Carlo Collodi
Carlo Lorenzini (d. 24 Kasım 1826, Floransa - ö. 26 Ekim 1890, Floransa) İtalyan gazeteci ve yazardır. Pinokyo romanının yazarı olarak ve genellikle Collodi takma adıyla bilinir.
Carlo Lorenzini, yoksul bir ailenin çocuğu olarak Floransa’da dünyaya geldi. Gençliğinde ilahiyat okulunda okudu, ama Avusturya’ya karşı sürdürülen mücadelede Risorgimento (Yeniden Yükseliş) hareketini desteklemek için gazeteciliğe başladı. Ünlü takma adı Collodi, annesinin doğduğu yerin adıdır. Başlangıçta bu adı 1848’de kendi kurduğu mizah dergisi Il Lampione’deki (Sokak Lambası) yazılarını imzalamak için kullanmıştı. Dergi kurulduktan birkaç ay sonra sansür dairesi tarafından kapatıldı; ama Collodi yılmayarak 1853’de La scaramuccia (Didişme) adlı yeni bir dergi kurdu.
1859’da kadar gazeteciliği sürdürdü, sonra Giuseppe Garibaldi’nin özgürlük mücadelesi veren kuvvetlerine katıldı. 1861’de İtalya Krallığı kurulunca, gazeteciliği ve silahlı eylemleri bırakarak şehri Floransa’ya geri döndü ve resmi görevler üstlendi: Önce sansür dairesinde çalıştı (onun gibi sansürden olumsuz etkilenmiş birisi için ilginç bir seçimdi bu), sonra valilikte görev aldı. Edebiyat çalışmalarına hiç ara vermemiş olmasına karşın, 1875’e kadar dikkat çekici bir başarı sağlayamadı. 1875’de, Floransalı bir yayınevi için Perrault’nun masallarını İtalyancaya çevirdi. Bu çeviri çalışması, çocuk edebiyatının büyülü dünyasını daha yakından tanımasını sağladı ve onu derinden etkiledi. Perrault çevirileriyle başlayan çalışmalarının doruk noktasını Pinocchio (Pinokyo) oluşturacaktı.
Yapıtlarından Giannettino 1876’da, Minuzzolo 1878’de yayımlandı. Pinocchio’nun (Pinokyo 1944, 1991) ilk bölümleri 1880’de Giornale deli bambini adlı çocuk dergisinde çıktı ve çok beğenildi.
KONUŞAN ODUN PARÇASI
Evvel zaman içinde, konuşan bir odun parçası vardı. Kışın sobalarımızda yaktığımız türden, hepinizin çok iyi bildiği meşe ağacının odunuydu bu...
Bir gün bu odun parçası, ihtiyar Marangoz Antonyo Usta’nın dükkânına geldi. Çevresindekiler Antonyo’ya “Kiraz Usta” derlerdi.
İhtiyar marangozun burnu, her zaman olgun bir kiraz gibi kıpkırmızı ve pırıl pırıl olduğu için ona böyle sesleniyorlardı. Dükkânın bir köşesindeki odunu görünce, Antonyo usta gülümsedi, yüzünü bir sevinç dalgası kapladı. Ellerini ovuşturarak odun parçasına doğru yürüyor ve kendi kendine şöyle mırıldanıyordu:
— Evet, zamanlama harika! Bu parça, küçük masaya mükemmel bir ayak olur.
Hemen yerden baltasını kapan Antonyo Usta, odunun kabuğunu yontmaya niyetlendi. Baltayı başının üstüne kaldırdı, tam indirecekti ki, incecik bir ses duydu:
— Lütfen, hızlı vurmayın!
Öylece havada kalakaldı Kiraz Usta’nın eli... Onun ne kadar şaşırdığını gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz? Korkulu dolu gözlerle küçük dükkânı tarayarak, sesin sahibini aradı ama kimseyi göremedi!
Hemen tahta sıranın altına baktı, kimse yoktu. Sonra kapaklarını açıp dolaba baktı, kimse yoktu. Odun kırıklarını doldurduğu sepete baktı, orada da kimse yoktu! Hatta kapıyı açıp dışarıya bile göz attı ama sokakta da kimsecikler yoktu. O zaman bu ses nereden gelmişti?
Kiraz Usta, kendi kendine gülümseyerek kafasını kaşıdı:
— Herhâlde bana öyle geldi, işime devam edeyim! diye mırıldandı.
Tekrar havaya kaldırdığı baltasını hızla oduna indirdi.
O ince ses yine acıyla bağırdı:
— Ah! Çok acıttın!
Antonyo Usta bu defa kaskatı kesilerek olduğu yere mıhlandı. Gözleri korkuyla yuvalarından fırlamış, ardına kadar açılan ağzından çıkan dili, çenesine kadar sarkmıştı. Daha sonra, biraz yatışınca korkudan tir tir titreyerek ve kekeleye kekeleye şöyle mırıldandı:
— Nereden geliyor bu ses? Kim acaba? Görünürlerde kimsecikler yok. Bir odun parçasının konuşması ve tıpkı bir çocuk gibi canının yandığını söylemesi mümkün mü? Bir türlü inanamıyorum. Bu odunun diğer odunlardan farkı ne? Nasıl olur? Odunun içine biri gizlenebilir mi? Eğer içinde biri gizlenmişse, vay hâline. Şimdi onun icabına bakarım.
Böyle konuşa konuşa zavallı odun parçasını eline aldı ve acımadan duvara çarpmaya başladı.
Sonra kulak verdi. Odun yine hâlinden şikâyet edecek miydi? Bir dakika bekledi, ses yok. İki dakika bekledi, ses yok. Beş dakika bekledi ses yok... On dakika bekledi, yine ses yok! Peruğunu eliyle geriye iterek tekrar:
— Evet, bana öyle gelmiş! diye mırıldanarak zoraki gülümsedi. Bana öyle gelmiş! Bütün bunlar hayal gücümün fazla çalışmasının neticesi, işime devam edeyim.
Fakat korkusunu tamamen yenememişti. Bir şarkı tutturarak cesaretini toplamaya çalıştı.
Sonra, baltayı bir kenara bıraktı, odunu düzeltmek için rendeyi eline aldı. Henüz rendeyi odunun üstüne değdirmişti ki, aynı ince sesin kıkır kıkır gülerek şunları söylediğini işitti:
— Hay Allah iyiliğini versin! Gıdıklama, katılacağım!
Bu defa, zavallı Kiraz Ustacık, yıldırımla beyninden vurulmuş gibi yere yıkıldı. Neden sonra ayılıp gözlerini açtığı zaman, kendini yerde oturuyor buldu.
Yüzü mosmor kesilmiş, hatta her zaman kıpkırmızı olan burnunun uç kısmı bile korkudan morarmıştı.
MARANGOZ GEPPETTO
Tam bu sırada kapı çalındı. Kendisini ayağa kalkamayacak kadar hâlsiz hisseden ihtiyar marangoz:
— Gir! diye seslendi.
Kapı aralandı, cıvıl cıvıl bir ihtiyar dükkâna girdi. Adı Geppetto idi. Başına taktığı sarı peruk mısır unundan yapılmış bir tatlıya benzediği için, komşu çocukları onu “Polendina (Mısır unundan yapılmış bir tatlı)” diye kızdırırlardı.
Geppetto çok sinirliydi... Ona, Polendina diyene düşman kesilirdi! Bir defa köpürdü mü, tutabilene aşkolsun.
— Hayırlı işler, Antonyo Usta, dedi. Niye yere oturdun?
İhtiyar marangoz:
— Karıncalara alfabe öğretiyorum, diye cevap verdi.
— Öğret, belki işine yarar!
— Komşum Geppetto, seni bugün hangi rüzgâr attı buraya?
— Ayaklarım. Fakat doğrusunu istersen, Antonyo Usta, senden bir iyilikte bulunmanı istemeye geldim.
İhtiyar marangoz, dizleri üstünde doğrulurken:
— Emret, dedi. Sana hizmete hazırım.
— Bu sabah aklıma bir şey geldi, Antonyo Usta.
— Hayrola... Anlat nedir?
— Güzel, çok güzel bir kukla yapmayı düşündüm. Tabii odundan... Öyle bir kukla ki, sıçrasın, hoplasın, akrobat gibi numaralar yapsın! Onu yanıma alıp diyar diyar dolaşayım. Nasıl olsa üç beş kuruş ekmek parası çıkartırım. Ne dersin?
Nereden çıktığı belli olmayan incecik ses:
— Bravo, Polendina! diye haykırdı.
Kendisine Polendina dendiğini işiten Geppetto, öfkeden hindi gibi kıpkırmızı oldu. Kızgınlıkla ihtiyar marangozun üstüne yürüdü:
— Benimle nasıl alay edersin?
— Seninle alay eden kim?
— Bana Polendina dedin.
— Ben demedim.
— Ya! Demek sen söylemedin... Peki, ben mi söyledim yani? Tabii ki sen söyledin.
— Hayır, ben söylemedim!
— Evet, sen söyledin!
— Hayır, söylemedim!
— Evet, söyledin!
Söyledin, söylemedim, derken iş büyüdü. Yumruk yumruğa derken bayağı dövüşmeye başladılar.
İki ihtiyar artık yorulup da daha fazla dövüşemeyecek hâle geldiklerinde, Antonyo Usta, Geppetto’nun sarı peruğunu elinde buldu.
İhtiyar marangozun gri peruğu ise, Geppetto’nun dişleri arasında kalmıştı.
Antonyo Usta:
— Ver peruğumu! diye bağırdı.
— Sen de benimkini ver. Barışalım!
Peruklarını alan ihtiyarlar el sıkıştılar ve hayatlarının sonuna kadar kavga etmemeye ant içtiler.
İhtiyar marangoz, anlaşmaya taraftar olduğunu göstermek için:
— Eee, komşum Geppetto, benden istediğin iyilik nedir? diye sordu.
— Biraz oduna ihtiyacım var... Bana verebilir misin?
Antonyo Usta’nın yüzü aydınlandı, hemen tahta sıraya seğirterek, bir hayli korkmasına neden olan odun parçasını kavradı. Tam arkadaşına vermek üzereydi ki, odun bir silkindi, elinden kayarak bütün gücüyle zavallı Geppetto’nun pırıl pırıl ayakkabısının üstüne düştü.
— Of! Sen bu şekilde mi iyilik yaparsın Antonyo Usta... Neredeyse parmaklarımı kıracaktın!
— Vallahi ben yapmadım!
— Sen yapmadın da ben mi yaptım yani?
— Kabahat odunda...
— Kabahatin odunda olduğunu ben de biliyorum. Fakat buna neden olan sensin! Sen elinden düşürdün!
— Ben düşürmedim!
— Yalancı!
— Geppetto kafamı kızdırma, yoksa Polendina derim!
— Sus!
— Polendina!
— Sus diyorum!
— Polendina!
— Sus diyorum sana!
— Polendina.
Kendisine üç defa Polendina denmesine dayanamayan Geppetto’nun öfkeden gözü bir şey görmez oldu, deli gibi Antonyo Usta’nın üstüne atıldı ve alt alta üst üste boğuşmaya başladılar.
Kavga sona erdiğinde, Antonyo Usta’nın burnu iki yerinden sıyrılmış, Geppetto’nun ise ceketinin iki düğmesi kopmuştu. Hesaplaşan ihtiyarlar el sıkıştılar ve ömürlerinin geri kalan kısmında bir daha dövüşmemeye tekrar ant içtiler.
Geppetto, odun parçasını koltuğunun altına alarak, Antonyo Usta’ya teşekkür etti ve evine döndü.
ODUNDAN KUKLA PİNOKYO
OLUYOR
Geppetto, yalnız merdiven penceresinden ışık alan küçük bir yer odasında oturuyordu. Dünyada onunkinden daha basit eşya olamazdı.
Eski bir iskemle, yırtık, pırtık bir yatak ve kırık bir masa. Odanın ucunda bir şömine vardı. Şöminenin içine odunların yanışı resmedilmişti. Ateşin yanı başında yine bir resim çaydanlık neşeyle fıkırdıyor, çıkan dumanın resmi, çaydanlığa hakiki imiş hissini veriyordu.
Geppetto, içeri girer girmez aletlerini çıkardı, kukla yapmak üzere işe başladı.
Kendi kendine:
— İsmini ne koyayım? diye mırıldandı. Pinokyo olsun! Bu isim ona şans getirecek! Bir zamanlar bu adı taşıyan bir aile tanırdım. Pinokyo baba, pinokya anne, pinokki çocuklar, hepsi, hepsinin işi yolundaydı. En zenginleri dilenciydi!
Kuklaya güzel bir isim bulmuş olmanın heyecanı ile hevesi artan Geppetto, kuklanın, önce başını, sonra alnını, daha sonra da gözlerini yaptı.
Gözlerini henüz oyduğunda, fıldır fıldır döndüğünü gören Geppetto’nun şaşkınlığını düşünün bir kere!
Bir çift tahta gözün inatla üstüne dikildiğini gören Geppetto’nun buna canı sıkıldı, öfkeli bir sesle:
— Bu tahta gözler, niye üstüme dikildiniz? dedi.
Cevap veren olmadı.
Geppetto, daha sonra kuklanın burnunu yaptı. Henüz bitirmemişti ki, burun büyümeye başladı. Büyüdü, büyüdü, büyüdü, beş dakikanın içinde kocaman oldu.
Zavallı Geppettocuk, artık burnu kesmekten yorulmuştu; o kesip kısalttıkça, burun yine uzuyordu!
Daha ağız bitmeden gülmeye başlamıştı.
Geppetto köpürdü:
— Gülme diyorum!
Fakat sanki duvara söylemişti bunları. Bir cevap alamadı. Bu defa, tehdit eden bir sesle:
— Sana gülme diyorum, diye kükredi.
Kukla gülmekten vazgeçti... Ama bu sefer de çıkarabildiği kadar dilini uzattı.
Geppetto, emeğine acıdığı için, kuklanın bu hareketini görmezlikten gelip işine devam etti. Ağzını tamamladıktan sonra çenesini, boğazını, omuzlarını, karnını, kollarını ve sonunda ellerini yaptı.
Parmakları henüz bitmemişti ki, Geppetto, peruğunun başından alındığını hissetti. Hırsla geri döndüğünde ne görsün? Sarı peruğu kuklanın elinde değil mi?
— Pinokyo, peruğumu çabuk ver, diye bağırdı.
Pinokyo, peruğu geri vereceğine, kendi kafasına geçirdi.
Geppetto, bir an ne yapacağını şaşırdı. Hayatında hiç bir zaman, o anda olduğu kadar kendini zavallı hissetmemişti... Pinokyo’ya dönerek yalvaran bir sesle:
— Seni küçük yaramaz, seni! dedi. Daha dünyaya gelmeden, babana saygısızlıkta bulunuyorsun! Çok ayıp oğlum, doğrusu çok ayıp!
Geppetto, gözlerinden süzülen yaşları sildi. Sıra bacak ve ayaklara gelmişti.
Geppetto, kuklanın ayaklarını henüz bitirmişti ki, tam burnunun ucuna okkalı bir tekme yedi.
Kendi kendine:
— Şikâyete hakkım yok... Buna layığım ben, diye mırıldandı. Önceden düşünecektim! Artık çok geç!
Daha sonra, kuklayı koltuklarının altından tutarak yere dikti, şimdi kuklaya yürümeyi öğretecekti. Pinokyo’nun bacakları çok sertti, açılmıyordu.
Geppetto, elinden tuttu. Yavaş yavaş yürüterek adım atmayı öğretti. Ayakları biraz alışınca, Pinokyo, kendi kendine yürümeye başladı. Artık odada dört dönüyordu, sonunda kapıya kadar gidince açıp sokağa kaçtı.
Zavallı Geppettocuk telaşla peşine takıldı ama bir türlü yetişemedi...
Yaramaz Pinokyo, önünde tavşan gibi sıçrıyordu. Tahta ayaklarının çıkardığı ses, yirmi çift kabaralı ayakkabının gürültüsüne bedeldi.
Geppetto avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
— Durdurun şunu! Tutun şunu!
Fakat sokaktan geçenler, tahtadan yapılmış bir kuklanın yarış atı gibi koştuğunu görünce şaşkınlıkla oldukları yere mıhlanıyor, Pinokyo ile efendisi gözden kaybolana kadar arkalarından katıla katıla gülüyorlardı.
Sonunda, iyi bir şans eseri, gürültüyü işiten bir jandarma, yardıma koştu. Bir atın ürkerek kaçtığını sanmıştı. Yolun ortasına ayaklarını gererek, atı durdurmak için hazırlandı.
Pinokyo, daha uzaktan, jandarmanın yolun üstüne kale gibi gerildiğini görünce, onu şaşırtarak, bacaklarının arasından sıyrılmayı düşündü.
Fakat başaramadı.
Jandarma, hiç telaş etmeden, büyük bir kolaylıkla Pinokyo’yu kocaman burnundan yakalayarak Geppetto’ya teslim etti. Geppetto, Pinokyo’yu cezalandırmak için kulaklarını çekmek istedi. Fakat elini uzatıp kulaklarını bulamayınca iyice şaşırdı... Neden biliyor musunuz?
Aceleyle kuklayı bitirmeye çalışırken, kulaklarını yapmayı unutmuştu!
Bunun üzerine boynundan yakaladı, eve doğru sürüklerken başını sallayarak şöyle diyordu:
— Şimdi doğru eve gidiyoruz... Kapıdan girer girmez senin terbiyeni vereceğimden hiç şüphen olmasın!
Efendisinin bu sözlerini işiten Pinokyo, kendisini yere attı. İnadından olduğu yere mıhlandı. Bu arada yoldan geçen işsizler ve meraklılar yavaş yavaş birikip, etraflarında halka yapmaya başlamıştı. Her kafadan bir ses çıkıyordu.
Birçoğu:
— Zavallı kuklacık, diyordu. Eve gitmek istememesi haklı! Kim bilir, bu kötü kalpli Geppetto onu nasıl dövecek.
Bazıları da şöyle diyordu:
— Geppetto pek kötü bir insan değil. Ama nedense, erkek çocuklarla iyi geçinmez. Bu zavallı kuklacığı paramparça edecek kadar kuvvetlidir.
Artık o kadar çok şey söylendi ve o kadar çok şey yapıldı ki, jandarma, Pinokyo’yu serbest bırakarak, Geppetto’yu tutuklamak zorunda kaldı. Zavallı Geppettocuk kendini ne şekilde savunacağını şaşırmış bir hâlde, mandalar gibi böğüre böğüre hapse atılırken, hüngür hüngür ağlıyordu.
— Belalı oğlan! Ah, ne ümitlerle yapmıştım onu! Bütün kabahat bende... Bunları başlangıçta düşünmeliydim!
PİNOKYO İLE AĞUSTOS BÖCEĞİ
Zavallı Geppettocuk hiç bir günahı olmadığı hâlde hapsi boylarken, uyanık Pinokyo, jandarmanın kendini serbest bırakması üzerine olanca hızıyla koşmaya başlamıştı. Eve bir an önce varmak için, kestirmeden gidiyor, ekilmiş tarlaları çiğniyor, yüksek çitlerin, çalıların, su akan hendeklerin üstünden atlıyordu. Sanki arkasından atlı kovalıyordu.
Pinokyo eve geldiğinde, aralık bulduğu kapıyı tekmeyle ardına kadar açarak içeri daldı. Kendisini yere atarak derin bir oh çekti. Fakat duyduğu ferahlık uzun sürmedi, odada biri vardı:
— Kri kri kri!
Pinokyo korkuyla sordu:
— Kim o?
— Benim!
Pinokyo, arkasına dönüp baktı, iri bir ağustos böceğinin duvarda dolaştığını gördü.
— Söyle ağustos böceği, sen kimsin?
— Ben konuşan ağustos böceğiyim. Yüz seneden uzun bir zamandır bu odada yaşıyorum.
Kukla:
— Bu oda artık benim, dedi. Çakmadan hemen burayı terk et…
Ağustos böceği dayattı:
— Bir yere kımıldamam! Daha doğrusu sana gerçeği söylemeden adımımı atmam!
— O zaman, çabuk söyle... Haydi durma...
— Anne babalarına asi gelen ve evden kaçan çocuklara düşman ol. Bu gibi insanların kimseye yararı olmaz! Günün birinde er geç, yaptıklarından pişman olurlar, ama iş işten geçer.