gridreads

1. Bölüm

Carlo Col­lo­di

Carlo Loren­zi­ni (d. 24 Kasım 1826, Flo­ran­sa - ö. 26 Ekim 1890, Flo­ran­sa) İtal­yan gaze­te­ci ve yazar­dır. Pinok­yo roma­nı­nın yazarı olarak ve genel­lik­le Col­lo­di takma adıyla bili­nir.

Carlo Loren­zi­ni, yoksul bir aile­nin çocuğu olarak Flo­ran­sa’da dün­ya­ya geldi. Genç­li­ğin­de ila­hi­yat oku­lun­da okudu, ama Avus­tur­ya’ya karşı sür­dü­rü­len müca­de­le­de Risor­gi­men­to (Yeni­den Yük­se­liş) hare­ke­ti­ni des­tek­le­mek için gaze­te­ci­li­ğe baş­la­dı. Ünlü takma adı Col­lo­di, anne­si­nin doğ­du­ğu yerin adıdır. Baş­lan­gıç­ta bu adı 1848’de kendi kur­du­ğu mizah der­gi­si Il Lam­pi­o­ne’deki (Sokak Lam­ba­sı) yazı­la­rı­nı imza­la­mak için kul­lan­mış­tı. Dergi kurul­duk­tan birkaç ay sonra sansür dai­re­si tara­fın­dan kapa­tıl­dı; ama Col­lo­di yıl­ma­ya­rak 1853’de La sca­ra­muc­cia (Didiş­me) adlı yeni bir dergi kurdu.

1859’da kadar gaze­te­ci­li­ği sür­dür­dü, sonra Giu­sep­pe Gari­bal­di’nin özgür­lük müca­de­le­si veren kuv­vet­le­ri­ne katıl­dı. 1861’de İtalya Kral­lı­ğı kuru­lun­ca, gaze­te­ci­li­ği ve silah­lı eylem­le­ri bıra­ka­rak şehri Flo­ran­sa’ya geri döndü ve resmi görev­ler üst­len­di: Önce sansür dai­re­sin­de çalış­tı (onun gibi san­sür­den olum­suz etki­len­miş birisi için ilginç bir seçim­di bu), sonra vali­lik­te görev aldı. Ede­bi­yat çalış­ma­la­rı­na hiç ara ver­me­miş olma­sı­na karşın, 1875’e kadar dikkat çekici bir başarı sağ­la­ya­ma­dı. 1875’de, Flo­ran­sa­lı bir yayı­ne­vi için Per­ra­ult’nun masal­la­rı­nı İtal­yan­ca­ya çevir­di. Bu çeviri çalış­ma­sı, çocuk ede­bi­ya­tı­nın büyülü dün­ya­sı­nı daha yakın­dan tanı­ma­sı­nı sağ­la­dı ve onu derin­den etki­le­di. Per­ra­ult çevi­ri­le­riy­le baş­la­yan çalış­ma­la­rı­nın doruk nok­ta­sı­nı Pinocc­hio (Pinok­yo) oluş­tu­ra­cak­tı.

Yapıt­la­rın­dan Gian­net­ti­no 1876’da, Minuz­zo­lo 1878’de yayım­lan­dı. Pinocc­hio’nun (Pinok­yo 1944, 1991) ilk bölüm­le­ri 1880’de Gior­na­le deli bam­bi­ni adlı çocuk der­gi­sin­de çıktı ve çok beğe­nil­di.

KONU­ŞAN ODUN PAR­ÇA­SI

Evvel zaman içinde, konu­şan bir odun par­ça­sı vardı. Kışın soba­la­rı­mız­da yak­tı­ğı­mız türden, hepi­ni­zin çok iyi bil­di­ği meşe ağa­cı­nın odu­nuy­du bu...

Bir gün bu odun par­ça­sı, ihti­yar Maran­goz Anton­yo Usta’nın dük­kâ­nı­na geldi. Çev­re­sin­de­ki­ler Anton­yo’ya “Kiraz Usta” der­ler­di.

İhti­yar maran­go­zun burnu, her zaman olgun bir kiraz gibi kıp­kır­mı­zı ve pırıl pırıl olduğu için ona böyle ses­le­ni­yor­lar­dı. Dük­kâ­nın bir köşe­sin­de­ki odunu görün­ce, Anton­yo usta gülüm­se­di, yüzünü bir sevinç dal­ga­sı kap­la­dı. Elle­ri­ni ovuş­tu­ra­rak odun par­ça­sı­na doğru yürü­yor ve kendi ken­di­ne şöyle mırıl­da­nı­yor­du:

— Evet, zaman­la­ma harika! Bu parça, küçük masaya mükem­mel bir ayak olur.

Hemen yerden bal­ta­sı­nı kapan Anton­yo Usta, odunun kabu­ğu­nu yont­ma­ya niyet­len­di. Bal­ta­yı başı­nın üstüne kal­dır­dı, tam indi­re­cek­ti ki, ince­cik bir ses duydu:

— Lütfen, hızlı vur­ma­yın!

Öylece havada kala­kal­dı Kiraz Usta’nın eli... Onun ne kadar şaşır­dı­ğı­nı gözü­nü­zün önüne geti­re­bi­li­yor musu­nuz? Kor­ku­lu dolu göz­ler­le küçük dük­kâ­nı tara­ya­rak, sesin sahi­bi­ni aradı ama kim­se­yi göre­me­di!

Hemen tahta sıra­nın altına baktı, kimse yoktu. Sonra kapak­la­rı­nı açıp dolaba baktı, kimse yoktu. Odun kırık­la­rı­nı dol­dur­du­ğu sepete baktı, orada da kimse yoktu! Hatta kapıyı açıp dışa­rı­ya bile göz attı ama sokak­ta da kim­se­cik­ler yoktu. O zaman bu ses nere­den gel­miş­ti?

Kiraz Usta, kendi ken­di­ne gülüm­se­ye­rek kafa­sı­nı kaşıdı:

— Her­hâl­de bana öyle geldi, işime devam edeyim! diye mırıl­dan­dı.

Tekrar havaya kal­dır­dı­ğı bal­ta­sı­nı hızla oduna indir­di.

O ince ses yine acıyla bağır­dı:

— Ah! Çok acıt­tın!

Anton­yo Usta bu defa kas­ka­tı kesi­le­rek olduğu yere mıh­lan­dı. Göz­le­ri kor­kuy­la yuva­la­rın­dan fır­la­mış, ardına kadar açılan ağzın­dan çıkan dili, çene­si­ne kadar sark­mış­tı. Daha sonra, biraz yatı­şın­ca kor­ku­dan tir tir tit­re­ye­rek ve keke­le­ye keke­le­ye şöyle mırıl­dan­dı:

— Nere­den geli­yor bu ses? Kim acaba? Görü­nür­ler­de kim­se­cik­ler yok. Bir odun par­ça­sı­nın konuş­ma­sı ve tıpkı bir çocuk gibi canı­nın yan­dı­ğı­nı söy­le­me­si mümkün mü? Bir türlü ina­na­mı­yo­rum. Bu odunun diğer odun­lar­dan farkı ne? Nasıl olur? Odunun içine biri giz­le­ne­bi­lir mi? Eğer içinde biri giz­len­miş­se, vay hâline. Şimdi onun ica­bı­na baka­rım.

Böyle konuşa konuşa zaval­lı odun par­ça­sı­nı eline aldı ve acı­ma­dan duvara çarp­ma­ya baş­la­dı.

Sonra kulak verdi. Odun yine hâlin­den şikâ­yet edecek miydi? Bir dakika bek­le­di, ses yok. İki dakika bek­le­di, ses yok. Beş dakika bek­le­di ses yok... On dakika bek­le­di, yine ses yok! Peru­ğu­nu eliyle geriye iterek tekrar:

— Evet, bana öyle gelmiş! diye mırıl­da­na­rak zoraki gülüm­se­di. Bana öyle gelmiş! Bütün bunlar hayal gücü­mün fazla çalış­ma­sı­nın neti­ce­si, işime devam edeyim.

Fakat kor­ku­su­nu tama­men yene­me­miş­ti. Bir şarkı tut­tu­ra­rak cesa­re­ti­ni top­la­ma­ya çalış­tı.

Sonra, bal­ta­yı bir kenara bırak­tı, odunu düzelt­mek için ren­de­yi eline aldı. Henüz ren­de­yi odunun üstüne değ­dir­miş­ti ki, aynı ince sesin kıkır kıkır güle­rek şun­la­rı söy­le­di­ği­ni işitti:

— Hay Allah iyi­li­ği­ni versin! Gıdık­la­ma, katı­la­ca­ğım!

Bu defa, zaval­lı Kiraz Usta­cık, yıl­dı­rım­la bey­nin­den vurul­muş gibi yere yıkıl­dı. Neden sonra ayılıp göz­le­ri­ni açtığı zaman, ken­di­ni yerde otu­ru­yor buldu.

Yüzü mosmor kesil­miş, hatta her zaman kıp­kır­mı­zı olan bur­nu­nun uç kısmı bile kor­ku­dan morar­mış­tı.

MARAN­GOZ GEP­PET­TO

Tam bu sırada kapı çalın­dı. Ken­di­si­ni ayağa kal­ka­ma­ya­cak kadar hâlsiz his­se­den ihti­yar maran­goz:

— Gir! diye ses­len­di.

Kapı ara­lan­dı, cıvıl cıvıl bir ihti­yar dük­kâ­na girdi. Adı Gep­pet­to idi. Başına tak­tı­ğı sarı peruk mısır unun­dan yapıl­mış bir tat­lı­ya ben­ze­di­ği için, komşu çocuk­la­rı onu “Polen­di­na (Mısır unun­dan yapıl­mış bir tatlı)” diye kız­dı­rır­lar­dı.

Gep­pet­to çok sinir­liy­di... Ona, Polen­di­na diyene düşman kesi­lir­di! Bir defa köpür­dü mü, tuta­bi­le­ne aşkol­sun.

— Hayır­lı işler, Anton­yo Usta, dedi. Niye yere otur­dun?

İhti­yar maran­goz:

— Karın­ca­la­ra alfabe öğre­ti­yo­rum, diye cevap verdi.

— Öğret, belki işine yarar!

— Komşum Gep­pet­to, seni bugün hangi rüzgâr attı buraya?

— Ayak­la­rım. Fakat doğ­ru­su­nu ister­sen, Anton­yo Usta, senden bir iyi­lik­te bulun­ma­nı iste­me­ye geldim.

İhti­yar maran­goz, diz­le­ri üstün­de doğ­ru­lur­ken:

— Emret, dedi. Sana hiz­me­te hazı­rım.

— Bu sabah aklıma bir şey geldi, Anton­yo Usta.

— Hay­ro­la... Anlat nedir?

— Güzel, çok güzel bir kukla yap­ma­yı düşün­düm. Tabii odun­dan... Öyle bir kukla ki, sıç­ra­sın, hop­la­sın, akro­bat gibi numa­ra­lar yapsın! Onu yanıma alıp diyar diyar dola­şa­yım. Nasıl olsa üç beş kuruş ekmek parası çıkar­tı­rım. Ne dersin?

Nere­den çık­tı­ğı belli olma­yan ince­cik ses:

— Bravo, Polen­di­na! diye hay­kır­dı.

Ken­di­si­ne Polen­di­na den­di­ği­ni işiten Gep­pet­to, öfke­den hindi gibi kıp­kır­mı­zı oldu. Kız­gın­lık­la ihti­yar maran­go­zun üstüne yürüdü:

— Benim­le nasıl alay eder­sin?

— Senin­le alay eden kim?

— Bana Polen­di­na dedin.

— Ben deme­dim.

— Ya! Demek sen söy­le­me­din... Peki, ben mi söy­le­dim yani? Tabii ki sen söy­le­din.

— Hayır, ben söy­le­me­dim!

— Evet, sen söy­le­din!

— Hayır, söy­le­me­dim!

— Evet, söy­le­din!

Söy­le­din, söy­le­me­dim, derken iş büyüdü. Yumruk yum­ru­ğa derken bayağı dövüş­me­ye baş­la­dı­lar.

İki ihti­yar artık yoru­lup da daha fazla dövü­şe­me­ye­cek hâle gel­dik­le­rin­de, Anton­yo Usta, Gep­pet­to’nun sarı peru­ğu­nu elinde buldu.

İhti­yar maran­go­zun gri peruğu ise, Gep­pet­to’nun diş­le­ri ara­sın­da kal­mış­tı.

Anton­yo Usta:

— Ver peru­ğu­mu! diye bağır­dı.

— Sen de benim­ki­ni ver. Barı­şa­lım!

Peruk­la­rı­nı alan ihti­yar­lar el sıkış­tı­lar ve hayat­la­rı­nın sonuna kadar kavga etme­me­ye ant içti­ler.

İhti­yar maran­goz, anlaş­ma­ya taraf­tar oldu­ğu­nu gös­ter­mek için:

— Eee, komşum Gep­pet­to, benden iste­di­ğin iyilik nedir? diye sordu.

— Biraz oduna ihti­ya­cım var... Bana vere­bi­lir misin?

Anton­yo Usta’nın yüzü aydın­lan­dı, hemen tahta sıraya seğir­te­rek, bir hayli kork­ma­sı­na neden olan odun par­ça­sı­nı kav­ra­dı. Tam arka­da­şı­na vermek üze­rey­di ki, odun bir sil­kin­di, elin­den kaya­rak bütün gücüy­le zaval­lı Gep­pet­to’nun pırıl pırıl ayak­ka­bı­sı­nın üstüne düştü.

— Of! Sen bu şekil­de mi iyilik yapar­sın Anton­yo Usta... Nere­dey­se par­mak­la­rı­mı kıra­cak­tın!

— Val­la­hi ben yap­ma­dım!

— Sen yap­ma­dın da ben mi yaptım yani?

— Kaba­hat odunda...

— Kaba­ha­tin odunda oldu­ğu­nu ben de bili­yo­rum. Fakat buna neden olan sensin! Sen elin­den düşür­dün!

— Ben düşür­me­dim!

— Yalan­cı!

— Gep­pet­to kafamı kız­dır­ma, yoksa Polen­di­na derim!

— Sus!

— Polen­di­na!

— Sus diyo­rum!

— Polen­di­na!

— Sus diyo­rum sana!

— Polen­di­na.

Ken­di­si­ne üç defa Polen­di­na den­me­si­ne daya­na­ma­yan Gep­pet­to’nun öfke­den gözü bir şey görmez oldu, deli gibi Anton­yo Usta’nın üstüne atıldı ve alt alta üst üste boğuş­ma­ya baş­la­dı­lar.

Kavga sona erdi­ğin­de, Anton­yo Usta’nın burnu iki yerin­den sıy­rıl­mış, Gep­pet­to’nun ise ceke­ti­nin iki düğ­me­si kop­muş­tu. Hesap­la­şan ihti­yar­lar el sıkış­tı­lar ve ömür­le­ri­nin geri kalan kıs­mın­da bir daha dövüş­me­me­ye tekrar ant içti­ler.

Gep­pet­to, odun par­ça­sı­nı kol­tu­ğu­nun altına alarak, Anton­yo Usta’ya teşek­kür etti ve evine döndü.

ODUN­DAN KUKLA PİNOK­YO

OLUYOR

Gep­pet­to, yalnız mer­di­ven pen­ce­re­sin­den ışık alan küçük bir yer oda­sın­da otu­ru­yor­du. Dün­ya­da onun­kin­den daha basit eşya ola­maz­dı.

Eski bir iskem­le, yırtık, pırtık bir yatak ve kırık bir masa. Odanın ucunda bir şömine vardı. Şömi­ne­nin içine odun­la­rın yanışı res­me­dil­miş­ti. Ateşin yanı başın­da yine bir resim çay­dan­lık neşey­le fıkır­dı­yor, çıkan duma­nın resmi, çay­dan­lı­ğa hakiki imiş his­si­ni veri­yor­du.

Gep­pet­to, içeri girer girmez alet­le­ri­ni çıkar­dı, kukla yapmak üzere işe baş­la­dı.

Kendi ken­di­ne:

— İsmini ne koya­yım? diye mırıl­dan­dı. Pinok­yo olsun! Bu isim ona şans geti­re­cek! Bir zaman­lar bu adı taşı­yan bir aile tanır­dım. Pinok­yo baba, pinok­ya anne, pinok­ki çocuk­lar, hepsi, hep­si­nin işi yolun­day­dı. En zen­gin­le­ri dilen­ciy­di!

Kuk­la­ya güzel bir isim bulmuş olma­nın heye­ca­nı ile hevesi artan Gep­pet­to, kuk­la­nın, önce başını, sonra alnını, daha sonra da göz­le­ri­ni yaptı.

Göz­le­ri­ni henüz oydu­ğun­da, fıldır fıldır dön­dü­ğü­nü gören Gep­pet­to’nun şaş­kın­lı­ğı­nı düşü­nün bir kere!

Bir çift tahta gözün inatla üstüne dikil­di­ği­ni gören Gep­pet­to’nun buna canı sıkıl­dı, öfkeli bir sesle:

— Bu tahta gözler, niye üstüme dikil­di­niz? dedi.

Cevap veren olmadı.

Gep­pet­to, daha sonra kuk­la­nın bur­nu­nu yaptı. Henüz bitir­me­miş­ti ki, burun büyü­me­ye baş­la­dı. Büyüdü, büyüdü, büyüdü, beş daki­ka­nın içinde koca­man oldu.

Zaval­lı Gep­pet­to­cuk, artık burnu kes­mek­ten yorul­muş­tu; o kesip kısalt­tık­ça, burun yine uzu­yor­du!

Daha ağız bit­me­den gül­me­ye baş­la­mış­tı.

Gep­pet­to köpür­dü:

— Gülme diyo­rum!

Fakat sanki duvara söy­le­miş­ti bun­la­rı. Bir cevap ala­ma­dı. Bu defa, tehdit eden bir sesle:

— Sana gülme diyo­rum, diye kük­re­di.

Kukla gül­mek­ten vaz­geç­ti... Ama bu sefer de çıka­ra­bil­di­ği kadar dilini uzattı.

Gep­pet­to, eme­ği­ne acı­dı­ğı için, kuk­la­nın bu hare­ke­ti­ni gör­mez­lik­ten gelip işine devam etti. Ağzını tamam­la­dık­tan sonra çene­si­ni, boğa­zı­nı, omuz­la­rı­nı, kar­nı­nı, kol­la­rı­nı ve sonun­da elle­ri­ni yaptı.

Par­mak­la­rı henüz bit­me­miş­ti ki, Gep­pet­to, peru­ğu­nun başın­dan alın­dı­ğı­nı his­set­ti. Hırsla geri dön­dü­ğün­de ne görsün? Sarı peruğu kuk­la­nın elinde değil mi?

— Pinok­yo, peru­ğu­mu çabuk ver, diye bağır­dı.

Pinok­yo, peruğu geri vere­ce­ği­ne, kendi kafa­sı­na geçir­di.

Gep­pet­to, bir an ne yapa­ca­ğı­nı şaşır­dı. Haya­tın­da hiç bir zaman, o anda olduğu kadar ken­di­ni zaval­lı his­set­me­miş­ti... Pinok­yo’ya döne­rek yal­va­ran bir sesle:

— Seni küçük yara­maz, seni! dedi. Daha dün­ya­ya gel­me­den, babana say­gı­sız­lık­ta bulu­nu­yor­sun! Çok ayıp oğlum, doğ­ru­su çok ayıp!

Gep­pet­to, göz­le­rin­den süzü­len yaş­la­rı sildi. Sıra bacak ve ayak­la­ra gel­miş­ti.

Gep­pet­to, kuk­la­nın ayak­la­rı­nı henüz bitir­miş­ti ki, tam bur­nu­nun ucuna okkalı bir tekme yedi.

Kendi ken­di­ne:

— Şikâ­ye­te hakkım yok... Buna layı­ğım ben, diye mırıl­dan­dı. Önce­den düşü­ne­cek­tim! Artık çok geç!

Daha sonra, kuk­la­yı kol­tuk­la­rı­nın altın­dan tuta­rak yere dikti, şimdi kuk­la­ya yürü­me­yi öğre­te­cek­ti. Pinok­yo’nun bacak­la­rı çok sertti, açıl­mı­yor­du.

Gep­pet­to, elin­den tuttu. Yavaş yavaş yürü­te­rek adım atmayı öğret­ti. Ayak­la­rı biraz alı­şın­ca, Pinok­yo, kendi ken­di­ne yürü­me­ye baş­la­dı. Artık odada dört dönü­yor­du, sonun­da kapıya kadar gidin­ce açıp sokağa kaçtı.

Zaval­lı Gep­pet­to­cuk telaş­la peşine takıl­dı ama bir türlü yeti­şe­me­di...

Yara­maz Pinok­yo, önünde tavşan gibi sıç­rı­yor­du. Tahta ayak­la­rı­nın çıkar­dı­ğı ses, yirmi çift kaba­ra­lı ayak­ka­bı­nın gürül­tü­sü­ne bedel­di.

Gep­pet­to avazı çık­tı­ğı kadar bağı­rı­yor­du:

— Dur­du­run şunu! Tutun şunu!

Fakat sokak­tan geçen­ler, tah­ta­dan yapıl­mış bir kuk­la­nın yarış atı gibi koş­tu­ğu­nu görün­ce şaş­kın­lık­la olduk­la­rı yere mıh­la­nı­yor, Pinok­yo ile efen­di­si gözden kay­bo­la­na kadar arka­la­rın­dan katıla katıla gülü­yor­lar­dı.

Sonun­da, iyi bir şans eseri, gürül­tü­yü işiten bir jan­dar­ma, yar­dı­ma koştu. Bir atın ürke­rek kaç­tı­ğı­nı san­mış­tı. Yolun orta­sı­na ayak­la­rı­nı gere­rek, atı dur­dur­mak için hazır­lan­dı.

Pinok­yo, daha uzak­tan, jan­dar­ma­nın yolun üstüne kale gibi geril­di­ği­ni görün­ce, onu şaşır­ta­rak, bacak­la­rı­nın ara­sın­dan sıy­rıl­ma­yı düşün­dü.

Fakat başa­ra­ma­dı.

Jan­dar­ma, hiç telaş etme­den, büyük bir kolay­lık­la Pinok­yo’yu koca­man bur­nun­dan yaka­la­ya­rak Gep­pet­to’ya teslim etti. Gep­pet­to, Pinok­yo’yu ceza­lan­dır­mak için kulak­la­rı­nı çekmek istedi. Fakat elini uzatıp kulak­la­rı­nı bula­ma­yın­ca iyice şaşır­dı... Neden bili­yor musu­nuz?

Ace­ley­le kuk­la­yı bitir­me­ye çalı­şır­ken, kulak­la­rı­nı yap­ma­yı unut­muş­tu!

Bunun üze­ri­ne boy­nun­dan yaka­la­dı, eve doğru sürük­ler­ken başını sal­la­ya­rak şöyle diyor­du:

— Şimdi doğru eve gidi­yo­ruz... Kapı­dan girer girmez senin ter­bi­ye­ni vere­ce­ğim­den hiç şüphen olma­sın!

Efen­di­si­nin bu söz­le­ri­ni işiten Pinok­yo, ken­di­si­ni yere attı. İna­dın­dan olduğu yere mıh­lan­dı. Bu arada yoldan geçen işsiz­ler ve merak­lı­lar yavaş yavaş biri­kip, etraf­la­rın­da halka yap­ma­ya baş­la­mış­tı. Her kafa­dan bir ses çıkı­yor­du.

Bir­ço­ğu:

— Zaval­lı kuk­la­cık, diyor­du. Eve gitmek iste­me­me­si haklı! Kim bilir, bu kötü kalpli Gep­pet­to onu nasıl döve­cek.

Bazı­la­rı da şöyle diyor­du:

— Gep­pet­to pek kötü bir insan değil. Ama neden­se, erkek çocuk­lar­la iyi geçin­mez. Bu zaval­lı kuk­la­cı­ğı param­par­ça edecek kadar kuv­vet­li­dir.

Artık o kadar çok şey söy­len­di ve o kadar çok şey yapıl­dı ki, jan­dar­ma, Pinok­yo’yu ser­best bıra­ka­rak, Gep­pet­to’yu tutuk­la­mak zorun­da kaldı. Zaval­lı Gep­pet­to­cuk ken­di­ni ne şekil­de savu­na­ca­ğı­nı şaşır­mış bir hâlde, man­da­lar gibi böğüre böğüre hapse atı­lır­ken, hüngür hüngür ağlı­yor­du.

— Belalı oğlan! Ah, ne ümit­ler­le yap­mış­tım onu! Bütün kaba­hat bende... Bun­la­rı baş­lan­gıç­ta düşün­me­liy­dim!

PİNOK­YO İLE AĞUS­TOS BÖCEĞİ

Zaval­lı Gep­pet­to­cuk hiç bir günahı olma­dı­ğı hâlde hapsi boy­lar­ken, uyanık Pinok­yo, jan­dar­ma­nın ken­di­ni ser­best bırak­ma­sı üze­ri­ne olanca hızıy­la koş­ma­ya baş­la­mış­tı. Eve bir an önce varmak için, kes­tir­me­den gidi­yor, ekil­miş tar­la­la­rı çiğ­ni­yor, yüksek çit­le­rin, çalı­la­rın, su akan hen­dek­le­rin üstün­den atlı­yor­du. Sanki arka­sın­dan atlı kova­lı­yor­du.

Pinok­yo eve gel­di­ğin­de, aralık bul­du­ğu kapıyı tek­mey­le ardına kadar açarak içeri daldı. Ken­di­si­ni yere atarak derin bir oh çekti. Fakat duy­du­ğu ferah­lık uzun sür­me­di, odada biri vardı:

— Kri kri kri!

Pinok­yo kor­kuy­la sordu:

— Kim o?

— Benim!

Pinok­yo, arka­sı­na dönüp baktı, iri bir ağus­tos böce­ği­nin duvar­da dolaş­tı­ğı­nı gördü.

— Söyle ağus­tos böceği, sen kimsin?

— Ben konu­şan ağus­tos böce­ği­yim. Yüz sene­den uzun bir zaman­dır bu odada yaşı­yo­rum.

Kukla:

— Bu oda artık benim, dedi. Çak­ma­dan hemen burayı terk et…

Ağus­tos böceği dayat­tı:

— Bir yere kımıl­da­mam! Daha doğ­ru­su sana ger­çe­ği söy­le­me­den adı­mı­mı atmam!

— O zaman, çabuk söyle... Haydi durma...

— Anne baba­la­rı­na asi gelen ve evden kaçan çocuk­la­ra düşman ol. Bu gibi insan­la­rın kim­se­ye yararı olmaz! Günün birin­de er geç, yap­tık­la­rın­dan pişman olur­lar, ama iş işten geçer.

Bölüm 1 · 1/8

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki