gridreads

İçimdeki Ben

1. Bölüm

İçimdeki Ben

5 dk

Sabah aynaya baktığınızda karşınızda kimi görürsünüz?

Yüzünüzü, saçınızı, uykusuz gözlerinizi ve belki de dün gece uyumadan önce düşündüğünüz son şeyi. Aynadaki görüntü size tanıdık gelir. Çünkü onu her gün görürsünüz. Ama tanıdık olmak, anlaşılmış olmak demek değildir.

Aynadaki kişiyi tanırsınız; fakat onun kim olduğunu açıklamanız istendiğinde cümle bir anda zorlaşır.

“Ben kimim?”

Bu soruya çoğu insan önce adıyla cevap verir. Ardından yaşı, mesleği, yaşadığı şehir ya da ailesi gelir. Bir süre sonra arkadaşlarından, sevdiği şeylerden, korkularından ve hayallerinden söz eder. Fakat bunların hepsini sıraladığımızda bile geriye tuhaf bir his kalır.

Sanki kendimizle ilgili pek çok bilgi vermişizdir ama hâlâ kendimizi tam olarak anlatamamışızdır.

Felsefenin en eski sorularından biri tam da burada başlar: İnsan, kendisi hakkında bildiği özelliklerin toplamından mı ibarettir?

İsim, beden ve hikâye

İsminiz değişse, siz değişir misiniz?

Çocukken size verilen isim, sizi başkalarının çağırabilmesi için kullanılır. Zamanla bu isim anılarınızın, ilişkilerinizin ve yaşadığınız olayların içine yerleşir. Biri adınızı söylediğinde yalnızca birkaç ses duymazsınız; okul yıllarınızı, ailenizi, tanıştığınız insanları ve size ait pek çok anı da hatırlarsınız.

Yine de isim, kişinin kendisi değildir.

Beden de benzer bir yere sahiptir. Çocukluk fotoğraflarınıza baktığınızda oradaki kişinin siz olduğunu bilirsiniz. Fakat fotoğraftaki çocukla bugünkü bedeniniz arasında büyük farklar vardır. Boyunuz uzamış, yüzünüz değişmiş, sesiniz farklılaşmış olabilir. Hücrelerinizin önemli bir bölümü yenilenmiş, düşünceleriniz değişmiş, dünyaya bakışınız dönüşmüştür.

Buna rağmen çocukluk fotoğrafına bakıp “Bu ben değilim,” demezsiniz.

Çünkü kendimizi yalnızca bedenimizin o anki görüntüsüyle tanımlamayız. Bedenimiz, hikâyemizin taşıyıcısıdır. Onu geçmişimizle, anılarımızla ve bugün verdiğimiz tepkilerle birlikte düşünürüz.

Peki hikâyemizin ne kadarı bize aittir?

Ailemizin anlattığı çocukluk anıları, okulda hakkımızda söylenenler, yaptığımız seçimler ve başımıza gelen olaylar… Bunların hepsi kendimizle ilgili bir anlatı oluşturur. Fakat anlatı ile gerçek arasında fark vardır. İnsan, hayatını anlatırken bazı bölümleri öne çıkarır, bazılarını unutur, bazılarını ise başkalarının cümlelerinden ödünç alır.

“Ben zaten cesur değilim.”

“Ben insanlara güvenemem.”

“Ben başarısız biriyim.”

“Ben böyle bir insanım.”

Bu cümleler bazen kimlik tanımı gibi görünür. Oysa çoğu, belirli bir dönemde yaşanan olayların kalıcı hükümlere dönüştürülmesidir.

Bir sınavda başarısız olmak, kişinin başarısızlığın kendisi olduğu anlamına gelmez. Bir ilişkide incinmek, güvenemeyen biri olarak doğduğumuzu göstermez. Bir zamanlar sessiz kalmış olmak, hayatımız boyunca konuşamayacağımızı kanıtlamaz.

İnsan, başından geçen her şey değildir.

Ama başından geçenlerle ne yapacağı konusunda sorumluluk taşıyabilir.

Kendini bilmek ne demek?

Antik Yunan’da “Kendini bil” sözü, Delphi’deki Apollon tapınağıyla ilişkilendirilen ünlü öğütlerden biriydi. Bu söz çoğu zaman Sokrates’le birlikte anılır. Sokrates’in felsefi yaklaşımında kişinin kendi bilgisinin sınırlarını fark etmesi önemli bir yer tutar. Ona göre insan, bildiğini sandığı şeyleri sorgulamadan gerçekten düşünmeye başlayamaz.

“Kendini bilmek” burada yalnızca sevdiğiniz rengi ya da hangi müziği dinlediğinizi bilmek değildir.

Kendini bilmek, hangi koşullarda korktuğunuzu fark etmektir.

Neden bazı insanlardan onay beklediğinizi anlamaya çalışmaktır.

Bir karar verirken gerçekten ne istediğinizi, neyi ise yalnızca başkaları beklediği için yaptığınızı ayırt etmektir.

Öfkelendiğinizde sizi öfkelendiren şeyin yalnızca o an yaşanan olay olmadığını görebilmektir.

Bu bakımdan kendini bilmek, kendisi hakkında hazır bir tanım bulmak değil; kendi içindeki çelişkileri fark etmektir.

Çünkü insan çoğu zaman tek bir şey değildir.

Hem özgür olmak isteyip hem de başkalarının karar vermesini bekleyebilir.

Hem sevilmek isteyip hem de yaklaşan insanlardan kaçabilir.

Hem değişmek isteyip hem de değişimin getireceği belirsizlikten korkabilir.

Bu çelişkiler, insanın sahte ya da tutarsız olduğunu göstermez. İnsan olmanın önemli bir parçası, aynı anda birden fazla eğilimi taşıyabilmektir.

“Düşünüyorum, öyleyse varım”

On yedinci yüzyılda yaşamış Fransız filozof René Descartes, kesin bilgiye ulaşmak için her şeyden kuşku duymayı denedi. Duyularımızın bizi yanıltabileceğini, gördüklerimizin bir rüya olabileceğini, öğrendiğimiz bazı bilgilerin yanlış çıkabileceğini düşündü.

Fakat bütün bunlardan şüphe ederken bile şüphe eden bir düşüncenin varlığını inkâr edemeyeceğini savundu. Bu düşünce, genellikle “Düşünüyorum, öyleyse varım” cümlesiyle özetlenir.

Bu cümle sıkça kişisel güç sloganı gibi kullanılır. Oysa Descartes’ın amacı “Ne düşünürsen gerçek olur” demek değildi. Asıl mesele, kuşkunun bile düşünen bir özneye işaret etmesiydi.

Burada önemli bir soru ortaya çıkar:

Düşüncelerimiz bizi biz yapan temel şeyse, düşüncelerimiz değiştiğinde biz de değişmiş olur muyuz?

Dün savunduğunuz bir fikri bugün yanlış bulabilirsiniz. Bir zamanlar istediğiniz bir hayat, artık size aitmiş gibi gelmeyebilir. İnsanlarla ilgili kanaatleriniz değişebilir. Kendi davranışlarınızı yıllar sonra yeniden değerlendirip “Ben bunu nasıl yapmışım?” diye düşünebilirsiniz.

Bu değişim, önceki hâlinizin sahte olduğunu kanıtlamaz.

O zamanki bilgileriniz, korkularınız ve ihtiyaçlarınız farklıydı. Bugünkü siz, dünkü sizi tamamen silmez; onun üzerine yeni anlamlar ekler.

İnsan bazen eski hâline kızar. Bunu yapan kişinin kendisi olduğunu kabul etmek istemez. Fakat geçmişteki davranışlarımızı reddetmek, onlarla hesaplaşmamızı zorlaştırır. Daha sağlıklı olan, “Ben bunu yaptım ama artık bunu sürdürmek zorunda değilim,” diyebilmektir.

Kimlik, geçmişi inkâr ederek değil, geçmişle ilişki kurarak gelişir.

Benlik tek parça mıdır?

İskoç filozof David Hume, benlik üzerine düşünürken insanın içinde değişmeyen, sabit bir öz bulmanın zor olduğunu savundu. Ona göre kendimize baktığımızda sürekli değişen duyumlar, düşünceler ve deneyimlerle karşılaşırız. “Ben” dediğimiz şey, bu deneyimlerin birbirine bağlanmasıyla oluşan bir bütünlük hissi olabilir.

Hume’un yaklaşımı radikal görünebilir. Çünkü çoğumuz içimizde, bütün değişimlerin altında aynı kalan bir “gerçek ben” olduğunu düşünürüz.

Fakat günlük hayatımıza baktığımızda bu fikrin neden sorgulandığını anlayabiliriz.

Evde başka, işte başka, yakın arkadaşlarımızın yanında başka davranırız. Bu, mutlaka ikiyüzlü olduğumuz anlamına gelmez. Her ortam, kendimizin farklı bir yönünü görünür kılar. Sessiz biri, güvendiği insanların yanında çok konuşabilir. Sert görünen biri, sevdiği birinin yanında son derece hassas olabilir. Karar vermekte zorlanan biri, başkasını koruması gerektiğinde beklenmedik bir cesaret gösterebilir.

Bunların hangisi gerçek kişidir?

Belki hepsi.

Kişiliğimizi yalnızca tek bir davranışımız belirlemez. İnsan, farklı koşullarda farklı yönleri ortaya çıkan bir bütündür. Bu bütünde süreklilik vardır ama sabitlik yoktur.

Süreklilik, “Ben hâlâ benim,” diyebilmemizi sağlar.

Değişim ise “Ben bundan sonra da aynı kalmak zorunda değilim,” diyebilmemizi.

İkisine birden ihtiyacımız vardır.

Sadece sürekliliğe tutunursak geçmişimizin esiri oluruz. Sadece değişime inanırsak hiçbir kararımızı sahiplenemeyiz. Bir gün önce verdiğimiz sözleri, yaptığımız hataları ya da kurduğumuz ilişkileri tamamen geçersiz sayabiliriz.

Kendimizi hem devam eden hem de dönüşen bir varlık olarak düşünmek daha gerçekçidir.

Şimdi kimim?

“Ben kimim?” sorusu, çoğu zaman insanın kendisini tek cümleyle tanımlayabileceğini varsayar.

Belki daha doğru soru şudur:

Ben şimdi kimim ve kim olmaya çalışıyorum?

Buradaki “şimdi” kelimesi önemlidir. Çünkü insanı donmuş bir tanım olmaktan çıkarır. Bugünkü benliğimiz geçmişten etkilenir ama geleceğe doğru da hareket eder.

Şu anda neye inanıyorsunuz?

Hangi düşüncenizden vazgeçmeye hazırsınız?

Kendiniz hakkında hangi cümleyi yıllardır tekrar ediyor ama artık ona inanmadığınızı fark ediyorsunuz?

İnsan bu sorulara cevap verirken kendisini yeniden kurmaya başlar. Cevaplar hemen gelmeyebilir. Hatta bazı sorular uzun süre açık kalabilir.

Bu bir başarısızlık değildir.

Felsefe her zaman cevap dağıtmaz. Bazen iyi bir soru, aceleyle verilmiş bir cevaptan daha değerlidir. Çünkü iyi bir soru, insanın kendi hayatına başka bir açıdan bakmasını sağlar.

Belki siz, çocukluğunuzdaki kişiyle aynı değilsiniz.

Belki birkaç yıl önce verdiğiniz kararları bugün vermeyeceksiniz.

Belki başkalarının sizin hakkınızda söyledikleri, kendinizle ilgili inancınızı fazla uzun süre yönetti.

Bütün bunlara rağmen hâlâ aynı hayatın içinden geçiyorsunuz. Geçmişiniz, anılarınız, ilişkileriniz ve seçimleriniz sizi bugüne taşıdı.

Şimdi kim olduğunuz, yalnızca başınıza gelenlerin sonucu değildir.

Onlara verdiğiniz anlamın da sonucudur.

Kendinizi tek bir kelimeye sığdırmaya çalışmak yerine, değişen ve düşünen bir insan olduğunuzu kabul edebilirsiniz.

Çünkü belki benlik, bulunacak sabit bir cevap değil; hayat boyunca yeniden sorulacak bir sorudur.

Bölüm 1 · 1/5

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Dün Olduğum Kişi

Kitap sayfasına dön
Önceki

~5 dk kaldı

Sonraki