu çok korkmuş ama selam vermiş.
Kurtlar, Kuzu’nun selamını almışlar.
“Kuzu kardeş, nereden böyle?”” demişler.
Kuzu korku içinde:
“Sizden ateş almaya geldim, arkadaşlarım nargile yakacaktı da..” demiş.
“Hele gel,” demiş kurtlar. “Gel de yorgunluğunu çıkar.”
Kuzu mecburen kurtların yanına oturmuş.
Kurtlardan biri:
“Kuzuyu yemek için daha ne bekliyoruz?” demiş.
Diğeri:
“Bırak, diğerleri de gelsin öyle,” demiş.
Giden Kuzu onca beklemelerine rağmen gelmeyince, Keçi Dana’ya dönmüş:
“Haydi kalk sen bir git bakalım, Kuzu’nun başına bir şey mi geldi?”
Dana kalkmış yavaş yavaş yürümüş. Kurtların bulunduğu yere vardığında on iki kurdun zavallı kuzuyu aralarına aldığını görmüş. Korkudan titremeye başlamış. Ama yine de belli etmeyerek Kuzu’ya bağırmaya başlamış:
“Bak şuna, sen niye gelmiştin buraya? Ateş getirmeye mi geldin, sohbet yapmaya mı? Haydi düş önüme! Keçi arkadaşımızın nargilesinin zamanı geçti bile.”
Kurtlar:
“Böyle sinirlenip canını sıkma kardeş,” demişler. “Yorulmuşsundur, geç sen de otur dinlen biraz.”
Danacık korkudan gıkını çıkarmadan kurtların arasına Kuzu’nun yanına oturmuş. Bazı kurtlar yine:
“Bunları yemek için daha ne bekliyoruz?” demişler.
Diğerleri:
“Acele etme, birazdan biri daha gelir..” diye karşılık vermişler.
Keçi Dana’yı bir süre bekledikten sonra, haber çıkmayınca Köpeğe seslenmiş:
“Köpek efendi kalk bakalım şunlara bir bak, nerede kaldılar?”
Köpek yola koyulmuş. Işığın olduğu yere varınca on iki kurdu görmüş. Etrafını sardıkları Kuzu ve Dana ile sohbet ediyorlarmış. Korkudan dizleri birbirine çarpmış ama açık vermemeye çalışarak kızgınlıkla bağırmış.
“Hey siz ne yapıyorsunuz? Keçi arkadaş sizi gece eğlencesine mi gönderdi ki burada oturup sohbet ediyor gülüyorsunuz? Haydi kalkın düşün önüme!”
“Öfkelenme köpek kardeş,” demiş kurtlar. “Bu zavallıların bir suçu yok. Gel sende şöyle otur dinlen.”
Köpek bir şey diyememiş korkusundan. Arkadaşlarının yanına gidip oturmuş.
Köpek de bir süre gelmeyince Keçi bu sefer yola koyulmuş. Işığa yaklaşırken yolda bir kurdun leşini bulmuş. Bir boynuz darbesiyle havaya kaldırıp tepesine koymuş. Yaptığı iş hoşuna gitmiş ve yola öyle devam etmiş.
Işığın oraya geldiğinde on iki kurdun arkadaşlarının etrafında çevrelendiğini görmüş.
“Hey sizi aptallar!” diye bağırmış. ”Ben sizi kurtlarla sohbet edesiniz diye mi gönderdim.”
“Kızma,” demiş kurtlar ağızlarından salyalar alarak. “Sen de gel otur biraz.”
Fena yakalandığını anlayan Keçi’nin aklına bir şey gelmiş ve yine bağırmaya başlamış:
“Aptal kurtlar sizi, iyi yakaladım sizi. Babanız bana yirmi kurt borçluydu, yedisini yedim. Biri de işte boynuzumun tepesinde. Kalanı da işte sizlersiniz. Hepinizi teker teker yiyeceğim. Hadi köpek yakala şunları!”
Kurtlar bunu duyunca var güçleriyle kaçmaya başlamışlar.
“Kaçmayın!” diye bağırmış Keçi. “Sizi korkaklar!”
Ama kurtlar öyle bir kaçmışlar ki, rüzgar bile yetişemiyormuş onlara. Köpek de arkalarından koşarken bağırıyormuş:
“Sizi elime bir geçirirsem parçalayacağım!”
Keçi arkadaşlarını toplamış, yerlerine dönmüşler.
“Bu gece kurtlar bizi rahat bırakmaz,” demiş Keçi. “Bir yere gidip saklanalım.”
Eğri büğrü bir iğde ağacının tepesinde saklanmaya karar vermişler. Keçi en tepeye çıkmış oturmuş, Köpek de onun ayak ucuna yerleşmiş. Kuzu da onun altında yer bulmuş. Dana ağaca tırmanamamış ama zorla yere yakın bir dala tutunabilmiş.
Kaçmakta olan kurtlar bir süre sonra durmuşlar.
“Bize ne oluyor?” demiş biri. “Biz nasıl olur da bir keçiden kaçarız. Nerede görülmüş keçinin kurt kovaladığı. Haydi dönelim de gününü gösterelim onlara.”
Hep birlikte dönmüşler ama ne kadar aradılarsa Keçi ve arkadaşlarını bulamamışlar. Sonunda gelip iğde ağacının altında oturmuşlar. Kurtlardan biri falcıymış, Keçi ve arkadaşlarının nerede olduğunu anlamak için fal açmış.
O sırada yere yakın dalda duran Dana’nın ayağı kaymış ve falcı kurdun tepesine düşmüş. İşlerin kötüye gittiğini gören Keçi, yine bağırmaya başlamış:
“Dana önce o falcıyı yakala kaçmasın. Haydi arkadaşlar yakalayın hepsini!”
Panikleyen kurtlar yine başlamışlar kaçmaya. Öyle ki rüzgar yetişememiş.
Keçi:
“Arkadaşlar bu kurtlar yine gelirler,” demiş. “Bir şey yapmamız lazım.”
Sonra bir çukur kazmışlar, köpeği içine koymuşlar. Keçi köpeğe ne zaman ne yapacağını iyice öğretmiş. Köpek girince Keçi üzerine birkaç tane kerpiç dizmiş.
“Arkadaşlar biz buraya kutsal yaşlı gagala deriz.”
Kaçmakta olan kurtlar yol üstünde bir tilkiye rastlamışlar.
“Ne oldu size, neden kaçıyorsunuz?” diye sormuş Tilki.
Kurtlar:
“Keçinin elinden kaçıyorduk,” demişler. “Yoksa bizi yiyecekti.”
Tilki bir gülmüş, bir gülmüş:
“Keçi sizi fena kandırmış. Bir keçinin kurdu yediği nerde görülmüş. Haydi dönün gidelim. Ben onlara ne yapacağımı bilirim.”
Kurtlara bir cesaret gelmiş ve dönmüşler. Keçi uzaktan görmüş onları. En önde gelen Tilki ile ardından gelen kurtlara bağırmış:
“Teşekkür ederim Tilki!..” demiş. “Borcunun kalanını mı getiriyorsun. İki hafta önce on iki tanesini getirdin yedim. Şimdi kalan on ikiyi getiriyorsun. Aferin sana!”
“Sen bizi kandırdın mı?” demiş kurtlar. “Sen bizi ölüme mi getiriyorsun?”
Tilki kızmış:
“Siz anlamıyor musunuz?” demiş. “Bu Keçi sizi yine oyuna getirmeye çalışıyor.”
Keçi:
“O zaman sen gel Tilki,” demiş. “Şayet doğru söylüyorsan gel. Yalana borcum yok diye şu kutsal gagala üzerine yemin et. İşte o zaman bende seni bırakırım gidersin.”
Tilki doğru mezarın başına gelmiş:
“Şayet yalan söylüyorsam bu kutsal yaşlı gagala beni çarpsın.”
Tilki bunu söyler söylemez Köpek çukurdan fırlamış ve gırtlağından yakalamış. Kurtlar bunu görünce yine panikle uzaklara kaçmışlar.
Sabah olmak üzereymiş.
“Arkadaşlar bence herkes evine dönsün,” demiş Keçi. “Yoksa bu hayvanlar peşimizi bırakmayacaklar.”
Hepsi bu fikri beğenmiş ve evlerine dönmüşler.
AH’IN MASALI
Bir varmış, bir yokmuş. Bir tüccarın üç kızı varmış. Tüccar, bir gün alışveriş için başka bir şehre gitmeden önce kızlarına sormuş:
“Size ne almamı istersiniz?”
Kızlarından biri:
“Gömlek,” demiş.
Diğeri:
“Çorap isterim,” demiş.
En küçük kız ise:
“Saçlarıma takmak için bir çiçek istiyorum,” demiş. T
Tüccar başka şehire gitmiş orada alışverişini yapmış Kızlarının istediği gömleği, çorabı almış fakat küçük kızın istediği çiçeği unutmuş. Eve geldiğinde aniden çiçeği unuttuğunu hatırlamış ve derin bir ah çekmiş.
O anda kapı çalınmış. Tüccar kalkıp kapıyı açtığında karşısında elinde bir kutuyla bir adam görmüş.
“Sen de kimsin?” demiş Tüccar.
Adam:
‘’Ben adım Ah,” demiş. “Senin küçük kızın saçları için çiçek getirdim.”
Tüccar çok sevinerek çiçeği almış, içeri geçip kızına vermiş. Kız, o güzel çiçeği görür görmez hemen saçına takmış.
Üç gün sonra kapı çalınmış. Ah gelmiş:
“Çiçeğin sahibini götürmeye geldim,” demiş.
Tüccar, ne yapacağını şaşırmış:
“Ne olursun gel bunu yapma, etme, eyleme!” diye yalvarmaya başlamış.
“Mümkün değil olmaz!” demiş Ah. “Kızı alıp götürmeliyim,”
Çaresiz kalan tüccar kızını Ah’a emanet etmiş ve dönmüş. Ah, kızın gözlerini kapatmış, bir atın terkisine bindirmiş ve yola koyulmuşlar.
Kız gözlerini açtığında kendini kocaman, güzel mi güzel bir bağın içinde bulmuş. Her gülün, her çalının altından güzel bir şarkı duyuluyormuş.
“Burası senin evin,” demiş Ah.
Günler böyle geçmiş. Koca bağda kızdan ve Ah’tan başka kimse yokmuş. Kız yiyor, içiyor, uyuyor, dolaşıyormuş; ancak hep yalnızmış. Bir zaman sonra anne babasını çok özleyince derin bir ah çekmiş.
Ah hemen koşup gelmiş. Kıza neden ah çektiğini sormuş.
“Anne babamı çok özledim,” demiş kız.
Ah:
“Yarın seni anne babanın yanına götüreyim,” demiş.
Ertesi gün Ah, yine kızın gözlerini kapatarak atın terkisine bindirmiş, babasının evine götürmüş. Kapının önünde kızın gözlerini açmış.
‘”Yarın gelir seni alırım,” demiş.
Kız eve girince ev bayram yerine dönmüş. Herkesle öpüşüp sarılmış ve sonra da hep beraber sohbete oturmuşlar
“Bağda çok yalnızım,” demiş kız. “Her işimi gören bir uşağım var, ne dersem hemen yapıyor. Yiyecek içecek ne ararsanız bolca var. Ama yalnızım, kimsem yok.”
Kızın teyzesi düşünmüş, sonra demiş ki:
“Kızım, bu işin içinde iş var. Şimdi söyle bakalım, gece yatmadan önce bir şey yediriyorlar mı sana?”
“Bir bardak çay sadece,” demiş kız.
“Bir gece verilen çayı içme, uykun gelmesin diye parmağını kes, üzerine tuz dök. O zaman bak bakalım bir şey olacak mı?”
“Peki.”
Ah, ertesi gün gelip kızı yeniden bağa götürmüş. Gece olunca da kıza çay getirmiş. Kız çayı gizlice halının altına dökmüş. Uykusu gelmesin diye de parmağını kesmiş, üzerine tuz ekmiş. Gece yarısı bir ayak sesi duymuş.
Gizlice baktığında Ah’ı görmüş. Elinde feneri, arkasında da yüzü ay parçası gibi güzel mi güzel, yakışıklı mı yakışıklı bir genç ona doğru geliyorlarmış.
Yakışıklı genç, Ah’a sormuş:
“Hanım iyi mi?”
Ah:
“İyi, efendim,” demiş ve gitmiş.
Genç adam elbiselerini çıkarıp kızın yanında yatacakken kız aniden ayağa kalkmış:
“Sen kimsin?” demiş.
“Korkma,” demiş yakışıklı genç. “Ben senin sahibinim!”
Kız:
“Şimdiye kadar kendini neden göstermedin?” diye sormuş.
Yakışıklı genç:
“İnsanoğlu vefasızdır, kıymet bilmez. O yüzden beni görmezsen daha iyi olur düşündüm. Madem sırrım meydana çıktı, artık bundan sonra kendimi gizlemem,” demiş.
Sabah uşak gelmiş efendisini uyandırınca:
“Kızıl bahçeyi hazırlasınlar, kahvaltıya geleceğiz,” demiş genç.
Uşak gittikten bir süre sonra genç adam ve kız kızıl bahçeye geçmişler. Kız öyle harika bir bağ görmüş ki gözler seyretmeye doyamamış. Her taraf çiçek, her taraf gonca. Ah’ın ona getirdiği çiçeklerdenmiş.
Kız bir çiçek koparmak istemiş ama dal yüksekte olduğu için yetişememiş. Bunun üzerine genç kıza bir çiçek koparmak elini uzatmış. Kız, gencin koltuk altında küçük bir tüy olduğunu görmüş. Uzanıp tüyü çekivermiş.
İşte ne olduysa bundan sonra olmuş.
Hava bir anda kararmış, simsiyah bulutlar gökyüzünü kaplamış. Kız bayılıp yere yığılmış. Gözlerini açınca kimseyi görmemiş. Genç adam cansız bir halde yerde yatıyormuş. Ah çekmiş.
Ah gelmiş.
“Ah, bana siyah bir elbise getir,” demiş.
Baştan ayağa siyahlara bürünen kız genç adamın başucunda oturup ağıt yakmaya, gözyaşı dökmeye başlamış. Sonunda elinden bir şey gelmediğini anlamış.
Ah’a:
“Beni çarşıya götür sat,” demiş.
Ah onu çarşıya götürmüş ve birine hizmetçi olarak satmış. Kız yeni evine geldiğinde evdekilerin hepsinin de siyah giyindiğini ve üzgün olduklarını görmüş. Hizmetçilerden birine sormuş:
“Herkes neden bu evde siyah giyinmiş?”
Hizmetçi açıklamış:
“Bu evin biricik genç delikanlısı kaybolduğundan beri biz hepimiz siyah elbiseler giyeriz.”
Sürekli kocasını düşünen kızın gözüne geceleri uyku girmiyormuş ve bir çare bulmaya çalışırmış. Uykusuz gecelerden birinde evin hanımının oğlunun dadısını elinde feneri dışarı çıkıyorken görmüş. Kız merakla ardından kalkmış ve onun peşine takılmış.
Dadı bir kaç avlu geçtikten sonra bir havuzun başına gelmiş. Havuzun giderini açıp suyunu boşalmış. Sular çekilince koca bir taş parçası görünmüş. Dadı o taşı kaldırmış ve merdivenlerden bodruma inmiş.
Dadının peşinden bodruma inen kız duvara zincirlenmiş bir genç görmüş.
Dadı’nın gence söylediklerini duymuş:
“Dediklerimi kabul ediyor musun, etmiyor musun? İyice düşündün mü?”
“Hayır,” demiş genç.
Dadı yine sorunca yine, “Hayır,” demiş genç.
Üçüncü kez kabul edip etmediğini sormuş dadı. Genç yine kabul etmemiş.
Bunun üzerine dadı elindeki kırbaçla vurmaya başlamış, gencin yüzü kan içinde kalmış.
Dadı bir kap da pilav getirmiş. Onu da zorla gence yedirmiş ve dışarı çıkmış. Kız ondan önce odasını çıkmış ve uyuyor numarası yapmış.
Sabah erkenden uyanan dadı hamama gitmiş.
Dadı gittikten sonra kız hizmetçilerden birine:
“Biliyor musun bu gece bir rüya gördüm.” demiş. “Hanımımız duysa sevinçten bayılır, yoksa gider söylerdim.”
Kızın sözü ağızdan ağıza dolaşarak Hanım’ın kulağına gitmiş.
Merak eden Hanım, kızı çağırmış ve rüyasını anlatması için ısrar etmiş.
“Hanımcığım benim peşimden gelin rüyamı anlatayım,” demiş.
Kız rüyasını anlatırken avlulardan birer birer geçmişler.
“Bunlar tam da rüyamda gördüğüm avlular gibidir Hanımcıüım. Burası da işte o havuz. Şimdi lütfen o havuzun giderini açın, bakalım rüyamın kalan kısmı da doğru mu değil mi?”
Hanım denileni yapmış. Su çekilince koca taşı görmüşler. Onu kaldırıp bodrum katına inmişler.
Genç adam ayak seslerini duyunca bağırmış:
“Seni alçak haramzade, geceleri gelmelerin yetmedi mi ki gündüzleri de gelmeye başladın?”
Oğlunun sesini duyan Hanım koşarak onun yanına gitmiş, kolları arasına almış.
Kız:
“İşte bu rüyamda gördüğüm gençtir hanımım,” demiş.
Bodrumdan çıkardıkları genci yıkayıp temizlemişler. Doktor getirerek yaralarına baktırmışlar. Genç de başından geçenleri ve dadının onu nasıl kaçırıp tutsak ettiğini birer birer anlatmış.
O anda Dadı hamamdan gelmiş, kapıyı çalmış. Hanım, “Gel,” demiş ona. Dadı avluya girince kapıyı neden geç açtılar diye bütün hizmetçilere bağırmaya başlamış. Dadı bağırıp çağırırken genci görmüş. Beti benzi atmış. Hanım emir vermiş, dadıyı dilim dilim doğramışlar, her bir parçasını köpeğin önüne atmışlar.
Hanım kıza:
“Benim gelinim olmak ister misin?” demiş.
Kız:
“Benim kocam var, evlenemem,” demiş.
Burada derdine çare bulamayacağını anlayan kız ah çekince. Ah, gelmiş. Kız:
“Beni kocamın yanına götür,” demiş kız.
Kocasının cansız bedeninin başucunda oturup dualar okumuş, ağlamış. Sonunda Ah’a onu götürüp satmasını söylemiş. Ah, yeniden onu satmış.
Satıldığı bu evde de matem varmış, ağıt yakılıyormuş. Kız, merak edip sormuş hizmetçilere.
“Hanımımız yıllar önce bir ejderha doğurmuş, ejderhayı dehlize hapsetmiş. Ejderha her gün daha da büyüyor. Hanım ne onu öldürmeye razı oluyor, ne de bodrum katından çıkarıp herkese bir ejderha doğurduğunu söylemeyi göze alabiliyor. Ne yapacağını bilemiyor.”
Bir gün kız evin hanımına demiş ki:
“Hanım, bir gün beni bir ejderhanın önüne atsalardı da ejderha beni yeseydi, çok isterdim.”
“Sen aklını mı yitirdin?” demiş Hanım.
Kız, çok ısrar etmiş, sonunda hanım da kabul etmiş.
“Beni bir tulumun içine koyun, ağzını sımsıkı bağlaıktan sonra ejderhanın önüne atın,” demiş kız. Kızı çuvala koyup ejderhanın önüne atmışlar.
Önüne atılan çuvala bakan Ejderha:
“Çık büründüğün kılıktan ki seni yiyeyim,” demiş.
Kız da:
“Sen neden çıkmayasın da ben çıkayım?” demiş. “En iyisi önce sen büründüğün kılıktan çık dışarı.”