1. Bölüm
Akşam Yemeği
Ada, sofraya oturmadan önce herkesin onun sınavını soracağını biliyordu.
Annesi tabakları yerleştirirken başını kaldırdı.
“Matematik nasıl geçti?”
Ada çantasını sandalyenin yanına bıraktı.
“İyi.”
Babası ekmeği böldü.
“İyi ne demek?”
“İyi işte.”
“Kaç soru yaptın?”
Ada sandalyesine oturdu. Makarna tabağının üzerine baktı. Çatalla tabağın kenarındaki sosu dağıttı.
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?” dedi babası. “Sınavdan çıkalı üç saat oldu.”
“Saymadım.”
Annesi mutfaktan salona seslendi:
“Telefonunu masaya getirme, tamam mı?”
Ada telefonu çantasının içinde bırakmıştı.
Küçük kardeşi Can, masanın altında ayağıyla ona dokundu.
“Bugün beden dersinde top yüzüme geldi.”
“Geçmiş olsun,” dedi Ada.
“Canım çok acıdı.”
“Şimdi geçti mi?”
“Geçti ama öğretmen herkesin önünde güldü.”
Babası Can’a döndü.
“Öğretmen niye gülsün?”
“Güldü işte.”
Annesi salata kâsesini masaya bıraktı.
“Can, yarın çantana yedek tişört koy. Geçen sefer yine üstünü kirletmişsin.”
Ada konuşmak için ağzını açtı.
Bugün okulda rehber öğretmenle konuştuğunu anlatacaktı. Bir üniversitenin yaz programına başvurabileceğini söylemişti. Program resim, fotoğraf ve kısa film üzerineydi. Ada, formu çantasının ön gözünde taşıyordu.
Birkaç gündür o formu ailesine göstermeyi düşünüyordu.
Babası sınavdan kaç aldığını sormadan önce göstermek istemişti. Sonra annesi “Bu ay biraz masrafımız var,” der diye korkmuştu. Babası “Bunlar boş işler, önce derslerine bak,” diyebilirdi.
Yine de söyleyecekti.
Formu çantasından çıkaracaktı.
Annesi, “Bu arada seni cumartesi deneme sınavına yazdırdım,” dedi.
Ada başını kaldırdı.
“Ne?”
“Cumartesi sabahı. Kursun kendi denemesi.”
“Ben gitmek istemiyorum.”
“Daha önce de gitmek istemediğini söyledin ama gittin.”
“Çünkü haberim yoktu.”
“Şimdi haberin var.”
Babası araya girdi.
“İyi olmuş. Deneme çözmeden sınav kazanılmıyor.”
Ada formu çantasının içinde tuttu.
“Ben cumartesi—”
“Pazar günü de teyzenlere gideceğiz,” dedi annesi. “Öğleden sonra çıkarız. Akşam dönmeden önce biraz otururuz.”
Ada tekrar sustu.
Çantasındaki form, ön gözde biraz daha ezildi.
Can, “Ben cumartesi arkadaşlarımla parka gideceğim,” dedi.
Annesi ona baktı.
“Ödevlerini bitirirsen gidersin.”
“Ama Ada da gitmiyor mu?”
“Ada’nın denemesi var.”
Ada çatala dokundu.
“Ben gitmek istemiyorum.”
Babası başını kaldırdı.
“Bir şeyi istememek, yapmayacağın anlamına gelmez.”
Bu cümle sofranın ortasına bırakıldı.
Ada’nın canını en çok yakan da buydu. Çünkü babası bunu her söylediğinde, onun ne istediğinin önemli olmadığı sonucuna varıyordu.
“Benim de planım vardı,” dedi.
“Ne planı?” diye sordu annesi.
“Bir şey.”
“Ne şeyi?”
Ada çantasına baktı.
“Okuldan bir program.”
Babası hafifçe güldü.
“Daha şimdiden program mı?”
“Yaz programı.”
“Derslerin bitmedi.”
“Ders değil.”
“Ne peki?”
Ada formu çıkardı.
Kâğıdı masanın üzerine koydu.
“Fotoğraf ve kısa film programı.”
Kimse birkaç saniye konuşmadı.
Can formu aldı.
“Burada film mi çekiyorsunuz?”
“Can, bırak,” dedi Ada.
Can kâğıda bakmaya devam etti.
“Para mı?”
Annesi formu Ada’nın elinden aldı.
“Bu ne kadar sürüyor?”
“İki hafta.”
“Nerede?”
“Başka şehirde.”
Babası hemen başını kaldırdı.
“Başka şehir mi?”
Ada’nın kalbi hızlandı.
“Evet ama okulun rehber öğretmeni önerdi.”
“Rehber öğretmen mi?”
“Başvuru için.”
“Sen böyle bir şeyi bize sormadan mı yaptın?”
“Henüz başvurmadım.”
“Başvurmayı düşünmüşsün.”
“Evet.”
Babası formu eline aldı. Üzerindeki yazılara baktı. Sonra masanın üzerine bıraktı.
“Bu yaz sınava hazırlanacaksın.”
Ada bir şey söylemedi.
“Duydun mu?” dedi babası.
“Duydum.”
“Böyle şeylerle zaman kaybetmene gerek yok.”
Ada formu geri aldı.
“Zaman kaybı değil.”
“Sen daha ne istediğini bilmiyorsun.”
Ada’nın içindeki bir şey kırıldı.
Bu cümleyi daha önce de duymuştu. İlkokulda dans kursuna gitmek istediğinde. Ortaokulda fotoğraf makinesi istediğinde. Bir hikâye yarışmasına katıldığında.
“Sen daha ne istediğini bilmiyorsun.”
Belki gerçekten bilmiyordu.
Ama ne istemediğini biliyordu.
Her gün aynı denemeye girmek istemiyordu. Her konuşmanın notlarına bağlanmasını istemiyordu. Bir şeyden heyecanlandığında hemen “Bunun sana ne faydası olacak?” sorusuyla karşılaşmak istemiyordu.
Ada formu katladı.
Annesi yumuşak bir sesle konuştu.
“Baban kötü bir şey demiyor.”
“Biliyorum.”
“Senin geleceğini düşünüyor.”
“Biliyorum.”
“Bu yazı başka zaman da yapabilirsin.”
“Belki.”
“Şimdi önemli olan sınav.”
Ada tabağına baktı.
“Benim için önemli olan bu değil.”
Babası sandalyesinde geriye yaslandı.
“Bak, Ada. Her şeyi kişisel algılama.”
Ada gülmedi.
“Ben hiçbir şeyi kişisel algılamıyorum.”
“Sesin öyle çıkıyor.”
“Çünkü beni dinlemiyorsunuz.”
Mutfakta sessizlik oldu.
Can elindeki çatalı tabağa bıraktı.
Annesi Ada’ya baktı.
“Dinliyoruz.”
“Hayır.”
“Ne demek hayır?”
“Ben bir şey anlatmaya çalışıyorum, siz daha ben bitirmeden ne yapmam gerektiğini söylüyorsunuz.”
Babası kaşlarını çattı.
“Çünkü bazen ne yapman gerektiğini bilmek için bizden yardım alman gerekiyor.”
“Ama siz ne istediğimi sormuyorsunuz.”
“Bütün gün okulda ne yaptığını soruyoruz.”
“Hayır. Kaç aldığımı soruyorsunuz.”
Annesi, “Ada,” dedi.
Ada ayağa kalktı.
“İştahım yok.”
“Daha doğru düzgün yemek yemedin.”
“Yemeyeceğim.”
“Bu tavırla hiçbir şey çözülmez.”
Ada sandalyesini geriye itti. Sandalyenin ayağı zeminde sert bir ses çıkardı.
“Zaten hiçbir şey çözülmüyor.”
Odasına gitti.
Kapıyı çarpmamaya çalıştı. Çünkü kapıyı sert kapatırsa babası arkasından gelip “Bu evde herkesin bir derdi var, yalnızca senin değil,” diyecekti.
Çantasını yatağın üzerine bıraktı.
Formu çıkardı. Kâğıdın ortasında kat izi vardı. Ada düzeltmeye çalıştı ama iz kalmıştı.
Telefonunu çantasından aldı.
Ece’den mesaj gelmişti.
Yarınki sunum için grup belli oldu.
Altında:
Sen, ben ve Kerem.
Ada cevap yazmadı.
Ece bir mesaj daha gönderdi.
Konuyu da öğretmen seçmiş. “Gelecekte kim olmak istiyorsunuz?”
Ada telefon ekranına baktı.
Kısa bir süre sonra yazdı:
Bilmiyorum.
Ece:
Ben de. Ama bunu yazamayız herhalde.
Ada:
Neden?
Ece:
Çünkü herkesin bir cevabı varmış gibi davranıyorlar.
Ada istemeden gülümsedi.
Sonra okul grubundan yeni bir mesaj geldi. Rehber öğretmen, sunumun ayrıntılarını paylaşmıştı.
Her öğrenci gelecek planını, güçlü yönlerini ve hedefini anlatacak. Sunumlar cuma günü yapılacaktır.
Ada mesajı okudu.
Gelecek planı.
Güçlü yönleri.
Hedefi.
Odanın duvarına baktı.
Bir insanın kendini üç başlıkta anlatması kolay mıydı? “Düzenli,” “çalışkan,” “sorumluluk sahibi” yazıp geçebilirlerdi. Öğretmenler böyle cevapları seviyordu.
Ada’nın aklına fotoğraf programı geldi.
Kısa filmler.
Eski bir kamerayla çekilmiş görüntüler.
Bir okul koridorunda yürüyen insanların yüzleri.
Biri gülüyor, biri koşuyor, biri kimseye görünmeden sınıfa giriyor.
Ada insanların kendilerini anlatamadıkları yerleri görüntülemeyi seviyordu. Birinin konuşurken ellerini nasıl tuttuğunu, bir cümleyi söylemeden önce nasıl durduğunu, gülümserken gerçekten mutlu olup olmadığını…
Bunu ailesine anlatmaya çalışsa, babası “Hobi olarak yapabilirsin,” derdi.
Hobi.
Sanki insanın sevdiği şeyler, hayatın gerçek kısmına girmeye hak kazanmak için önce sınavdan izin almak zorundaydı.
Ada bilgisayarını açtı.
Sunum dosyası boştu.
Başlık bölümüne şunu yazdı:
Gelecekte Kim Olmak İstiyorum?
Bir süre bekledi.
Sonra başlığın altına küçük harflerle ekledi:
Bilmiyorum.
Bunu silmedi.
Kapının ardından annesinin sesi geldi.
“Ada?”
Ada cevap vermedi.
“Baban biraz sinirlendi ama senin iyiliğini düşünüyor.”
Ada gözlerini kapattı.
“Tamam.”
“Yarın deneme için programına bakarız.”
“Tamam.”
“Beni duyuyor musun?”
Ada bu kez kapıya döndü.
“Evet.”
Annesi kapıyı açmadan önce birkaç saniye bekledi.
“Bazen sen de çok çabuk parlıyorsun.”
Ada gülümsedi ama annesi görmedi.
“Bazen de siz çok hızlı karar veriyorsunuz.”
Annesi kapının arkasında sessiz kaldı.
Sonra, “İyi geceler,” dedi.
“İyi geceler.”
Ayak sesleri koridorda uzaklaştı.
Ada bilgisayar ekranına döndü.
Boş sunum dosyasında imleç yanıp sönüyordu.
Kendine ait bir cümle yazmak istiyordu.
Ama evde herkesin onun adına çoktan birkaç cümle yazdığı hissinden kurtulamıyordu.
Babası onun sınava hazırlanmasını istiyordu.
Annesi güvenli bir seçim yapmasını.
Öğretmeni hedef belirlemesini.
Ece dürüst olmasını.
Can abla olarak onu her zaman dinlemesini.
Ada ise ilk kez kendisine şunu sormaya çalışıyordu:
Ben ne istiyorum?
Cevap hemen gelmedi.
Gelmemesi, hiçbir şey istemediği anlamına gelmiyordu.
Belki de ilk kez, başkalarının cümleleri arasından kendi sesini ayırmaya çalışıyordu.
Telefonuna bir bildirim daha geldi.
Ece yazmıştı:
Sunum için bir fikir buldum.
Ada:
Ne?
Ece:
Herkes kendini anlatacak ya… Biz de insanların söyleyemediği şeyleri yazalım.
Ada:
Öğretmen kabul eder mi?
Ece:
Etmezse de en azından gerçek olur.
Ada bilgisayardaki boş sayfaya baktı.
Başlığın altına yeni bir cümle yazdı:
Bazen insan ne olmak istediğini değil, kimsenin onun yerine karar vermemesini ister.
Bu cümleyi birkaç saniye okudu.
Sonra dosyayı kaydetti.
Dosyanın adı:
gelecek_sunumu_ada
Ada ışığı kapattı. Yatağına uzandı. Koridordan babasının televizyon sesi geliyordu. Can’ın odasından oyun sesi, mutfaktan tabakların çıkardığı hafif gürültü duyuluyordu.
Evde herkes kendi sesinin içinde yaşıyordu.
Ada gözlerini kapattı.
Yarın okulda koridor yine kalabalık olacaktı. Ziller çalacak, öğrenciler sınıflara koşacak, öğretmenler yoklama alacaktı.
Ve belki ilk kez, Ada bir şey anlatırken cümlesini tamamlamadan kimsenin onun yerine konuşmasına izin vermeyecekti.