gridreads

1. Bölüm

ÖN SÖZ

Sait Faik Abasıyanık, Türk edebiyatının en özgün yazarlarından biri olarak, modern öykücülüğün temel taşlarından birini oluşturur. Onun edebiyatında, insan ruhunun derinliklerine inen bir sezgi, doğaya duyulan büyük bir sevgi ve yalıtılmış bireyin dünyasına özgün bir şekilde ışık tutan bir ütopya bulunur. 1954 yılında yayımlanan Alemdağ’da Var Bir Yılan, Abasıyanık’ın sanat hayatında önemli bir dönemeçtir ve yazarın son öykü kitabı olarak onun edebiyat serüvenini taçlandırır.

Bu kitap, sadece öykü formundaki yenilikçiliği ile değil, aynı zamanda Sait Faik’in dünyaya bakışındaki değişiklikleri de yansıtmasıyla dikkat çeker. Öykülerdeki karakterler, daha yalnız, daha düzensiz ve hayata daha şüpheyle bakar bir hâlde karşımıza çıkar. Bu durum, yazarın hastalık ve hayatın sonuna yaklaşmanın verdiği hüznün bir yansıması olarak okunabilir. Ancak bu melankolik atmosferin altında, insanlığa duyulan derin bir sevgi ve varoluşun karmaşıklığına dair sonsuz bir anlayış bulunur.

Alemdağ’da Var Bir Yılan, Sait Faik’in dil ve anlatım üzerine sürdürdüğü denemelerin doruk noktasıdır. Yazar, bu eserde geleneksel öykü anlayışını büyük ölçüde terk ederek, düşünce akışını, bilinçaltını ve insanın karmaşık ruh hâllerini özgürce ifade etmeyi tercih eder. Bu tarz, onun birey odaklı ve özgürleşmiş yazı anlayışının bir sonucudur.

Kitabın adından başlayarak, metin boyunca gizemli ve şiirsel bir dünya kurulur. "Alemdağ’da var bir yılan" sözü hem doğaya hem de insan ruhuna dair çözülemeyen bir ikileme işaret eder. Abasıyanık, bu ikilemi çözmek yerine, okuyucunun kendi sorularını sormasını ve kendi anlamlarını bulmasını ister.

Bu eser, yalnızca bir öykü kitabı değil; bir düşünce, bir duygu ve bir ruh hâlidir. Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan ile edebiyatın sadece bir sanat değil, insan ruhunu anlama ve anlamlandırma çabası olduğunu da bir kez daha gözler önüne serer. Her bir satır, okuyucuyu kendi içsel yolculuğuna davet eden bir rehber gibidir. Bu nedenle, bu kitap, sadece Sait Faik’in değil, Türk edebiyatının en değerli hazinelerinden biri olarak yerini alır.

Öyle Bir Hikaye

Sinemadan çıktığım zaman yağmur yine başlamıştı. Ne yapacağım? Küfrettim. Ana avrat küfrettim. Canım bir yürümek istiyordu ki… Şoförün biri:
— Atikali, Atikali! diye bağırdı.
Gider miyim Atikali’ye gecenin bu saatinde, giderim. Atladım şoförün yanına. Dere tepe düz gittik. Otomobilin buğulu, damlalı camlarında kırmızı, sarı, yeşil, türlü ışıklar görerek, bir renk dalgası içinde Atikali’ye vardık.
Şişli’de Bomonti durağından yüz adım yürüsem evime varır, iki yorganlı yatağımın çukuruna büzülür, dostum Panco’yu düşünürüm. Şimdilik başka kimsem yok. İstanbul adalarının birinde hasta anam yatar döşeğinde. Kara köpeğim de karyolasının altında onu ve beni bekler. Panco, Çilek isimli bir sokakta oturur. Futbol oyunları görür rüyasında. Yahut da yine rüyasında pişpirik oynar. Ben gece yarısından sonra yağmurlu bir havada Atikali’deyim. Sözüm ona bir bulvar üstündeyim. Yürüyorum. Yağmur yağıyor da yağıyor. Evet, yağmurun, yalnızlığın, Atikali’nin hakkı var: Uzaklaştıkça anamı, Panco’yu, köpeğim Arap’ı daha çok özlüyorum.

Üçü de uykudadır. Annem horluyor, Arap uyanmış, sokağa kulak veriyor, Panco rüya da görmüyor, deminki rüyayı attım.

Ben, iki insan ve bir hayvan düşünerek yağmurun altında, Atikali’nin bilmediğim sokaklarına sapıyorum. Bekçi düdükleri geliyor. Bir evden deli gibi birisi fırlıyor. Üstüme çullanıyor.
— Dostumu öldürdüm abi, diyor, sakla beni.
Paltomun cebini gösteriyorum. Dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediğim simidin susamları kokan cebimi. Girip kayboluyor.
— İsmin ne senin? diye sesleniyorum cebime.
— Hidayet.
— Neden öldürdün, Hidayet?
— Seviyordum be abi!
— Nasıl seviyordun, Hidayet?
— Deli gibi be abi! Gün onunla ağarıyordu. Ben susam helvası satarım abi gündüzleri. Cebin de mis gibi simit kokuyor abi. Gün onunla ağarır, onunla kararırdı. Bir dakikam yoktu onu düşünmediğim. Abi, rüyada gibi yaşardım. Her laf gelir gider ona dayanırdı. İnsanlar bana bir laf söylerdi. O ne cevap verir diye düşünürdüm. Bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba, derdim. Bir şey yesem içime sinmezdi. Biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o, yol gösterince aptal aptal bakardım. Bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden.
— İsmi neydi?
— Pakize.
— Sonra Hidayet?
— Sonra abi… Hava kararırdı. Susam helvalarını kahveye bırakır, iki bardak şarap içmeye koşardım. Afyon mu katardı pezevenk meyhaneci nedir, içer içmez Pakize karşıma dikiliverirdi capcanlı, ısıcacık.
— Sahiden mi?
— Yok be yalancıktan, rüyadan be abi! Artık konuşur dururdum abi.
— Sus, gelen var, Hidayet.
Hidayet paltomun cebinde bir susam tanesi gibi büzülürdü.
Yağmur dinmişti. Ortalık bir parça ağarmış gibiydi.
Hidayet cebimden seslendi:
— Anlatayım mı ötesini abi?
— Anlatma, yeter bu kadarı.
— Peki abi, sustum. Nasıl istersen abi. Ama anlat beni Panco’ya e mi?
— Anlatırım Hidayet.
— Ama ötesi daha kıyak abi.
— Ötesini ben uydururum Hidayet. Sen çık cebimden. Palto da ıslandı. İkinizi birden kaldıramıyorum, yoruldum.
— Peki abi.

Cebimdeki susam pire oldu. Fatih Camii avlusunun çitlembik ağacının dibine doğru fırladı gitti. Karanlıkta bir kıvılcım, kara bir kıvılcım gibi pırıldadı.
Bir oh çektim. Rahatlamıştım. Keyiflenmiştim. Panco’ya domuzuna bir hikaye anlatacaktım: Hidayet Pakize’nin ta kalbine bir vuruşta kocaman bir çivi saplamıştı. Başka çaresi yoktu. Susam helvalarını yiyen çocuklar, kadınlar Hidayet’ten bu hikayeyi beklemezlerdi. Susam helvası karın doyurmazdı. Pakize susam helvacıya da varamam a, demişti. Seviyormuş... Sevgi karın doyurur mu?

Hidayet o akşam süslenmiş, Taksim’e çıkmıştı. On sekiz lira otuz yedi kuruş parası vardı. Bir meyhaneye girdi içti de içti. İçtikçe Hidayet’e koydu. Artık minareye baktığı zaman minarenin aleminin göğe doğru yükselişini Pakize ile bir bulutsuz ay mehtaplı gecede seyretmeyecekti, demek. Hırkaişerif’e bu yol mu gider diye bir kadıncağız sorduğu zaman Hidayet kafasının içinde, sarı yün kazağı altında kaybolmuş Pakize’ye aynı soruyu sorup da “Bu yol mu gider, öteki mi, ben ne bileyim Fatma Hanım!” derse, o da kadıncağızın şaşırmış yüzüne gülümseyerek aynı şeyleri söyleyemeyecekti, ha.

Başını tüyler gibi, kediler gibi, temiz tülbentler ve mendiller gibi kokan Pakize’nin dizlerine hiç mi hiç koyamayacaktı.

Ulan bu çiviyi de kim koymuştu cebine. O piç Abdullah yok mu? O canım çocuk. O çilli, esmer yüzlü, badik burunlu, Karakaplan kulübü orta saha oyuncusu, canım oğlan Abdullah. O koymuş olacaktı çiviyi. Yarım sinema bileti, yarım stadyum bileti, diş fırçası, İngiliz anahtarı, bozuk Yale kilidi, balina mumu, çiklet, kurtlu kiraz, sabun, karpuz kavun çekirdeği, soğan, sarımsak koyan piç kurusu çiviyi ne bok yemeye koyar. Kocaman temel çivisi... Pırıl pırıl da. Buz gibi de ince...

Panco’ya hazırda hikaye.

— Ne arıyorsun buralarda gece yarısı hemşerim sen?
— Bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Oradan dönüyorum. Geç kalmışım.
— Nerede oturuyorsun?
— Şişli’de.

Üstümü aradılar. Kalemden başka 67 lira 30 kuruş param var. Bir hikaye parçası, Panco’nun bir resmi, bir kalem daha.

— Nüfus kağıdın yok mu yanında?
— Yok!
— Ne iş yaparsın?
— Yazı yazarım.
— Ne yazısı, katip misin?
— Katibim.
— Kimin yanında?
— Kocaeli, İkbal Ambarı’nda.

Nereden aklıma geldi de birdenbire söyleyiverdim Kocaeli İkbal Ambarı’nı.

— Hadi bakalım. Tabana kuvvet. Dolaşma gece vakti, ihtiyar halinde.

Fatih Parkı’nın kenarından yürüyorum, Panco. Adamın biri oturmuş ıslak yere. Bacaklarını dimdik dikmiş. Kafasını parkın sınır demirlerine dayamış.

— Yaşasın demokrasi, yaşasın millet, yaşasın cumhuriyet! diye bağırıyordu.
— Yaşasın hemşerim, dedim.
— Otur yanıma, dedi.

Oturdum. Oh! Sandalyeden rahatmış be. Islak ıslak. Soğuk soğuk.

— Benim bir karım var hemşerim. Suratını görsen bir aylık yola kaçarsın. Bir kızım var. Allah senin gibisine nasip etsin. Evli misin? Evliysen boşa, benim kızı al. Bir gözü kör, öteki gözü Yaradana yan bakar. Bir burnu var. Burunotu mendili dayanmaz. Sümüğü kokar. Mendili kokar, kendisi kokar. Yanından geçemezsin. Buram buram aybaşı kokar. Bir oğlum var. On dokuz yaşında, sidik kokar. Ayak kokar, cıgara kokar. Ev desen evlere şenlik apteshane kokar. Hey büyük Allahım! Şu taşlara bak. Yıkadın pırıl pırıl. Şu yeşile boyanmış demirlere bak! Katı, katı ama mis gibi boya ve yağmur kokuyor. Şu çimenler. Şu bulutlar, şu kara kara, sarı sarı, kırmızı kırmızı, sarışın sarışın, esmer esmer geçen bulutlara bak! Şu gözlerimde büyüyüp büyüyüp, yıldız yıldız açılıp, ok ok, sivri sivri kapanan fenerlere bak! Şu baştan aşağıya yıkanmış daireye bak! Soğukmuş, yağmurmuş. Vız gelir. Tertemiz, kokusuz, ışık ve su içinde, bulut içinde kainatın altında yatıyorum. Başıma demirlere dayamışım. Kıçım sular içinde ne çıkar? Kainat tepemde akıl ermez oyunlar oynuyor. Buhar su oluyor. Su çamurları, pislikleri temizliyor, çimenleri yeşil ediyor, ağaçları ağaç. Ne işim var evde? Otur sen de. Sen de gitme evine. Yatalım burada. Uyuyalım. Dur önce bir cıgara yakalım.

Şu kibritin, şu yanmam diye fısır fısır fısırdayıp da sonradan peki emret anam yanayım, diyen şu kibritin ışığına bak. Bu olur mu arkadaş. Böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün mü sen? Gül, sevin arkadaş. Şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! Nasıl uçuyorlar. Yaşıyorsun efendi. Pırıl pırıl, tane tane, ıslak ıslak. Cam cam, billur billur, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dostum. Dumanlarımıza, cıgaralarımızın dumanlarına bak efendi! Bu mavi şey nedir? Bu insanın içini sevinçten, keyiften parlatan şey nedir? Ne kadınla yatmak, ne şarap içmek, ne arkadaşlarla kağıt oynamak, ne tiyatro, sinema seyretmek... Hepsi bir yana dünyayı seyret. Al gözüm bak efendim. İşte sana kibrit alevi. İşte sana cıgara dumanı! Hadi uyuyalım hemşerim.

Ha uyumadan evvel Panco’ya anlat beni. Fatih Parkı’nın demirine dayalı uyuyan adamı, cıgarasının dumanını. Panco iyi çocuktur. Candır can. Selam söyle benden.

İyi ki şu ayakkabıları almışım. Bereket ki ayaklarım su çekmiyor. Her yanım su içinde. Ayaklarım kaloriferli. “Cıgaramın dumanı, yoktur yarin imanı! Altından köşk yaptırdım, gümüşten merdivanı” türküsünü bağıra bağıra söyleyerek uzaklaşırken arkamdan sesleniyordu:

— Var ol! Gördün mü? Var mıymış dünya. Panco’nun arkadaşı! Faik Bey’in oğlu.

Zeyrek’teki setlerin üzerine oturdum. Önümde Vefa. Atatürk Bulvarı'nda cinler top oynuyor. Rüzgar bir kaleden bir kaleye bulut atıyor. Yaşasın futbol maçları, diyorum. Seddin hangi tarafından ineceğimi düşünmek istiyorum. Ömrümde bir kere esrar çekmiştim Bursa’da. Yeşil Cami'nin avlusundaki sedde oturmuş Nilüfer Ovası'na şiir düzerken ne taraftan ineceğimi şaşırmıştım. Adamın biri geçerken çağırıp, ne taraftan ineceğim ağabey, diye sorunca adamcağız gözümün içine korkuyla bakmış, sonra gülümseyerek elimden tutup indirmişti. Gözlerini lise kasketinin önünü dikip:
— Yapma bir daha delikanlı, demişti. İnmesi kolay. Biri gelir indirir. Ama bir de çıkmasını şaşırırsan iflah olmazsın sonra, demişti.

Şimdi artık böyle şey kullanmıyoruz ama o zamandan beri bir sedde çıkmayagörelim. Hep iniş yolunu unutuveriyoruz.

Panco hep kabahat sende. Sen ettin bu işi bana. Gece yarısı senin hesabına dolaşıyorum. Sen ettin bu işi.

Baktım, Zeyrek yokuşunun seddi dibinde uyumuş bir köpek. Yanına oturdum. Gözünü açtı. Böcül böcül baktı. Korka korka kafasını okşadım. Gözünü yumdu. Bir konferans da ben ona çektim. Dedim ki:
— Oğlum patlak göz. Ben insanoğlu. Sen hayvanoğlu. Bundan milyonlarca sene evvel her ikimiz de kurttuk, solucandık, tek hücreli mahluktuk. Ondan evvel boşlukta bir tozduk. Sonra bak işte bu hale geldik. Bundan sonra belki böyle kalırız. Belki değişiriz. Ama böyle kalmayalım. Siz de kötüsünüz, biz de. Evlerde uyuyanlar, ipekler içinde uyuyanlar, kadın koynunda uyuyanlar, soba başında kıvrılmış bobiler de var. Lastikten kemikleri, topları var. Hanımları atar, koşup getirirler. Sabahları kapıcılar gezmeye çıkarırlar. İnsanlar var, sevdiklerini almışlar şu saatte koyunlarına, dalmışlar iki kişilik rüyalarına. Pekala ne yapalım? Ama sen Zeyrek yokuşunda kuyruksuz, tüysüz, uyuz, soğuktan titreyen bir sokak köpeği, ben Panco’nun arkadaşı, başka hiçbir şey değil, yağmura vurmuş, uykusuz, canı burnunda, yüreği Ağaççileği Sokağı’nda, kafası Bomonti tramvay durağından yüz metre uzakta kirli bir yastıkta bir adamcağızım. Ne yapalım? Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissiyle çarpan yüreklerle dolu bir alemde yaşayacağımızı düşünelim. Bir ahlakımız olacak ki hiçbir kitap daha yazmadı. Bir ahlakımız, bugün yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir ahlakımız. O zaman seninle daha uzun dostluklar ederiz patlak göz. O zaman hiç merak etme. Dostum Panco da bana hak verecektir. Kilise ahlakından söz açmayacak. Dostluğun olağanüstü güzelliğini çocuklarına anlatacaktır.

Atatürk Köprüsü’nde rastladım adama. İki elini tırabzana dayamış, Haliç’e öğürüyordu. Yanında durdum. Zıplar gibi iki üç defa daha ayakkabılarının ucuna basarak yükseldi. Sonra durdu. Mendilimi çıkarıp gidip yüzünü sildim. Ağzını sildim. Gözüne düşen saçlarını elimle taradım. Yüzünü bana çevirince iki büyük ve siyah göz dostça baktı.
— Çok içtim amca, dedi.
Ukalalık etmedim.
— İçmeli delikanlı, dedim, içince çok içmeli.
— Aşk olsun amca, dedi, sen de bizdenmişsin.
— Zamanında, dedim.
— Çok mu içerdin? dedi.
Altdudağımı üstdudağıma adamakıllı yapıştırıp sağ elimle de havaya hafiften iki üç tokat salladım. Panco sen de yap böyle, ne demek istediğimi anlarsın.
— Belli, belli amca, dedi. Suratında nur kalmamış.
Kızdım.
— Nurum içimde oğlum, dedim, içim pırıl pırıl. İçim aşkla dolu, dostlukla dolu, hiç olmazsa bu akşamlık. Sen bakma o yüzdeki nura. Yalancıdır, aldatır.
— Öyle mi dersin? dedi. Arkasından “Öyle mi derler tombul gelin böyle mi derler?” şarkısını söyleyerek uzaklaşırken yakaladım.
— Yok, dedim, salıvermem seni. Anlat bana nerde içtin?
— Nerde olacak amca, bırak gece yarısı hoşbeşi Allah aşkına, aydım artık, gidip yatayım. Yarın erken araba koşacağız. Moruk kıyameti koparır uyutamazsak.

Senin anlayacağın amca na şu karşıdaki evde bir karı oturur: Yahudi karısı. Kocası Ankara’ya gitmiş. Bizi çağırdı. Gittik, beraberce içtik. Herif gece yarısı damlamaz mı? Pişkin adammış. Bizi karşı karşıya görünce bir tek kelime söylemedi. Bir kenara oturdu. Karı da pişkinmiş, o da sanki odada kimse yokmuş gibi bir bana, bir kendisine, bir herife dayadı rakıyı. Üçümüz bir kelime söylemeden yedişer kadeh daha içtik.

— E, bana müsaade! dedim.
Karı:
— Müsaade sizin efendim, dedi.
Herif yüzü sapsarı, mükemmel bir Türkçeyle:
— Şerefi ikballe, dedi.
Ben kırdım. Sonra ne oldu evde bilmem.
— Uy anam, dedim ben.
— Ya, uy anam, dedi, genç, yakışıklı, bıçkın arabacı.
İkimiz de Atatürk Köprüsü’nü ters tarafından arşınlayarak Haliç’in öteki yakalarına vardık.
Ben Azapkapı’dayken onun Unkapanı’ndan bağırışını duydum.
— Uy anam, diyordu.

Bölüm 1 · 1/10

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki