gridreads

1. Bölüm

VİCTOR HUGO

Victor Hugo 26 Şubat 1802’de Fransa’da doğ­muş­tur. Liseyi bitir­dik­ten sonra ken­di­ni tümüy­le ede­bi­ya­ta adadı. 1824 yılın­da Fran­sız La Muse Fran­ça­i­se der­gi­si­ni kurdu. 1831’de Notre Dame’in Kan­bu­ru adlı büyük roma­nı­nı yayım­la­dı. 1841 yılın­da Fran­sız Aka­de­mi­si’ne üye seçil­di. 1848 Fransa Dev­ri­mi’nden sonra par­la­men­to üye­li­ği­ne seçil­di.

1855-1870 ara­sı­nı küçük bir İngi­liz adası olan Guern­sey’de geçir­di. O dönem yazar­lı­ğı­nın en üret­ken yıl­la­rı olmuş­tur. 1862 yılın­da baş­ya­pı­tı olan Sefil­ler adlı roma­nı­nı yayım­la­dı. Bunu 1866’da Les Tra­va­il­le­urs de la Mer (Deniz İşçi­le­ri) ve aynı yıl L’Homme qui Rit (Gülen Adam) gibi önemli roman­la­rı izledi.

1885 yılın­da vefat etti.

En Önemli Eser­le­ri:

Notre Dame’in Kan­bu­ru (1831), Sefil­ler (1862), Deniz İşçi­le­ri (1873-77), Gülen Adam (1866).

PİS­KO­POS MİRYEL

Mösyö Char­les Fran­ço­is Bien­ve­nu Miryel, 1815 yılın­da, Digne şeh­ri­nin pis­ko­po­suy­du. Yetmiş beşine mer­di­ven daya­mış bu adam, 1806 yılın­dan beri burada görev­liy­di.

Mösyö Fran­ço­is Bien­ve­nu Miryel, Aix Par­la­men­to­su­na mensup bir üyenin oğluy­du. Anla­tı­lan­la­ra bakı­la­cak olursa, babası da ken­di­si­nin yerine geç­me­si­ni ve aynı görevi sür­dür­me­si­ni iste­di­ği için, onun hayli genç bir yaşın­da dünya evine gir­me­si­ni sağ­la­mış­tı. Böyle vakit­siz­ce evlen­dir­me­ler bu tür aile­ler ara­sın­da epey rağbet görü­yor­du. Daha yir­mi­li çağ­la­rın­da evle­nen Miryel, bütün bun­la­ra karşın ken­di­sin­den uzun uzun söz ettir­miş­ti.

Alımlı bir deli­kan­lıy­dı, fazla uzun boylu sayıl­ma­ma­sı­na rağmen, kibar ve göz alı­cıy­dı. Epey de nük­te­li konuş­tu­ğu için kadın­lar katın­da hayli beğeni kazan­mış­tı. Evlen­me­si onun dingin bir hayata kavuş­ma­sı­nı sağ­la­ma­dı. Deli­kan­lı­lık yıl­la­rı­nı çeşit­li zevk­ler ardın­da koşa­rak har­ca­dı. Fakat bun­la­rın yanı sıra, Fran­sız ihti­la­liy­le gelen karı­şık ve çetin yıllar, aile­le­rin mah­vo­lup dağı­lı­şı, Miryel’in haya­tın­da da bazı deği­şik­lik­le­re meydan vere­cek­ti. Char­les Miryel, ihti­la­lin ilk haf­ta­la­rın­da aile­siy­le İtalya’ya göçmek zorun­da kal­mış­tı. Yıl­lar­dır ince has­ta­lı­ğa yaka­lan­mış olan eşi, orada hayata göz­le­ri­ni kapat­tı. Çocuk­suz­lar­dı. Bu vefat Char­les Miryel’i altüst etti ve haya­tı­nın değiş­me­si­ne zemin hazır­la­dı. Adeta alın­ya­zı­sı­nı değiş­tir­di. Moral bakı­mın­dan yıkıl­mış­tı.

Eski Fran­sız sos­ye­te­si­nin par­ça­la­nıp çözül­me­si, kendi aile­si­nin yıkımı, onu hayli yıp­rat­mış­tı. Zevk­pe­rest deli­kan­lı, önce­le­ri tek başına olmayı istedi, her şeyden vaz­ge­çip inzi­va­ya çekil­mek istedi. Nasıl oldu­ğu­nu kim­se­cik­ler bile­me­di, fakat İtalya’dan dön­dü­ğün­de Miryel, dine ada­mış­tı ken­di­ni. Tak­vim­ler 1804’i gös­ter­di­ğin­de Miryel, Brig­nol­les’de rahip­ti. Yaşı ala­bil­di­ği­ne geçkin olduğu için, zorlu bir yal­nız­lık içinde geçi­ri­yor­du gün­le­ri­ni.

Napo­le­on’un taç giyme töreni için hazır­lık­lar hız­lan­dı­rı­lır­ken, kimi işleri yüzün­den ara ara Paris’e giden Rahip Miryel, Kar­di­nal Fesh’i gör­me­ye gidi­yor­du. Konak­ta dayı­sı­nı ziya­re­te gelen Napo­le­on’la kar­şı­laş­tı.

Koca­mış bir din ada­mı­nın ken­di­si­ne üste­le­ye­rek bak­ma­sı­na işkil­le­nen Napo­le­on, aniden bir yave­ri­ne, yüksek sesle:

“Göz­le­ri­ni benden ayır­ma­yan şu adam kim acaba?” diye sordu.

Miryel hazır cevap biriy­di; kayıt­sız­ca kar­şı­lık verdi:

“Majes­te­le­ri! Siz her­han­gi bir adama bakı­yor­su­nuz, ama ben kar­şım­da çok önemli bir adam görü­yo­rum. Bu fır­sa­tı ikimiz de değer­len­di­re­bi­li­riz.”

O günün akşamı, İmpa­ra­tor, dayı­sı­na bu hazır­ce­vap din ada­mı­nın adını sordu. Hemen sonra, Miryel, Digne şeh­rin­de boş duran Pis­ko­pos­luk maka­mı­na tayin edil­di­ği­ni hay­ret­ler içinde kala­rak haber aldı.

Char­les Miryel’in, deli­kan­lı­lık yıl­la­rı­na iliş­kin dedi­ko­du­la­rın ger­çe­ğe uygun­luk dere­ce­si nedir bil­mi­yo­ruz. İhti­lal­den önce onun aile­si­ni tanı­yan hayli az kişi vardı. Son­ra­ki yıl­lar­da, Char­les Miryel, geve­ze­li­ğin bol, zekâ­nın sınır­lı olduğu bu şehre yer­le­şin­ce, ora­da­ki­le­rin öfke­si­ni üze­ri­ne çekti. Ayrıca, pis­ko­pos olması da, bunda hayli rol oyna­mış­tı. Ama yine de, hak­kın­da­ki dedi­ko­du­lar salt boş sözler ola­bi­lir­di. Gerek­siz gürül­tü, anlam­sız konuş­ma­lar, maval da ola­bi­lir diye­bi­li­riz. İşin esası ise, tam dokuz yıl Digne’de göre­vi­ne devam ettik­ten sonra, hak­kın­da söy­len­miş ne varsa unu­tul­muş­tu. Bun­la­rın sözünü bile etmeye kimse kal­kı­şa­maz­dı.

Char­les Miryel, Digne’ye yer­le­şir­ken, yanına, o güne kadar evlen­me­miş kız kar­de­şi Mat­ma­zel Bap­tis­ti­ne’i de almış­tı. Evle­rin­de­ki tek hiz­met­çi Madam Mag­lo­i­re da Mat­ma­zel Bap­tis­ti­ne ile akran bir kadın­dı. Önce Papaz’ın hiz­met­çi­lik göre­vin­de bulu­nan Madam Mag­lo­i­re şu sırada, hem Mat­ma­zel Bap­tis­ti­ne’in hiz­me­ti­ni, hem de evdeki işleri görü­yor­du. Ağa­be­yin­den on yaş küçük olan Mat­ma­zel Bap­tis­ti­ne, narin yapılı, uzunca boylu, solgun beniz­li bir kadın­dı.

Hayatı boyun­ca güzel olma­yan evde kalmış kız, geçen yıllar sonucu iyi yürek­li olma­nın güzel­li­ği olarak adlan­dı­rı­lan bir güzel­li­ğe ermiş­ti. Genç­li­ğin­de sıs­ka­lık sayı­lan zayıf­lı­ğı, koca­mış­lı­ğın­da say­dam­lı­ğa evril­miş­ti. Bir haley­le kuşa­tıl­mış gibiy­di. Cin­si­ye­ti­ni geç anla­şıl­sa da gös­te­ren bedeni ışıkla dolu bir küt­le­ye ben­zi­yor­du. Parıl­tı­lı göz­le­ri­nin sürek­li öne eğik­li­ği, bir ruhun dün­ya­da kala­bil­me­si­nin gerek­çe­si olu­yor­du.

Madam Mag­lo­i­re ise gürbüz, pamuk tenli, yuvar­lak yüzlü bir kadın­dı. Hep koş­tur­du­ğu için, solu­ğu­nu sık­laş­tı­ran astım krizi yüzün­den, sürek­li nefes dar­lı­ğı çeker­di.

Char­les Miryel, şehre adım attı­ğın­da konu­mu­na ve onu­ru­na yara­şan Pis­ko­pos­luk Kona­ğı­na yer­leş­ti­ril­di. Vali ile Bele­di­ye Baş­ka­nı, onun ilk ziya­ret­çi­le­ri oldu­lar. Pis­ko­pos da gar­ni­zon komu­ta­nı gene­ra­li ve emni­yet müdü­rü­nü ziya­re­te gitti.

Yer­leş­me yeni tamam­la­nı­yor­du ki, şehir, yeni Pis­ko­po­sun ne yapa­ca­ğı­nı sabır­sız­ca bek­le­me­ye koyul­du.

Pis­ko­po­sun konağı şehir has­ta­ne­si­nin yanın­day­dı. Doğ­ru­su, bu bir konak da değil, kral­la­ra yara­şır bir saray gibiy­di. Geçen asrın biti­mi­ne yakın, Mon­sen­yör Henri Puget tara­fın­dan inşa edil­miş­ti. Muh­te­şem bir binay­dı. Pis­ko­pos dai­re­le­ri, salon­lar, odalar en kusur­suz biçim­de döşen­miş­ti. Eski Flo­ran­sa tar­zı­na uygun kemer­ler­le bezeli şeref avlusu, güze­lim ağaç­lar ve çiçek­ler­le dolu epey ferah bir bah­çe­si vardı. 29 Temmuz 1714’te Mon­sen­yör Henri Puget, burada, tanın­mış yedi din ada­mı­na bir şölen ver­miş­ti. Bu yedi adamın port­re­le­ri hâlâ yemek salon­la­rı­nı süs­le­me­nin yanı sıra, o ben­zer­siz 29 Temmuz 1714’ü de bir masa­nın mer­me­ri­ne altın harf­ler­le kazı­ya­rak ölüm­süz­leş­tir­miş­ti. Biti­şi­ğin­de­ki has­ta­ne ise, ufak bir bah­çe­si olan tek katlı bir binay­dı.

Şehre geli­şi­nin üçüncü günün­de pis­ko­pos, has­ta­ne­yi ziya­ret etti. Bu ziya­re­ti­ni bitir­di­ğin­de baş­he­kim­den, konağa gel­me­si­ni rica etti. Şöy­le­ce bir konuş­ma geçti ara­la­rın­da:

“Doktor, şu sırada kaç has­ta­nız var?”

“Yirmi altı has­ta­mız var, efen­dim.”

“Evet, benim de say­dık­la­rım bu kadar­dı.”

“Yatak­lar iç içe geçmiş gibi, efen­dim...”

“Evet. Benim de böyle bir göz­le­mim oldu.”

“Koğuş­lar fazla dar, aslın­da oda gibi, oda­la­rı hava­lan­dır­mak öyle zor oluyor ki.”

“Bunu ben de fark ettim.”

“Biraz iyi­le­şen has­ta­la­ra güneş­li gün­ler­de hava aldır­mak isti­yo­ruz, fakat bahçe çok dar.”

“Evet, anla­dım, doktor.”

“Salgın bir has­ta­lık baş­la­dı­ğın­da, hasta sayısı genel­lik­le yüzü bile geçer, ne yapa­ca­ğı­mı­zı şaşı­rı­rız.”

“Sizin­le aynı fikir­de­yim, doktor.”

Pis­ko­pos, otur­duk­la­rı salonu ince­le­di. Bir yandan da bazı hesap­lar yapı­yor­du. Sonra kendi ken­di­siy­le konu­şur gibi:

“Beni din­le­yin, doktor, bir hesap hatası var. Siz tam yirmi altı kişi, beş küçük odada balık istifi yaşı­yor­su­nuz. Hal­bu­ki biz, sadece üç kişi, altmış odalı bir konağa kurul­duk. Bu doğru değil, bundan eminim. Siz benim şu konağa yer­le­şin, ben de has­ta­ne­ye yer­le­şe­yim.”

Ertesi sabah yirmi altı çare­siz hasta, Pis­ko­pos’un kona­ğı­na, Pis­ko­pos da has­ta­ne­ye yer­leş­miş­ti. Eski­den sahibi olduğu ser­vet­ten Char­les Miryel’e hatırı sayı­lır bir şey kal­ma­mış­tı. Ailesi ihti­lal gün­le­rin­de borca bat­mış­tı. Kız kar­de­şi­nin de yılda beş yüz frank­lık bir geliri vardı ama, bu da sadece onun kişi­sel har­ca­ma­la­rı­na ayrı­lır­dı. Pis­ko­po­sun ise, on beş bin frank­lık bir maaşı vardı. Has­ta­ne bina­sı­na yer­leş­tik­ten sonra, bu maaşla ken­din­ce bir bütçe düzen­le­di: Toplam: 1500 frank­tı.

Mat­ma­zel Bap­tis­ti­ne bu bütçe planı hoş­gö­rüy­le kar­şı­la­dı. Bu kutsal ve koca­mış kız için, Char­les Miryel hem bir ağabey, hem de bir Pis­ko­pos’tu. Aile bağ­la­rı bakı­mın­dan yakın akra­ba­sı, dostu ve din bakı­mın­dan ken­di­si­nin üstü olarak görü­yor­du onu. Ona, say­gı­lı bir sevgi duyar­dı.

Kâh­ya­la­rı Madam Mag­lo­i­re sesini biraz yük­sel­te­cek oldu. Pis­ko­po­sun özel har­ca­ma­la­rı­na sadece bin frank ayır­ma­sın­dan hiç de hoş­lan­ma­mış­tı. Bu bin franka Mat­ma­zel Bap­tis­ti­ne’in o beş yüz frankı da ekle­nin­ce bin beş yüz frank edi­yor­du ki, Pis­ko­pos ve iki koca­mış kadın bu paray­la güç bela geçi­ni­yor­lar­dı.

Bu arada civar kili­se­le­rin rahip­le­ri de ken­di­si­ni ziya­re­te gel­dik­le­rin­de, Pis­ko­pos onları ağır­la­ma­yı hiç sav­sak­la­maz­dı. Şehre yer­leş­me­si­nin üç ay son­ra­sın­da, bir gün öfke­le­ne­cek gibi oldu Pis­ko­pos:

“Bu kadar tutum­lu dav­ran­ma­mı­za rağmen, yine de güç bela geçi­ni­yo­ruz.”

Madam Mag­lo­i­re bu çıkış­tan hoş­nut­tu, hemen atıldı:

“Öyle ya, Pis­ko­pos haz­ret­le­ri araba gider­le­ri­ne ayrı­lan öde­ne­ği iste­me­di­ler ki. Oysa eski­den, pis­ko­pos­la­rın yol ve araba gider­le­ri de kar­şı­la­nır­dı.”

Pis­ko­pos ihti­yar kadın­dan yana çıktı:

“Hak­kı­nız var, Madam Mag­lo­i­re.”

Biraz zaman geçin­ce, iste­di­ği ödenek kabul edildi. Yılda üç bin frank tutan bu ödenek Pis­ko­pos’un araba, haber­leş­me ve ulaşım gider­le­ri içindi.

Şehrin ekabir takımı, buna öfkey­le karşı koydu. Üste­lik bir sena­tör, Beş Yüzler Mec­li­si­nin eski­den üyesi olan biri, ila­hi­yat Fakül­te­si Deka­nı­na hışım dolu bir mektup yol­la­dı:

“Araba gider­le­ri için ödenek mi? Bu ne anlama geli­yor? Dört bin nüfus­lu ufacık bir yer için buna ne gerek var ki? Bu azmış gibi bir de haber­leş­me ve yol gider­le­ri? Bu gezi­le­rin fay­da­sı ne ola­bi­lir? Bu dağlık diyar­lar­da yol da yok. Herkes her yere atla gider. Duran­ce neh­rin­de­ki köprü bile sadece öküz ara­ba­la­rı­nı taşı­ya­cak kadar sağ­lam­dır. Ah şu din adam­la­rı... hepsi de bir­bi­ri­ne ben­zi­yor, hepsi de doymak bilmez ve pinti... Bu yeni gelen önce ermiş gibi görün­me­yi denedi. Fakat, onun da foyası ortaya çıktı. Pis­ko­pos Haz­ret­le­ri binmek için, at ara­ba­sı ister­ler­miş. Eski pis­ko­pos gibi, bu da rahatı sevi­yor... Ah efen­dim İmpa­ra­tor bizi şu tutu­cu­lar­dan kur­ta­ra­ma­dı ki. Onları başı­nız­dan atma­dı­ğı­nız sürece, işler düzel­mez. Papaya da yuh, aslın­da ben hiç­bi­ri­ne kulak asmam ya...”

Fakat Pis­ko­pos’un bu iste­ği­ne Madam Mag­lo­i­re epey sevin­miş­ti. Hemen Mat­ma­zel Bap­tis­ti­ne’ye koşup güzel haberi verdi: “Ah Mat­ma­zel, artık efen­di­mi­zin de kapalı bir ara­ba­sı olacak. O da ken­di­si­ni düşün­me vak­ti­nin gel­di­ği­ni niha­yet anladı. Şu üç bin frank epey iyi oldu, beli­mi­zi biraz düzel­te­bi­li­riz.”

Madam Mag­lo­i­re'ın heye­ca­nı boşu­nay­dı, çünkü daha gün bit­me­den, Pis­ko­pos hazır­la­dı­ğı bir mek­tu­bu kız kar­de­şi­ne uzattı:

“Araba ve yol gider­le­ri öde­ne­ği­nin har­ca­na­ca­ğı yerler:

Has­ta­la­ra et suyu dağıt­mak: 1500 frank

Dra­gu­ig­nan düş­kün­ler yur­du­na: 250 frank

Aix Ana­o­ku­lu­na yardım: 250 frank

Yetim­le­re: 500 frank

Kim­se­siz çocuk­la­ra: 500 frank

Toplam : 3000 frank.”

Char­les Miryel’in bütçe düzeni böy­ley­di.

Kilise ve dini işler için, ihti­yaç duyu­lan para­la­rı, Pis­ko­pos var­sıl­lar­dan alıp, yok­sul­la­ra verir­di. Bir süre sonra bağış­lar oluk gibi akmaya baş­la­dı.

Parası olan da, olma­yan da Char­les Miryel’in kapı­sı­na koşar­dı. Bazı­la­rı ken­di­le­ri için ayrı­lan yar­dı­mı almaya gelir, bazı­la­rı da bağış­ta bulun­ma­ya gelir­di. Aradan bir yıl geçin­ce Pis­ko­pos iyilik ve yıkım­la­rın para kasası olmuş­tu. Elin­den epey yüklü para­lar gelip gider­di. Gel­ge­le­lim ken­di­si, hayat tar­zı­nı hiç değiş­tir­me­miş­ti.

Dün­ya­da, acılar ve yıkım­lar o kadar faz­lay­dı ki, din ada­mı­nın dağıt­tı­ğı para­lar, güneş gören kar gibi eriyip gidi­yor­du. Pis­ko­pos ne kadar bağış alırsa alsın, yine de para yetiş­ti­re­mi­yor­du. İşte o zaman, kendi gider­le­rin­den kısıp, sada­ka­la­rı ver­me­ye çalı­şı­yor ve bu yüzden de epey dar bir büt­çey­le yaşı­yor­du.

O gün­ler­de Pis­ko­pos­la­rın yazı­la­rı­na, mek­tup­la­rı­na, dilek­çe­le­ri­ne bütün adla­rı­nı yaz­ma­la­rı âdet­ten­di. Ora­la­rın yok­sul­la­rı Char­les Fran­ço­is Bien­ve­nu adları içinde ona en yara­şa­nı seç­ti­ler: Bien­ve­nu. Artık onu sürek­li “Mon­sen­yör Bien­ve­nu” diye çağı­ra­cak­lar­dı.

Miryel ken­di­si­ni üçüncü adıyla çağır­ma­la­rın­dan hoş­nut­tu:

“Bu addan mem­nu­num,” derdi. “En azın­dan Mon­sen­yör unva­nı­nın res­mi­ye­ti­ni kal­dı­rı­yor.”

Araba öde­ne­ği­ni ihti­ya­cı olan­la­ra veren pis­ko­pos, gezi­le­ri­ni buna rağmen boş­la­mı­yor­du. Olduk­ça sarp bir bölge olan Digne’de pis­ko­pos­luk epey zah­met­li bir iş sayı­lır­dı. Hiçbir düzlük yer yokmuş gibi olan bu dağlık ara­zi­nin yol­la­rı da hayli zor­luy­du. Ama ziya­re­te git­me­si gere­ken sayı­sız dini kuru­luş bulu­nu­yor­du. Fakat Pis­ko­pos Miryel bu zor­lu­ğu da yen­me­yi başar­dı. Uzak olma­yan yer­le­re yürür, ovada iki teker­lek­li ara­bay­la gider ve dağ­la­ra katır­la çıkar­dı. Zaman zaman, kız kar­de­şiy­le, Madam Mag­lo­i­re’ı da yalnız bıra­kır­dı. Kağ­nıy­la çıka­bil­di­ği dağ köy­le­ri de vardı.

Bir gün, eski bir dini merkez olan Senez’e eşekle gitti. O sırada hiç parası olma­dı­ğın­dan, başka binit bula­ma­mış­tı. Şehir valisi ken­di­si­ni kar­şı­la­mak için koş­tu­ğun­da, onun eşek­ten inme­si­ne parmak ısıran ya da ayıp­la­yan bakış­lar­la baktı. Vali­nin yanın­da duran birkaç kent­soy­lu da kah­ka­ha­lar attı­lar. Pis­ko­pos, onlara şun­la­rı söy­le­di:

“Vali Haz­ret­le­ri ve kent­soy­lu beyler, bana şaş­kın­ca bak­tı­ğı­nı­zı fark ettim. Kim bilir, belki de benim gibi önem­siz ve para­sız bir rahibi efen­di­miz İsa’yı taşı­yan bir hay­va­nın üze­rin­de gör­dü­ğü­nüz için beni fiyaka yapı­yor diye kına­ya­bi­lir­si­niz! Fakat emin olun, beyler, bunu fiyaka niye­tiy­le değil, yal­nız­ca zorun­lu­luk­tan yapı­yo­rum.”

Böy­le­si gezi­le­rin­de epey uysal, cana yakın ve ilgi çekici konu­şur, vaaz vermez, söy­le­şir gibi konu­şur­du. Örnek­le­ri­ni hep o çev­re­ler­den seçer­di. Ora­lar­da­ki bir köyün sakin­le­ri­nin nasıl bir­bir­le­ri­ne yar­dım­cı olduk­la­rı­nı git­ti­ği bir başka köyde anla­tır, hayır­se­ver kasaba ya da köyün kut­san­mış bir yer oldu­ğu­nu söy­ler­di. İhti­ya­cı olan­la­ra yardım etme­yen bir böl­ge­de şöyle derdi: “Bri­an­çon­lu’lara bakın. Fakir­le­re, dul ve yetim­le­re ekin biçme hak­kı­nı diğer­le­rin­den üç gün önce ver­di­ler. Evleri otu­ru­la­maz hale gel­di­ğin­de onları, para iste­me­den tamir edi­yor­lar. Böy­le­ce, Tanrı’nın sev­gi­si­ne eriş­ti­ler. Bir asır­dır orada bir cina­yet bile işlen­me­di.”

Kâr­la­rı konu oldu­ğun­da tut­ku­lu olan köy­ler­de ise: “Emb­run­lü­ler’e bakın. Ekin biçme vakti, bir aile reisi hasta, oğul­la­rı asker­de, kız­la­rı şehir­de hiz­met­tey­se, köy rahibi vaaz­la­rın­da ona yar­dım­cı olun­ma­sı­nı ister; pazar günü, sabah dua­sın­dan sonra, bütün köy aha­li­si, kadın-erkek, yaşlı-genç, zaval­lı adamın tar­la­sı­na gidip eki­ni­ni derer­ler, sama­nı­nı, tahı­lı­nı amba­rı­na taşır­lar,” derdi. Para ve miras için tar­tı­şan aile­le­re şunu söy­ler­di:

Bölüm 1 · 1/41

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki