gridreads

1. Bölüm

ZER­DÜŞT'ÜN ÖNDE­Yİ­Şİ

1

Zer­düşt otuz yaşın­da yur­du­nu ve yur­du­nun gölünü bıra­kıp dağ­la­ra çıktı. Orada ruhu­nun ve yal­nız­lı­ğı­nın tadı­nın çıkar­dı ve on yıl bundan bık­ma­dı. Ama sen sonun­da gön­lün­de değiş­me oldu, ve bir sabah tanla kalktı, güne­şin kar­şı­sı­na geçti ve ona şöyle dedi:

“Ey ulu yıldız! Aydın­lat­tık­la­rın olma­say­dı, ne olurdu senin mut­lu­lu­ğun!”

On yıldır mağa­ra­mın üstüne yük­se­lir durur­sun: Işı­ğın­dan ve yol­cu­lu­ğun­dan bıkar­dın ben olsay­dım, kar­ta­lım ve yıla­nım olma­say­dı!

Ama biz seni her sabah bek­le­dik, senden faz­la­lı­ğı­nı aldık ve kut­sa­dık seni bunun için.

Bak! Pek çok bal top­la­mış bir arı gibi, bil­ge­li­ğim­den usan­dım; onu almaya uza­na­cak eller gerek bana.

İnsan­lar ara­sın­da bil­ge­ler deli­lik­le­riy­le, yok­sul­lar da zen­gin­lik­le­riy­le bir daha sevin­ce­ye dek, vermek, dağıt­mak iste­rim.

Derin­lik­le­re inme­li­yim. İşte bunun için: Tıpkı senin akşam­lan deni­zin ardına inişin ve alt dün­ya­ya ışık ile­ti­şin gibi. Ey taşkın yıldız!

Ara­la­rı­na inmek iste­di­ğim insan­la­rın dediği gibi bat­ma­lı­yım sen­ci­le­yin.

Kutsa beni öyley­se, en büyük mut­lu­lu­ğa bile kıs­kan­ma­dan bakan ey durgun göz!

Taş­ma­ya durmuş kadehi kutsa da altın aksın su ve dört bucağa götür­sün parıl­tı­sı­nı sevin­ci­nin!

Bak! Bu kadeh yine boşal­mak ister ve Zer­düşt yine insan olmak ister.

Böyle baş­la­dı Zer­düşt'ün batışı.

Zer­düşt dağdan yalnız indi ve kim­sey­le kar­şı­laş­ma­dı. Ama ormana gir­di­ğin­de, kutlu kulü­be­sin­den orman­da kök ara­ma­ya çıkmış yaşlı bir adam belir­di birden önünde. Ve şöyle dedi yaşlı adam Zer­düşt'e:

“Yaban­cı değil bana bu gezgin kişi: Yıllar önce geç­miş­ti bura­dan. Adı Zer­düşt'tü; ama değiş­miş. O gün külünü dağ­la­ra götü­rü­yor­dun: Bugün de ate­şi­ni vadi­le­re mi götü­re­cek­sin? Kun­dak­çı­lı­ğın ceza­sın­dan kork­mu­yor musun? Evet, Zer­düşt'ü tanı­dım. Dup­du­ru göz­le­ri ve ağzın­da tik­sin­ti hiç yer etme­miş. Oynar gibi değil mi yürü­me­si? Değiş­miş Zer­düşt, çocuk olmuş Zer­düşt, uyan­mış biri Zer­düşt: Uyu­yan­lar ara­sın­da ne yapa­cak­sın? Sanki deniz­de yaşar­dın yal­nız­lı­ğın­da ve deniz seni taşır­dı. Yazık, kıyıya mı çıkmak isti­yor­sun? Yazık, göv­de­ni yine kendin mi sürük­le­mek isti­yor­sun?”

Zer­düşt cevap verdi: “İnsan­la­rı sevi­yo­rum.”

“Neden orma­nın ıssız­lı­ğı­na çekil­dim ben?” dedi ermiş. “İnsan­la­rı fazla sev­di­ğim için değil mi? Tan­rı­yı sevi­yo­rum şimdi: İnsan­la­rı sev­mi­yo­rum. İnsan fazla eksik bir şey bence. İnsan sev­gi­si yıkım olurdu benim için.”

Zer­düşt cevap verdi: “Sevgi de ne söz! Ben insan­la­ra arma­ğan götü­rü­yo­rum.”

“Onlara bir şey verme” dedi ermiş. “Onlar­dan al daha iyi ve onlar­la bir­lik­te taşı, bu onla­rın daha çok hoş­la­rı­na gider: Yeter ki senin de hoşuna gitsin! Ve onlara vermek ister­sen, sada­ka­dan faz­la­sı­nı verme, onu da dilen­sin­ler senden!”

“Hayır” diye cevap verdi Zer­düşt. “Ben sadaka vermem. Yoksul deği­lim o kadar.”

Ermiş Zer­düşt'e güldü ve şöyle dedi: “Öyley­se hazi­ne­le­ri­ni onlara kabul ettir­me­ye bak! onlar yal­nız­lar­dan kuş­ku­la­nır­lar ve bizim arma­ğan­lar­la gel­di­ği­me inan­maz­lar. Adım­la­rı­mız sokak­la­rın­da pek ıssız çınlar. Ve gece yatak­la­rın­day­ken, güneş doğ­ma­dan çok önce biri­nin geç­ti­ği­ni işit­se­ler, kendi ken­di­le­ri­ne sora­cak­lar­dır: Nereye gider bu hırsız?

Gitme insan­la­ra, orman­da kal! Hay­van­la­ra git daha iyi! Neden benim gibi olmak iste­mi­yor­sun, ayılar ara­sın­da ayı, kuşlar ara­sın­da kuş”

“Peki orman­da ne yapı­yor ermiş?” diye sordu Zer­düşt. Ermiş cevap verdi: “Tür­kü­ler düzüp söy­lü­yo­rum ve bu tür­kü­le­ri düzer­ken, gülü­yor, ağlı­yor ve mırıl­da­nı­yo­rum. Böyle övü­yo­rum Tan­rı­yı. Türkü söy­le­ye­rek, ağla­ya­rak, güle­rek ve mırıl­da­na­rak övü­yo­rum benim Tanrım olan Tan­rı­yı. Peki sen arma­ğan olarak bize ne geti­ri­yor­sun?”

Zer­düşt bu söz­le­ri işi­tin­ce, ermişi esen­le­di ve dedi: “Ne vere­yim ben size! Çabu­cak gide­yim de bir şey alma­ya­yım sizden!” Ve ayrıl­dı­lar böy­le­ce, yaşlı adamla Zer­düşt, iki çocuk gibi gülü­şe­rek.

Ama Zer­düşt yalnız kalın­ca, şöyle dedi gön­lü­ne: “Nasıl olur? Bu yaşlı ermiş, Tan­rı­nın öldü­ğü­nü daha işit­me­miş orma­nın­da.”

2

Zer­düşt orma­nın kıyı­sın­da­ki en yakın kente var­dı­ğın­da, birçok kim­se­yi pazar yerin­de top­lan­mış buldu; çünkü bir ip cam­ba­zı­nın oyna­ya­ca­ğı bil­di­ril­miş­ti. Ve Zer­düşt halka şöyle buyur­du:

Ben size Üst İnsanı öğre­ti­yo­rum. İnsan alt edil­me­si gere­ken bir şeydir. Onu alt etmek için ne yap­tı­nız?

Bütün var­lık­lar şim­di­ye dek ken­di­le­rin­den öte bir şey yarat­mış­lar­dır. Peki siz bu büyük yük­se­li­şin inişi olmak ve insanı alt edecek yerde hay­van­la­ra dönmek mi isti­yor­su­nuz?

İnsana göre maymun nedir? Gülü­ne­cek bir şey, ya da acı bir utanç. İnsan da tıpkı böyle ola­cak­tır. Üst İnsana göre; gülü­ne­cek bir şey, ya da acı bir utanç.

Solu­can­dan insana dek yol aldı­nız ve sizde çok şey daha solu­can­dır. May­mun­du­nuz bir zaman­lar ve şimdi bile insan, her may­mun­dan daha may­mun­dur.

İçi­niz­de en bil­ge­niz bile uyum­suz­luk­tur, bitki ve görün­tü mele­zi­dir. Ama bitki ya da görün­tü olun mu diyo­rum size?

Bakın, size Üst İnsanı öğre­ti­yo­rum! Üst İnsan yer­yü­zü­nün anla­mı­dır. Iste­mi­niz desin ki: Üst İnsan yer­yü­zü­nün anlamı ola­cak­tır!

Yal­va­rı­rım size kar­deş­le­rim, yer­yü­zü­ne bağlı kalın ve inan­ma­yın size dünya ötesi umut­lar­dan söz açan­la­ra! Ağı saçan­lar­dır onlar, bile­rek bil­me­ye­rek.

Hayatı hor gören­ler­dir onlar, çürü­yen ve ağı­lan­mış kişi­ler, yer­yü­zü bık­mış­tır onlar­dan. Bıra­kın git­sin­ler!

Bir zaman­lar Tan­rı­ya karşı işle­nen günah en büyük günah­tı, ama Tanrı öldü, onunla bir­lik­te öldü­ler o günah­kâr­lar da. Yer­yü­zü­ne karşı günah işle­me­mek şimdi en kor­kun­cu­dur ve bilin­me­zin özünü yer­yü­zü­nün anla­mın­dan üstün tutmak!

Bir zaman­lar can, göv­de­yi hor görür­dü. Bu hor görme de en üstün şeydi. Can, gövde; cılız, iğrenç ve aç olsun ister­di. Böy­le­ce göv­de­den ve yer­yü­zün­den kur­tul­ma­yı kurar­dı.

Ah, bu canın ken­di­si cılız, iğrenç ve açtı. Ve işken­ce bu canın tut­ku­suy­du!

Ama siz de, kar­deş­le­rim söy­le­yin bana: Göv­de­niz canı­nız için ne diyor? Canı­nız; yok­sul­luk, kir­li­lik ve acı­na­cak rahat­lık değil mi?

Evet, kirli bir ırmak­tır insan. Kirli bir ırmağı içine alması ve bozul­ma­dan kal­ma­sı için deniz olmalı kişi.

Bakın, size Üst İnsanı öğre­ti­yo­rum. O, İşte bu deniz­dir, onda bata­bi­lir sizin büyük hor gör­me­niz.

Yaşa­ya­bi­le­ce­ği­niz en büyük şey nedir? Büyük hor görme saa­ti­dir. Mut­lu­lu­ğu­nu­zun bile size iğrenç gel­di­ği saat ve usu­nu­zun ve erde­mi­ni­zin.

Dedi­ği­niz saat: “Benim mut­lu­lu­ğum nedir ki? Yok­sul­luk, kir­li­lik ve acı­na­cak rahat­lık­tır o. Ama var­lı­ğı, ken­di­si haklı çıkar­ma­lı Mut­çu­lu­lu­ğum!”

Dedi­ği­niz saat: “Benim usum nedir ki! Asla­nın, yiye­ce­ği­ne duy­du­ğu özlemi duyu­yor mu bil­gi­ye? Yok­sul­luk ve kir­li­lik ve acı­na­cak rahat­lık­tır o!”

Dedi­ği­niz saat: “Benim erde­mim nedir ki! Daha beni çıl­dırt­ma­dı. Ne kadar bıktım iyi­li­ğim­den ve kötü­lü­ğüm­den! Hep yok­sul­luk, kir­li­lik ve acı­na­cak rahat­lık­tır o!”

Dedi­ği­niz saat: “Benim doğ­ru­lu­ğum nedir ki! Ateş ve kömür deği­lim bakı­yo­rum da. Oysa doğ­ru­lar ateş ve kömür­dür­ler!”

Dedi­ği­niz saat: “Benim acımam nedir ki! Acıma, insanı seve­nin çivi­le­di­ği çarmıh değil midir? Oysa benim acımam çar­mı­ha germe değil­dir.”

Hiç böyle konuş­tu­nuz mu? Hiç böyle hay­kır­dı­nız mı? Ah, böyle hay­kır­dı­ğı­nı­zı duy­say­dım bir!

Güna­hı­nız değil, yetin­gen­li­ği­niz hay­kı­rı­yor gök­le­re, güna­hı­nız­da­ki baya­ğı­lık hay­kı­rı­yor gök­le­re!

Sizi diliy­le yala­ya­cak şimşek nerde? Sizi aşı­la­ya­cak çıl­gın­lık nerede?

Bakın, size Üst İnsanı öğre­ti­yo­rum. O, bu şim­şek­tir, o bu çıl­gın­lık­tır!

Zer­düşt böyle konuş­tuk­ça, halk­tan biri bağır­dı: “İp cam­ba­zı­nı yete­rin­ce din­le­dik; artık ken­di­si­ni görsek!” Ve bütün kala­ba­lık Zer­düşt'e güldü. Ama; bu söz­le­rin ken­di­si için söy­len­di­ği­ni sanan ip cam­ba­zı baş­la­dı oyu­nu­na.

3

Fakat Zer­düşt halka baktı da, şaştı. Derken şöyle buyur­du:

İnsan, hay­van­la Üst İnsan ara­sı­na geril­miş bir iptir, uçurum üstün­de bir ip.

Kor­ku­lu bir geçiş, kor­ku­lu bir yol­cu­luk, kor­ku­lu bir geri bakış, kor­ku­lu bir ürpe­riş ve durak­la­yış.

İnsan­da büyük olan, onun köprü olma­sı­dır erek değil. İnsan­da sevi­le­bi­le­cek olan, onun kar­şı­ya geçiş ve batış olma­sı­dır.

Ben, yaşa­ma­sı­nı bil­me­yen­le­ri seve­rim .Meğer ki bat­ma­sı­nı bilen­ler; çünkü bun­lar­dır kar­şı­ya geçen­ler.

Ben, büyük hor gören­le­ri seve­rim, çünkü bunlar büyük say­gı­lı­lar­dır ve karşı kıyıya duyu­lan özlem okları.

Ben, batmak ve kurban olmak için önce yıl­dız­la­rın öte­sin­de bir neden ara­ma­yan­la­rı, yer­yü­zü bir gün Üst İnsa­nın olsun diye, ken­di­le­ri­ni yer­yü­zü­ne kurban eden­le­ri seve­rim.

Ben, bilmek için yaşa­yan ve bir gün Üst İnsan yaşa­sın diye bilmek iste­ye­ni seve­rim. Böyle ister o kendi batı­şı­nı.

Ben, Üst İnsana ev kurmak, toprak, hayvan ve bitki hazır­la­mak için çalı­şa­nı ve türe­te­ni seve­rim, çünkü; böyle ister o kendi batı­şı­nı.

Ben, erde­mi­ni seveni seve­rim, çünkü; erdem batma iste­mi­dir ve özlem oku.

Ben, ken­di­si için bir damla bile ruh ayır­ma­ya­nı, baştan başa erde­mi­nin ruhu olmak iste­ye­ni seve­rim. Ruh olarak böyle yürür ve köp­rü­nün üstün­de.

Ben, erde­min­den eğilim ve yazgı yapanı seve­rim. Böy­le­ce o, erdemi uğruna yaşa­mak ister, ya da hiç yaşa­mak iste­mez.

Ben, bir sürü erdem iste­me­ye­ni seve­rim. Bir tek erdem, iki erdem­den daha erdem­dir, çünkü yaz­gı­nın asıl­dı­ğı daha zorlu düğüm­dür o.

Ben, gönlü har vurup harman savu­ra­nı seve­rim, ne teşek­kür bekler, ne teşek­kür eder çünkü hep verir ve o ken­di­ni koru­mak iste­mez.

Ben, zar ken­di­ne uygun düşün­ce uta­na­nı ve soranı seve­rim: “Ben düzen­ci bir oyuncu muyum yoksa?” çünkü yok olmak ister o.

Ben, işine baş­la­ma­dan önce altın sözler saçanı ve hep söz ver­di­ğin­den fazla yapanı seve­rim, çünkü batı­şı­nı ister o. Ben, gele­cek­te­ki­le­ri haklı çıka­rı­nı ve geç­miş­te­ki­le­ri kur­ta­ra­nı seve­rim, çünkü şim­di­ki­ler eliyle yok olmak ister o. Ben, Tan­rı­sı­nı yola geti­re­ni seve­rim, çünkü Tan­rı­sı­nı sever o: Tan­rı­sı­nın öfke­sin­den yok olması gere­kir de.

Ben, yara­lan­ma­da bile gönlü derin olanı küçü­cük bir şeyden yok ola­bi­le­ni seve­rim; Böyle geçer ve köp­rü­yü seve seve.

Ben, gönlü dolup taşanı seve­rim, öyle ki ken­di­ni unutur ve her şey onun için­de­dir; her şey onun batışı olur böy­le­ce.

Ben, özgür ruhlu ve özgür yürek­li olanı seve­rim; böy­le­ce kafası, yüre­ği­nin yalnız içi olur, ama yüreği bat­ma­ya zorlar onu.

Ben, insan­la­rın üstün­de asılı o kara bulut­tan tek tek düşen ağır dam­la­lar gibi olan her­ke­si seve­rim. Onlar şim­şe­ğin geli­şi­ni haber verir­ler ve haber­ci olarak yok olur­lar.

Bakın, ben şim­şe­ğin haber­ci­si­yim ve bulut­tan düşen ağır bir dam­la­yım; oysa şimşek, Üst İnsan­dır.

4

Zer­düşt bu söz­le­ri söy­le­dik­ten sonra, yine halka baktı ve sustu. “İşte ora­da­lar,” dedi gön­lü­ne. İşte gülü­yor­lar, beni anla­mı­yor­lar. Ben; bu kulak­la­ra göre ağız deği­lim.

Göz­le­riy­le işit­me­yi öğren­me­le­ri için, kulak­la­rın mı pat­lat­ma­lı? Düm­be­lek gibi, vaiz gibi ötmeli? Yoksa yalnız keke­me­ye mi inan­ma­lı­lar?

Onla­rın gurur duy­duk­la­rı bir şey­le­ri vardır. Onları gurur­lan­dı­ran şeye ne diyor­lar? Kültür diyor­lar, bu onları keçi çoban­la­rın­dan ayı­rı­yor­muş.

İşte bun­dan­dır, ken­di­le­ri için “hor görme” sözü­nün kul­la­nıl­ma­sın­dan hoş­lan­maz­lar. Ben de gurur­la­rı­na ses­len­me­yim bari.

Onlara en hor görü­le­si şeyden söz aça­ca­ğım, “bu son insan­dır.”

Ve halka şöyle buyur­du Zer­düşt:

İnsa­nın, ken­di­ne bir erek edinme zamanı gel­miş­tir. İnsa­nın en yüksek umu­du­nun tohu­mu­nu ekme zamanı gel­miş­tir.

Top­ra­ğı bu iş için yete­rin­ce verim­li daha. Ama bu toprak bir gün yok­sul­la­şa­cak ve güçten kesi­le­cek ve hiç ulu ağaç yetiş­me­ye­cek onda.

Yazık! İnsa­nın, özlem okunu insan­dan öte sala­ma­ya­ca­ğı ve yayı­nın, vın­la­ma­ya unu­ta­ca­ğı zaman geli­yor!

Size diyo­rum: Dans eden bir yıldız doğu­ra­bil­mek için, kişi­nin içinde kar­ga­şa olmalı daha. Size diyo­rum: Daha var sizde bu kar­ga­şa.

Yazık! İnsa­nın artık yıldız doğu­ra­ma­ya­ca­ğı zaman geli­yor. Yazık! En hor görü­le­si adamın, ken­di­ni artık hor gör­me­ye­nin zamanı geli­yor.

Bakın! Size son insanı gös­te­ri­yo­rum.

“Sevgi nedir? Yarat­ma nedir? Özlem nedir? Yıldız nedir?” Böyle sorar da son insan, göz kırpar.

Yer­yü­zü artık küçül­müş­tür ve üstün­de, her şeyi küçül­ten son insan sıç­ra­mak­ta­dır. Toprak piresi gibi­dir o, kökü kuru­tu­la­maz: Son insan, en uzun ömür­lü­dür.

“Biz mut­lu­lu­ğu bulduk” böyle derler de son insan­lar, göz kır­par­lar.

Güç yaşa­nan böl­ge­ler­den ayrıl­mış­lar­dır; kişiye sıcak­lık gere­kir de. Komşu daha sevi­lir ve ona sür­tü­nü­lür; kişiye sıcak­lık gere­kir de.

Hasta düşmek ve kuş­ku­lu olmak günah­tır onlar­ca, sakı­na­rak yürü­nür. Buda­la­dır, daha ayağı taş­la­ra ya insan­la­ra takı­lıp sen­de­le­yen!

Ara sıra biraz ağı; tatlı düşler kur­du­rur bu. Ve çokça ağı sonun­da, tatlı bir ölüm için.

Daha çalı­şı­lır; çünkü iş eğlen­ce­dir. Ama eğlen­ce­nin zarar ver­me­si­ne bakı­lır.

Artık zengin ya da züğürt olun­maz. İkisi de pek sıkın­tı­lı­dır. Kim buyur­mak ister daha? Kim söz dinler. İkisi de pek sıkın­tı­lı­dır.

Bir sürü ki çoban­sız! Herkes aynı şeyi ister, herkes aynı­dır. Başka türlü duyan, deli­ler evine gönül­lü gider.

“Eski­den bütün dünya deliy­miş” böyle derler de en ince­le­ri, göz kır­par­lar.

Akıl­lı­dır­lar ve olup biten her şeyi bilir­ler. Alay­la­rı­nın sonu gelmez böy­le­ce. Daha bozu­şu­lur, ama hemen barı­şı­lır, yoksa mide­le­ri bozu­lur.

Gündüz için küçük haz­la­rı ve gece için küçük haz­la­rı vardır; ama sağ­lı­ğı sayar­lar.

“Biz mut­lu­ğu bulduk” böyle derler de son insan­lar, göz kır­par­lar.

Zer­düşt'ün, “Önde­yiş” de denen ilk konuş­ma­sı burada sona erdi; çünkü bu sırada kala­ba­lı­ğın bağ­rış­ma­sı ve sevin­ci, sözünü kesti. “Bize ver bu son insanı, ey Zer­düşt” diye bağı­rı­yor­lar­dı, “bu son insan­lar­dan eyle bizi! Ustİn­sa­nı biz sana bağış­la­rız sonra!” ve bütün kala­ba­lık çıl­gın­ca sevi­ni­yor­du ve dudak­la­rı­nı şapır­da­tı­yor­du. Ama Zer­düşt üzüldü ve gön­lü­ne dedi:

“Beni anla­mı­yor­lar. Ben bu kulak­la­ra göre ağız deği­lim.” Anla­şı­lan pek fazla kal­mı­şım dağ­lar­da, pek fazla din­le­mi­şim dere­le­ri ve ağaç­la­rı. Şimdi keçi çoban­la­rı­na söz söyler gibi konu­şu­yo­rum onlar­la.

Durgun gönlüm ve duru, sabah­le­yin dağlar gibi tıpkı. Oysa beni soğuk sanı­yor­lar ve kor­kunç şaka­lar yapan alay­cı­nın biri.

“Ve İşte bana bakı­yor­lar ve gülü­yor­lar. Ve güler­ken benden nefret edi­yor­lar. Gülüş­le­ri buz gibi.”

5

Derken bütün ağız­la­rı sus­tu­ran ve bütün göz­le­ri fal taşı gibi açtı­ran bir şey oldu. Çünkü bu arada ip cam­ba­zı oyu­nu­na baş­la­mış­tı. Küçük bir kapı­dan çıkmış, iki kule ara­sı­na Pazar yeri­nin ve halkın üstüne gerili bir ip boyun­ca iler­li­yor­du. Tam yarı yol­day­ken, küçük bir kapı daha açıldı ve alaca bulaca giy­si­ler içinde, soy­ta­rı­ya benzer biri uğradı dışarı ve önce­ki­nin ardın­dan hızlı hızlı yürüdü. “İleri, seni topal seni”, diye hay­kır­dı kor­kunç sesi, “ileri, seni miskin, sinsi, saz beniz­li seni! Yoksa aya­ğı­mın altına alırım seni ha! Bu kule­ler ara­sın­da ne işin var? Senin yerin kule­nin içi, kit­le­me­li seni, ken­din­den üstün olanın yolunu tıkı­yor­sun!” Ve sözle bir­lik­te git­tik­çe yak­la­şı­yor­du önde­ki­ne.

Fakat bir adım kala, bütün ağız­la­rı sus­tu­ran ve bütün göz­le­ri fal taşı gibi açtı­ran o şey oldu; şeytan gibi çığlık kopar­dı ve yolunu tıka­yan adamın üze­rin­den atladı. Fakat beriki, raki­bi­nin kazan­dı­ğı­nı görün­ce, başı döndü ve ipini şaşır­dı; attı sırı­ğı­nı ve sanki bir kol ve bacak çev­rin­ti­si gibi, sırık­tan daha tez, daldı derine. Pazar yeri ve halk, ve fır­tı­na­ya uğra­mış bir deniz gibiy­di. Kala­ba­lık dar­ma­da­ğın olmuş, hele göv­de­nin düşe­ce­ği yerde, bir­bi­ri­ne gir­miş­ti.

Fakat Zer­düşt yerin­den kıpır­da­ma­dı ve gövde param­par­ça ama henüz canlı, yanı başına düştü. Az sonra, yaralı ken­di­ne geldi ve Zer­düşt'ü yanın­da diz çökmüş gördü. “Ne yapı­yor­sun öyle?” dedi sonun­da. “Şey­ta­nın bana çelme taka­ca­ğı­nı çok­tan­dır bili­yor­dun. Şimdi cehen­ne­me sürük­le­ye­cek beni, ona engel olacak mısın?”

“Şere­fim hakkı için, dostum” diye cevap verdi Zer­düşt, “bu söy­le­di­ğin şey­le­rin hiç­bi­ri yoktur. Ne şeytan var, ne cehen­nem. Canın, göv­den­den bile önce öle­cek­tir, hiçbir şeyden korkma artık!”

Bölüm 1 · 1/31

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki