gridreads

1. Bölüm

Yoksul mu yoksul, susuz mu susuz bir köyün yanı başın­da büyük ve bakım­lı bir bahçe uza­nı­yor­du. Bol meyve ağacı, gürül gürül akan suyu vardı bu bah­çe­nin.

Öyle geniş öyle geniş­ti ki, bir ucun­dan öbür ucuna dür­bün­le bak­sa­nız bile göre­mez­di­niz.

Birkaç yıl önce, köyün ağası top­rak­la­rı par­sel­le­yip köy­lü­e­re satmış, bu bah­çe­yi de ken­di­ne ayır­mış­tı. Satı­lan yerler ağaç­sız, susuz, taşlı kayalı bir yamaç­tay­dı. Bura­la­ra huğday ve arpa eker­ler­di köy­lü­ler.

Neyse, öykü­müz­le belki bir ilgisi yok bu anlat­tık­la­rı­mın. Biz, öykü­mü­ze döne­lim. Biri büyük, öteki daha küçük, iki şef­ta­li ağacı vardı bah­çe­de. Yap­rak­la­rı, çiçek­le­ri bir­bi­ri­nin eşi. Bir türden olduk­la­rı ilk bakış­ta anla­şı­lı­yor­du.

Büyük ağaç, aşı­lıy­dı. Her yıl iri, tatlı ve sulu şef­ta­li­li­ler­le dona­nır, ağır­la­şır­dı dal­la­rı. Şef­ta­li­ler öyle iriydi ki, iki avuca sığ­maz­dı. İnsan kopa­rıp da yemeye kıya­maz­dı.

Bah­çı­va­nın dedi­ği­ne göre, yaban­cı bir uzman kendi ülke­sin­den getir­di­ği bir aşıyı uygu­la­mış­tı ona. Eh, uğrun­da bunca para har­can­mış ağacın mey­ve­si de değer­li olur elbet.

Ayrıca her iksi­nin boyuna birer muska asmış­lar­dı, nazar değ­me­sin diye…

Küçük şef­ta­li ağacı, her yıl bin­ler­ce çiçek açar ama tek bir olgun şef­ta­li ver­mez­di.

Ya çiçek­le­ri­ni ya da mey­ve­le­ri­ni daha hamken döker­di. Bah­çı­van elin­den geleni yapar, uğra­şır didi­nir ama boşuna… Küçük ağaç bil­di­ğin­den şaşmaz, yıl geç­tik­çe geli­şir, ser­pi­lir ama yine de meyve ver­mez­di.

Bah­çı­van, çareyi aşı­la­mak­ta bula­ca­ğı­nı sandı. Ama aşı da bir yarar sağ­la­ma­dı. İş inada bin­miş­ti bes­bel­li. Bah­çı­van bıktı usandı. En sonun­da, hileye baş­vu­rup küçük ağacı kor­kut­ma­ya karar verdi. Gidip tes­te­re­si­ni getir­di, karı­sı­nı da aldı yanına. Ağacın gözü önünde bile­me­ye koyul­du tes­te­re­nin diş­le­ri­ni. İşi bitin­ce de kol­la­rı­nı sıvadı, kese­cek­miş gibi çöktü ağacın dibine.

“Görür­sün sen şimdi ina­dı­nın sonunu… Seni kökün­den öyle bir kese­yim ki, aleme ibret olsun!” der­ce­si­ne tes­te­re­si­ne sarıl­dı.

O anda karısı yerin­den fır­la­dı, yetiş­ti ona ve elini tuttu arka­dan:

“Ölümü öp, kesme!” dedi. “Göre­cek­sin, önü­müz­de­ki yıl şef­ta­li­li­le­ri­ni dök­me­yip büyü­te­cek! Hele bir büyüt­me­sin, o zaman senin­le birlik olup doğ­du­ğu­na pişman ederiz onu! Keser, tan­dı­ra atarız. Külünü savu­ru­ruz!”

Ama hiç tın­ma­dı küçük ağa, bu göz­da­ğı kar­şı­sın­da bana mısın bile demedi.

Peki, neydi derdi? Neden olgun meyve ver­mi­yor­du küçük şef­ta­li ağacı? İyisi mi, gelin kendi ağzın­dan din­le­ye­lim öykü­sü­nü:

Bir sepete dol­du­rul­muş yüz elli kadar şef­ta­li­den biriy­dim ben.

Bah­çı­van, sepe­tin altını üstünü yeşil asma yap­rak­la­rıy­la ört­müş­tü, ince deri­mi­zi güneş kurut­ma­sın, al yanak­la­rı­mı­za toz kon­ma­sın diye.

Yap­rak­la­rın kıyı­sın­dan köşe­sin­den sızan yeşil aydın­lık yüzü­mü­ze vuru­yor, güzel­li­ği­mi­zi kat kat artı­rı­yor­du.

Tan ağar­ma­dan top­lan­mış­tık. Bu yüzden, üstü­müz­de­ki çiğ kadar serin­dik hepi­miz. Güz gece­le­ri­nin soğuk ürper­ti­si­ni taşı­yor­duk. Yap­rak­la­rın ara­sın­dan sızan gün ışığı, içi­mi­zi tatlı tatlı ılı­tı­yor­du.

Hepi­miz tek bir ağacın mey­ve­le­riy­dik. Yılda bir kez bah­çı­van şef­ta­li­le­ri toplar, sepeti dol­du­rur, kente götü­rür, ağaya sunar ve köye döner­di. Şimdi de sıra biz­dey­di…

Dedim ya, yüz yüz elli kadar olgun ve sulu şef­ta­liy­dik biz. Söz­ge­li­şi beni alalım; etim lez­zet­li, suyum tatlı, cildim nere­dey­se çat­la­ya­cak kadar ince ve ger­gin­di.

Yanak­la­rım öyle­si­ne al aldı ki, gör­se­niz çıp­lak­lı­ğım­dan utanıp kızar­dı­ğı­mı sanır­dı­nız.

Üste­lik saba­hın çiği de henüz yıkan­mı­şım gibi üze­rim­de duru­yor­du. İçim­de­ki iri ve çetin çekir­de­ğim, yeni bir hayatı düş­le­yip duru­yor­du. Yeni bir hayata hazır­la­nan bu çekir­dek, bendim aslın­da. Çekir­de­ğim benden ayrı değil­di ki…

Bah­çı­van, hemen ilk bakış­ta görü­le­yim diye, beni sepet­te­ki şef­ta­li­le­rin üstüne yer­leş­tir­miş­ti. Hani, övün­mek gibi olma­sın ama hep­sin­den daha alımlı ve iriy­dim de ondan.

Her şef­ta­li gerek­li geliş­me orta­mı­nı bulsa geli­şir, yeter ki han­tal­laş­ma­sın, kurt­la­ra kan­ma­sın ve onla­rın etine işlen­me­si­ne, çekir­dek­le­ri­ni kemir­me­si­ne fırsat ver­me­sin.

Sepet­te bulun­du­ğum biçim­de ağaya götü­rül­sey­dim, kuş­kuş­ku­suz onun şıma­rık kızına sunu­la­cak­tım. O da bir ısırık alıp çöpe ata­cak­tı beni. Var­lık­lı bir ağanın kızı değil mi, atar elbet! Ağanın sof­ra­sı yok­sul­la­rın­ki­ne benzer mi hiç? Baş Sahip Ali’nin, bir Polat’ın sof­ra­sı­na bugüne dek hiç meyve girmiş değil­di ki…

Bah­çı­va­nın dedi­ği­ne bakı­lır­sa ağa, kızına yedir­sin diye yurt­dı­şın­dan uçakla por­ta­kal­lar, muzlar, üzüm­ler, içi açıl­sın diye güller getirt­miş. Bun­la­ra dün­ya­nın para­sı­nı har­car­mış tabii.

Üste­lik giyim kuşama, dok­to­ra, dadıya, bakı­cı­ya, hiz­met­çi­ye, uşağa, oyun­cak­la­ra, gezi­le­re, yol­cu­luk­la­ra dökü­len para da cabası… Varın siz hesap­la­yın artık. Ben diye­yim on bin, siz deyin yirmi bin… Neyse, biz yine öykü­mü­ze döne­lim.

Yük­len­di bah­çı­van sepeti. Bah­çe­nin orta­sın­dan geçer­ken, bir kös­te­bek yuva­sı­na basmış olmalı ki, ayağı çukura gömül­dü.

Sen­de­le­di, az kalsın düşe­cek­ti. Bu arada sepet de sar­sıl­dı. Ben kaydım, yere düştüm. Bah­çı­van düş­tü­ğü­mü gör­me­di, yoluna devam etti.

Bah­çe­nin içi, günlük güneş­lik­ti ama toprak yeni ısı­nı­yor­du. Teni­min serin­li­ğin­den olacak, güneşi oldu­ğun­dan daha sıcak duyum­su­yor­dum.

Çok sıcak­tı. Sıcak­lık gide­rek cil­di­mi geçti, tüm var­lı­ğı­mı sardı. Damar­la­rım­da­ki özsu ısındı, çekir­de­ği­me sindi sıcak. Susa­mı­şım…

Anamın dalın­day­ken, susa­yın­ca özsu­yu­nu emer­dim. Güneşe döner, beni ısıt­sın, daha fazla ışığa boğsun ister­dim.

Güneş ışı­dık­ça benzim renk­le­nir, içim içime sığmaz olurdu. Gün geç­tik­çe biraz daha geli­şi­yor, kıza­rı­yor, olgun­la­şı­yor­dum. Yanak­la­rım kızar­dık­ça kızar­mak­ta, git­gi­de ağır­laş­mak­tay­dım. Öye ki, ağır­lı­ğım­la anamın dalını yere eğiyor, esin­tiy­le ağır ağır sal­la­nı­yor­dum.

Anam bana:

“Benim güzel kızım, sakın güneş­ten yüz çevir­me, e mi yavrum!” derdi. “O, bizim en yakın dos­tu­muz­dur. Toprak, aşı­mı­zı veri­yor­sa, onu pişi­ren de güneş­tir. Dön bir bak ken­di­ni güneş­ten sakı­nan­la­ra, benzi sara­rıp solmuş hep­si­nin, kemik kemik vücut­la­rı. Güzel kızım, şunu bil ki, güneş dün­ya­ya küser de ısı ve ışı­ğı­nı esir­ger­se, tek bir canlı bile haya­tı­nı sür­dü­re­mez. Hiçbir canlı…”

Bu yüzden sere serpe güneş­le­nir, güneşi emer­dim adeta. Gün geç­tik­çe büyü­yüp güç­len­di­ği­mi görüp gurur­la­nır­dım.

Ama bir korku, bir güven­siz­lik sar­mış­tı beni:

“Ya güneşi üzen, onu küs­tü­ren biri çıkar­sa? Biz ne yapa­rız o zaman?”

Soruma yanıt bula­mı­yor­dum. Anama sordum:

“Bir gün güneşi küs­tü­rür­ler­se, ne yapa­rız biz?”

Anam, sevgi dolu yap­rak­la­rıy­la yüzümü okşadı:

“Benim akıllı kızım, dinle, anla­ta­yım. sana Üç beş ken­di­ni bilmez halk düş­ma­nı ne yapar­sa yapsın, güneş anayı küs­tü­re­mez. Güneş ananın gidi­şi­ni değiş­ti­re­mez. Ama ola ki bir gün, gide­rek yaş­la­nır güneş, ısını da azalır, soğur ve de ölür bi gün güneş. O zaman başka güne­şi­miz olacak bizim. Yoksa ışık­sız ısısız haya­tı­mı­zı sür­dü­re­me­yiz, dona­rız, kuru­ruz!”

Ben anama ina­nı­rım, doğ­ru­dur söy­le­dik­le­ri.

Yine dağıt­tım konuyu. Nerede kal­mış­tık? Ha, yere düş­müş­tüm… Güne­şin ısısı çekir­de­ği­me dek işle­miş­ti. Susa­mış­tım. Kanım kay­na­mış, kabu­ğum kuru­ma­ya yüz tut­muş­tu. Yarıl­dı bile…

Bir atlı karın­ca koşa­rak geldi çattı. Çev­rem­de dolan­ma­ya baş­la­dı. Sepet­ten düş­tü­ğüm­de, yara­lan­mış­tım. Özsu­yum top­ra­ğa akmış ve sıcak­tan katı­laş­mış­tı. Atlı karın­ca, önce kıs­kaç­la­rı­nı katı öze geçir­di, yok­la­dı, hemen bırak­tı. Bir süre diş­le­ri­nin açtığı delik­le­re dikti göz­le­ri­ni. Bir kez daha denedi boy­nuz­la­rı­nı dike­rek… Ayak­la­rı­nı sıkı sıkıya yere basıp asıldı, kıs­kaç­la­rı kopa­cak sandım. Zor­lan­dı, zor­lan­dı, sonun­da katı özün küçük bir par­ça­sı­nı kopa­ra­bil­di. Başa­rı­sı­nın sevin­ci içinde aldı götür­dü par­ça­yı, koşar adım uzak­laş­tı.

O sırada bir­ta­kım sesler duydum. Bahçe duva­rın­dan iki çocuk atla­yıp içeri dal­mış­lar­dı. Tanı­dım: Sahip Ali ile Polat! Meyve aşır­ma­ya gel­miş­ler­di. Gözü pekti iki­si­nin de. Öteki çocuk­lar gibi bek­çi­nin tüfe­ğin­den kork­maz­lar.

Öte­ki­ler bah­çe­nin duva­rı­na bile yak­la­şa­maz­lar. Ödleri kopar, Ama sahip Ali ile Polat’ın hiç mi hiç kor­ku­la­rı yok. Ayak­la­rın­da yamalı, yırtık şal­var­la­rıy­la, dalar­lar bah­çe­ye. Bah­çı­van, arka­la­rın­dan kurşun bile sık­mış­tı ama onlar tabana kuvvet kaçıp kur­tu­la­bil­miş­ler­di. Yedi, sekiz yaş­la­rın­da iki çocuk işte…

Uzat­ma­ya­yım, o gün de koşa­rak dal­dı­lar bah­çe­ye. Üze­rim­den atla­yıp anama doğru koş­tu­lar. Az sonra, dön­dük­le­ri­ni gördüm. Surat­la­rı beş karış­tı… Bah­çı­va­na verip veriş­ti­ri­yor­lar­dı:

“Sen şu işe bak, ağaçta tek bir şef­ta­li bırak­ma­mış ilaç için!”

“Ne yapar­sın, herif­çi­oğ­lu boşuna mı tam bir ay elde tüfek ağacın dibine çöktü nöbet tuttu…”

“Vay alçak herif, vay! Bir tane­cik bırak­ma­mış yahu! Bir tek tane­cik… Ne de sulu, iri, güzel şef­ta­li­ler­di… Hiç değil­se bir tane­si­nin tadına bak­say­dım, geçen yıl olduğu gibi…”

“Biz insan değil miyiz? Tüm mey­ve­yi top­la­yıp zık­kım­lan­sın diye ağa olacak o ite götü­rü­yor.”

“Kaba­hat bizde, herif­çi­oğ­lu köyü­mü­zü soyup soğana çevi­ri­yor, ses çıkar­mı­yo­ruz.”

Polat iyice kız­mış­tı.

“Bak, ne diyo­rum…” dedi. “ Bu bahçe, köyün malı olma­lıy­dı. Şeytan diyor ki, ver ağaç­la­rı ateşe!”

“Al benden de o kadar!”

“Namus­su­zum yak­maz­sam!”

“Yaka­lım! Eğer yak­maz­sak, bize de adam deme­sin­ler!..”

Kız­gın­lar­dı. Ayak­la­rı­nı yere vura iler­li­yor­lar­dı. Üstüme basıp beni eze­cek­ler diye ödüm kopu­yor­du. Göz­le­ri bir şey gör­mü­yor­du sanki. Tam önle­rin­dey­dim. Derken, Polat’ın aya­ğı­na bir diken battı. Çıkar­mak için eğildi ama beni görün­ce dikeni unuttu. Aldı beni yerden:

“Bak hele Sahip Ali, ne buldum!”

Elden ele dolaş­tır­dı­lar beni bir süre. Sevinç için­dey­di­ler. Yemeye kıya­mı­yor­lar­dı.

Isın­mış­tım. Hani soğu­tup da yese­ler, ağız­la­rı­na daha hoş bir tat verir­dim. Nasır­lı, çatlak elleri cil­di­mi gezi­yor­du. Ama olsun, varsın… Mut­luy­dum ben! Son dam­la­ma dek iştah­la yiye­cek­ler­di beni. Bu, onla­rın hak­kıy­dı… Dudak­la­rı­nı şap­la­ta­cak, par­mak­la­rı­nın uçla­rı­nı yala­ya­cak­lar­dı. Gün­ler­ce, haf­ta­lar­ca tadım damak­la­rım­da kala­cak­tı.

Sahip Ali:

“Polat!” dedi. “Bugüne dek bundan iri­si­ni gör­düy­sem, bana da Sahip Ali deme­sin­ler!”

“Gör­me­dik, gör­me­dik.”

“Hadi havuz başına gidip br güzel soğu­ta­lım. Sonra yiye­lim. O zaman tadına doyum olmaz.”

Sanki ince bir cam­dan­mı­şım, sar­sıl­cam kırı­la­cak­mı­şım gibi, özenle taşı­dı­lar beni.

Havuz başı serin­di. Söğüt ve kavak ağa­ça­rı­nın göl­ge­si­nin bırak­tı­ğı serin­li­ği ilk solu­du­ğum­da, ta çekir­de­ğim­de duydum. Özenle duya dal­dır­dı­lar beni. Dört küçük nasır­lı el, havu­zun derin­li­ği­ne gömül­mem için su üze­rin­de tutu­yor­du beni.

Su,buz gibi soğuk­tu. Azıcık din­len­di­ler.

Polat:

“Sahip Ali!” dedi.

“Hım, söyle?”

“Diyo­rum ki, şu şef­ta­li var ya, çok para eder.”

“He, ya!”

“He ya demek yetmez, ne kadar eder düşün baka­lım.”

Sahip Ali bir düşün­dü:

“Çok para eder işte!”

“Ne kadar yani?”

Sahip Ali yine düşün­dü uzun uzun:

“Şöyle iyi soğu­tur­sak, hani iyice soğu­tur­sak, bin tümen eder.”

“Para yüzü gör­me­miş­sin ki, ne bile­cek­sin… Bin tümene para mı denir?”

“Peki, sen söyle! Haz­ne­dar başı­sın, maşal­lah…”

“Yüz tümen!”

“Ulan bin, yüzden daha çoktur be!”

“Ben ken­dim­den mi uydu­ru­yo­rum sanki? Babam hep yüz de bin de aynı­dır der.”

“Doğru bin de yüz de aynı şeydir… Evet, öyle­dir. Benim babam da, öyle der.”

Polat usulca okşadı beni:

“Uff, buz gibi!” dedi. “Tam yene­cek kıvam­da…”

Sahip Ali de usulca okşadı.

“Doğru, buz gibi!” dedi.

Beni sudan çıkar­dı­lar. Sudan çıkın­ca, dışa­rı­sı daha sıcak geldi bana. Artık bir an önce yesin­ler isti­yor­dum. Umduk­la­rın­dan daha lez­zet­li oldu­ğu­mu gös­ter­mek isti­yor­dum onlara.

Güneş­ten ve anam­dan aldı­ğım tüm gücü bu iki köy çocu­ğu­na vermek, boy­nu­mun bor­cuy­du.

Polat’la Sahip Ali, en sonun­da beni yemeye hazır­lan­dı­lar. Ben, hayat boyu geçir­di­ğim evre­le­ri düşü­nü­yor­dum. Kim bilir kaz keç daha deği­şi­me uğra­ya­cak­tım. Top­rak­tan, sudan ve güneş ışı­ğın­dan yara­tıl­dım ben.

Anam, top­ra­ğı meme emer gibi emdi. Tepe­si­ne dek tüm dal­la­rı­nı, yap­rak­la­rı­nı bes­le­di. Bir dalın ucunda tomur­cuk­lan­dım. Gonca oldum. Çiçek oldum, sonun­da ben oldum. Anam emzir­di, güneş yoğur­du beni. Çekir­de­ğim, etim, canım oluştu. Olgun, lez­zet­li bir şef­ta­li oldum.

Şimdi Polat’la Sahip Ali yiye­cek­ler­di beni. Zer­re­cik­le­rim onla­rın etine, kemi­ği­ne, saçına başına karı­şa­cak­tı. Sonra?.. Sonra bir gün elbet onlar da ölecek gide­cek. Göv­de­min zer­re­cik­le­ri neye dönü­şe­cek acaba? Çocuk­lar yiye­cek­ler beni.

Sahip Ali, Polat’a uzattı.

“Isır!” dedi.

Isırdı Polat. Sahip Ali’ye uza­tır­ken, dudak­la­rı­nı yalı­yor­du. Sahip Ali de bir ısırık aldı. Yine Polat’a uzattı. Umdu­ğum gibi, çok hoş­la­rı­na git­miş­tim.

Şimdi etim lokma lokma yok olur­ken, çekir­de­ğim, özünde yep­ye­ni bir hayat umudu bes­li­yor­du. Çekir­de­ğim bir süre sonra yeni­den yeşe­re­bi­le­ce­ği bir orta­mın haya­li­ni kuru­yor­du.

Demek ki aynı anda ölüyor, yok oluyor ama kendi ken­dim­den yeni bir hayatı doğu­ru­yor ve yine var olu­yor­dum.

Son par­ça­mı Polat ağzına attı. Çekir­de­ğe yapı­şık zer­re­cik­le­ri emdi. Ağzın­dan çık­tı­ğım­da, artık şef­ta­li değil, çekir­dek­tim. Yaşa­yan bir çekir­dek… İçinde kendi türünü yaşa­tan, hayat tohu­mu­nu sak­la­yan sert kabuk­lu bir çekir­dek…

Kabu­ğu­mu yarıp filiz­len­mem için, nemli bir top­rak­ta azıcık din­len­mem gere­ki­yor­du. Çocuk­lar, par­mak­la­rı­nı ve dudak­la­rı­nı bir süre yala­dı­lar. Keyif­le­ri yerin­dey­di.

Polat:

“Eee, şimdi ne yapa­lım?” diye sordu.

Sahip Ali:

“Suya gire­lim!” dedi.

“Peki çekir­de­ği kırıp yeme­ye­cek miyiz?”

“Yoo, onun için başka bir yol düşün­düm.”

Polat, beni söğüt ağa­cı­nın dibine bırak­tık­tan sonra, geri geri gitti, hızla havuza doğru koştu. Atladı. Atlar­ken diz­le­ri­ni kar­nı­na top­la­mış, elle­ri­ni diz­le­ri­nin altın­da kenet­le­miş olarak hava­lan­dı. Kıç üstü düştü suya.

Dibe daldı. Çır­pı­na­rak su yüze­yi­ne çıktı. Havu­zun dibin­de­ki çamur, suyu bulan­dır­mış­tı.

Su çene­si­nin altına kadar çıkmış, saçın­dan, başın­dan yosun­lar sar­kı­yor­du.

Sahip Ali:

“Polat, çevir yüzünü öteye!” dedi.

“Niyey­miş, şal­va­rı­nı mı çıka­ra­cak­sın?”

“Evet. Babam suya gir­di­ği­mi anla­ma­ma­lı. Yoksa döver beni.”

“Öğleye kalmaz kurur… Epey zama­nı­mız var.”

“Ne zamanı yahu, bak­sa­na güneş tepe­miz­de.”

Polat, ses çıkar­ma­dan başını çevir­di. Sahip Ali’nin suya atla­dı­ğı­nı duyar duymaz döndü. Sonra yüz­dü­ler, dal­dı­lar, bir­bir­le­ri­ne su sıç­rat­tı­lar. Vakit tamam­lan­dı, çık­tı­lar. Polat, şal­va­rı­nın paça­la­rı­nı sıktı. Beni de yan­la­rı­na alıp yürü­me­ye baş­la­dı­lar, bahçe duva­rın­dan atla­dı­lar, köyün yolunu tut­tu­lar. Köy evleri, ağanın bah­çe­sin­den çok uzaktı. Yolda Polat, Sahip Ali’ye sordu:

“Neymiş baka­lım çekir­dek için düşün­dük­le­rin?”

“Dur hele, göl­ge­ler uza­yı­ver­sin, gelir evden alırım seni. Tepeye çıka­rız. Oturur konu­şu­ruz. Anla­tı­rım sana neler düşün­dü­ğü­mü.”

Köyün sokak­la­rı boştu. Yalnız bol sinek vardı. Gübre kokusu her yanı dol­dur­muş­tu.

Bir ara iri köpek, çitin üze­rin­den önü­mü­ze atladı. Polat, başını yüzünü okşadı köpe­ğin, sonra evine girdi. Köpek de ardı sıra eve daldı.

Sokak, tepeye doğru tır­man­mak­tay­dı. Yokuş iyice yük­se­lin­ce, evle­rin dam­la­rıy­la yol aynı düzey­de kaldı. Sahip Ali sokağı bırak­tı, bir dama seğirt­ti. Damdan dama atla­ya­rak evinin yolunu tuttu. Sım­sı­kı avu­cun­da tutu­yor­du beni. Biti­şik damdan kendi avlu­la­rı­na atladı. Atladı ama diz­le­ri­ne kadar ısla­tı­lan yumu­şak teze­ğin içine gömül­dü. Tezeği yeni ıslat­mış­tı anası. Ama o, bunu bil­mi­yor­du. Anası oğlu­nun pat diye atla­dı­ğı­nı duyun­ca pen­ce­re­den başını uzattı.

“Sahip Ali, hadi evla­dım babana bir lokma ekmek­le bir testi su götü­rü­ver.”

Sahip Ali, beni ahı­rı­na götür­dü, bir köşe­de­ki gübre yığı­nın içine gömdü. Artık karan­lık ve gübre koku­sun­dan başka bir şey yoktu çev­rem­de. Orada ne kadar kal­dı­ğı­mı bile­mi­yo­rum. Güb­re­nin keskin kokusu gen­zi­mi tıkı­yor, ner­dey­se boğu­la­cak gibi olu­yor­dum. Sonun­da üstüm­de­ki gübre eşe­len­di. Sahip Ali’ydi bu. Beni çıkar­dı, avu­cun­da temiz­le­me­ye çalış­tı, şal­va­rı­na sildi.

Bölüm 1 · 1/3

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki