gridreads

1. Bölüm

BİRİN­Cİ BÖLÜM

Dara­cık bir yerde top­lan­mış yüz bin­ler­ce kişi, üze­rin­de sıkı­şık bir halde dur­duk­la­rı top­ra­ğı boşuna kısır­laş­tır­ma­ya uğra­şı­yor­lar­dı; hiçbir tohum yeşer­me­sin diye taş­lar­la boşuna kap­lı­yor­lar­dı orayı; bit­me­ye baş­la­yan her otu sök­me­le­ri, havayı kömür duma­nı­na, petrol duma­nı­na boğ­ma­la­rı, ağaç­la­rı buda­ma­la­rı, kuş­la­rı avla­ma­la­rı da boşu­nay­dı... Bahar, şehir­de bile yine bahar­dı.

Güneş ısı­tı­yor­du. Kök­le­rin­den sökü­le­me­miş olan otlar yeni­den sürü­yor, yeni­den yeşe­ri­yor­du; bah­çe­ler­de­ki çimen­lik­ler­de olduğu gibi, kal­dı­rım taş­la­rı ara­sın­da da böy­ley­di bu. Kayın ağaç­la­rı­nın kavak­la­rın, kiraz­la­rın mis gibi kokan parlak yap­rak­la­rı açıl­mış­tı, ıhla­mur­la­rın tomur­cuk­la­rı da şişmiş, pat­la­mak üze­rey­di.

Baha­rın gele­ne­ği­ne uyarak kar­ga­lar, ser­çe­ler, güver­cin­ler neşeli neşeli yuva­la­rı­nı yapı­yor­lar, güneş­le ısınan sinek­ler duvar­la­rın üstün­de vızıl­dı­yor­lar­dı. Bit­ki­ler, kuşlar, böcek­ler, çocuk­lar, her şey bayram yap­mak­tay­dı.

Yalnız insan­lar, yani büyük­ler, yetiş­kin­ler, boyuna bir­bir­le­ri­ni aldat­mak­tan, azaba sok­mak­tan geri dur­mu­yor­lar­dı. Onlar için önemli olan ne bahar sabahı, ne de Tanrı’nın tüm yarat­tık­la­rı­na bağış­la­dı­ğı, evre­nin bu güzel­li­ğiy­di. Bu güzel­lik her­ke­si sükûna, bir­li­ğe, sev­gi­ye çağı­rı­yor­du ama, insan­lar için önemli, kutsal olan tek şey, kendi ben­zer­le­ri­ne hük­met­mek için yine ken­di­le­ri­nin bulup icat ettik­le­ri şey­ler­di.

İşte bu yüzden de, bir şehir mer­ke­zi­nin ceza­e­vin­de­ki kalem­de de baha­rın güzel­li­ği­ne, onun tüm insan­la­ra ver­di­ği sevinç ve sevgi duy­gu­la­rı­na kim­se­nin aldı­rış ettiği yoktu. Hayır! Orada herkes, üze­rin­de numara bulu­nan bir kâğıt­la meş­gul­dü. Bu kâğıt bir gün önce gel­miş­ti. Tepe­sin­de bir başlık, altın­da bir mühür vardı. Kâğıt­ta­ki yazıda üç sanı­ğın 28 Nisan günü sabah saat dokuz­da, Adliye Sarayı’nda yapı­la­cak duruş­ma­da bulun­du­rul­ma­la­rı emre­di­li­yor­du. Sanık­lar­dan ikisi kadın, biri erkek­ti. Bu kadın­lar­dan, daha ağır bir cina­yet­le suç­lan­dı­rıl­mak­ta olan bir tanesi mah­ke­me­ye ayrıca gön­de­ri­le­cek­ti.

İşte bu emre uyan baş­gar­di­yan, 28 Nisan günü, kadın­lar bölü­mü­nün loş ve pis kokulu kori­do­ru­na girdi.

Peşi sıra yüzün­de acı ifa­de­si bulu­nan, ak saçlı bir kadın gel­mek­tey­di. Kadı­nın sır­tın­da, kol­la­rı sırma işle­me­li bir ceket, belin­de de mavi kareli bir kemer vardı. Bu da, kadın­lar bölü­mü­nün gar­di­ya­nıy­dı.

Nöbet­çi gar­di­yan kapıyı demir gürül­tü­le­ri içinde açtı. İçer­den daha iç bulan­dı­rı­cı bir koku geldi.

Nöbet­çi gar­di­yan: “Mas­lo­va, mah­ke­me­ye!” diye bağır­dı. Sonra kapıyı iterek bek­le­di.

Ceza­e­vi­nin avlu­sun­da bile rüz­gâ­rın tar­la­lar­dan alıp şehre getir­di­ği o can­lan­dı­rı­cı koku duyul­mak­tay­dı. Ama hela, katran, çürü­müş öte­be­ri koku­la­rıy­la dolu kori­dor­da­ki ağır, pis, boğucu hava içe­ri­ye her yeni geleni bit­kin­leş­ti­rip keder­len­di­ri­yor­du. Dışa­rı­dan gel­mek­te olan kadın gar­di­yan bu bozuk havaya alış­mış olmak­la bir­lik­te, o da aynı rahat­sız­lı­ğı duydu. Kori­do­ra gir­di­ği an bir­den­bi­re ken­di­ni yorgun his­se­di­ver­di, için­den uyuma isteği geldi.

Koğuş­ta bir telaş­tır baş­la­dı: Kadın ses­le­ri işi­til­di. Çıplak ayak­la­rın oraya buraya koşuş­tu­ğu duyul­du.

Gar­di­yan kapı­nın ara­lı­ğın­dan: “Hadi, Mas­lo­va! Çabuk ol, davran biraz!” diye bağır­dı.

Biraz sonra da kısa boylu, iri göğüs­lü genç bir kadın çevik adım­lar­la koğuş­tan dışa­rı­ya çıktı. Beyaz etek­li­ğiy­le beyaz göm­le­ği­nin üstüne kur­şu­nî bir kaput almış­tı. Dışa­rı­ya çıkın­ca hemen döndü, gelip gar­di­ya­nın yanın­da durdu. Aya­ğın­da file çorap­lar, mah­pus­la­rın giy­dik­le­ri türden aba çarık­lar vardı. Başına beyaz bir başör­tü örtmüş, kıyı­sın­dan siyah saç­la­rı­nın birkaç lüle­si­ni çıkar­mış­tı. Galiba bile­rek yap­mış­tı bunu. Yüzün­de, uzun zaman bir yerde kapalı kalmış insan­lar­da görü­len o sol­gun­luk vardı. Küçük, geniş elleri, göm­le­ğin yaka­sın­dan görü­len tombul boynu da beyaz­dı. Bu yüzden donuk, çeh­re­siy­le, alttan hafif­çe mora­rıp çökmüş parlak, canlı siyah gözler ara­sın­da çok belir­gin bir çeliş­ki vardı. Bu göz­ler­den biri hafif­çe şehla bakı­yor­du. Kadın, göğ­sü­nü ile­ri­ye çıkar­ta­cak biçim­de, dimdik duru­yor­du.

Kori­do­ra çıkın­ca başını hafif­çe arkaya atarak gar­di­ya­nın göz­le­ri­nin tâ içine baktı, sonra da, ken­di­sin­den iste­ne­cek her şeyi yap­ma­ya hazır bir halde durdu. Gar­di­yan koğu­şun kapı­sı­nı kapat­ma­ya hazır­la­nı­yor­du ki ara­lık­tan başı açık, ak saçlı bir yaşlı kadı­nın buru­şuk, çatık yüzü görün­dü. Mas­lo­va’ya bir şeyler fısıl­da­mak istedi ama, gar­di­yan kapıyı yaşlı kadı­nın üze­ri­ne itti, kadı­nın başı da gözden kay­bol­du. Koğuş­ta bir kadın güldü. Mas­lo­va da gülüm­se­di, kapı­nın üstün­de­ki ufacık pen­ce­re­ye yak­laş­tı. Kapı­nın öbür yanın­da ise yaşlı kadı­nın yüzünü pen­ce­re­ye yapış­tır­dı­ğı görül­dü.

Çatlak bir ses: “Sakın fazla konu­şa­yım deme! Çeneni sıkı tut, anla­dın mı?” dedi.

Mas­lo­va başını sal­la­ya­rak: “Adam sen de! Başıma ne gelir­se gelsin, umu­rum­da değil,” dedi. “Bundan da kötüsü gele­mez ya!”

Gar­di­yan, genç kadına: “Hadi, çok konuş­ma, düş peşime de gide­lim,” dedi.

Küçük pen­ce­re­ye yapış­mış olan göz kay­bol­du. Mas­lo­va hızlı, küçük adım­lar­la kori­do­run orta­sın­dan yürü­ye­rek gar­di­ya­nın ardın­dan iler­le­di. Taş bir mer­di­ven­den inerek erkek­ler koğu­şu­nun önün­den geç­ti­ler. Burası daha da pis koku­yor­du, daha da gürül­tü­lüy­dü. Onlar geç­tik­çe, her kapı­nın üstün­de­ki küçük pen­ce­re­den erkek mah­pus­lar da onları gözet­li­yor­lar­dı.

Sonun­da ceza­e­vi­nin kale­mi­ne gel­di­ler. Burada, elle­rin­de silah­la­rıy­la iki asker bek­li­yor­du. Kalem­de­ki masa­nın başın­da oturan kâtip, asker­ler­den birine tütün zifiri kokan bir kâğıt uzatıp kadını gös­te­re­rek: “Al götür onu.” dedi.

Asker, Nijniy Nov­go­rod dolay­la­rın­dan, kır­mı­zı yüzlü, çiçek­bo­zu­ğu bir köy­lüy­dü. Kâğıdı alıp ceke­ti­nin yenin­de­ki kıv­rı­mın içine soktu. Sonra da Mas­lo­va’ya baka­rak, iri yanak­lı bir Çavuş olan arka­da­şın­dan yana göz kırptı. Üçü birden büyük giriş kapı­sı­nın yanın­da­ki kütük kapı­dan çıkıp yolun orta­sın­dan iler­le­ye­rek şehrin sokak­la­rın­da yürü­me­ye baş­la­dı­lar.

Onlar geçer­ken ara­ba­cı­lar, bak­kal­lar, aşçı kadın­lar, işçi­ler, memur­lar duru­yor­lar, merak­la kadını sey­re­di­yor­lar­dı. Kimisi başını sal­la­ya­rak: “İşte bir insan bizim gibi yapmaz da doğru yoldan çıkar­sa, hali böyle olur...” diye düşü­nü­yor­du. Çocuk­lar da suçlu kadına kor­kuy­la bakı­yor­lar­dı ama, yanın­da iki asker olduğu için onun artık ken­di­le­ri­ne zararı doku­na­ma­ya­ca­ğı­nı düşü­ne­rek içleri rahat edi­yor­du. Kömü­rü­nü sat­tık­tan sonra hana uğra­yıp çayını içmiş olan bir köylü Mas­lo­va’ya yak­laş­tı, haç işa­re­ti yap­tık­tan sonra ona bir mete­lik uzattı. Mas­lo­va kıp­kır­mı­zı oldu, başını eğdi, bir şeyler söy­le­di.

Her­ke­sin gözü­nün kendi üstün­de oldu­ğu­nu his­set­ti­ği için, sey­re­den­le­re başını çevir­me­den, hiç belli etme­den yan gözle bakı­yor­du. Gös­te­ri­len bu ilgi­den hoş­lan­dı­ğı bel­liy­di. Ceza­e­vi­nin hava­sı­na göre çok temiz olan bahar rüz­gâ­rı da onu neşe­len­di­ri­yor­du. Yalnız, yolda yürü­me­ye alış­kın olma­yan, ceza­e­vi­nin ver­di­ği kaba saba ayak­ka­bı­la­rı içinde rahat­sız olan ayak­lar, adım attık­ça, canını acıt­mak­tay­dı. Onun için, göz­le­ri­ni yere dikmiş, mümkün olduğu kadar hafif, ser­best bir görü­nüm­le yürü­me­ye çalı­şı­yor­du.

Bir ara bir zahi­re­ci dük­kâ­nı­nın önün­den geç­ti­ler. Burada, kim­se­nin rahat­sız etme­di­ği güver­cin­ler, salına salına dola­şıp duru­yor­lar­dı. O sırada kadı­nın eteği kuş­lar­dan biri­si­ne değdi. Kuş hava­lan­dı, uçar­ken hemen hemen kula­ğı­na sür­tün­dü. Genç kadın yüzüne çarpan esin­ti­ye şaşı­rı­ver­di. Gülüm­se­di, içinde bulun­du­ğu durumu hatır­la­yı­ve­rin­ce, hemen derin derin içini çekti.

Şimdi ceza­e­vin­de tutuk­lu olan Kat­yu­şa Mas­lo­va’nın başına gelen iş, her zaman görü­len, olağan bir işti. Mas­lo­va hiç evlen­me­miş yaşlı iki hanıma ait bir çift­lik­te sığırt­maç­lık yapan bir kadı­nın kızı­nın gayrı meşru çocu­ğuy­du. Bu kadın çift­lik­te anne­siy­le otu­ru­yor­du. Kim­sey­le evli değil­di ama, her yıl bir çocuk doğu­ru­yor­du. Köy­ler­de­ki gele­ne­ğe uygun olarak, doğan çocuk hemen vaftiz edi­li­yor­du ama, annesi bu isten­me­den gelen çocuğu, işine engel olur, ken­di­si­ni rahat­sız eder diye, bes­le­mi­yor­du. Çok geç­me­den de çocuk açlık­tan ölüp gidi­yor­du.

Böy­le­ce beş çocuğu ölüp git­miş­ti. Derken kadın­ca­ğız, ora­lar­dan geç­mek­te olan bir Çin­ge­ne’den altın­cı bir çocuk edindi. Kızdı bu, o da daha önce­ki­le­rin akı­be­ti­ne uğra­ya­cak­tı. Yalnız, günün birin­de hanım­lar­dan biri “süt inek koku­yor,” diye çıkış­mak için ahıra gir­di­ği zaman orada genç anneyi bula­ma­mış, nur­to­pu gibi gürbüz bir çocuk­la kar­şı­laş­mış­tı.

Süt için söy­len­dik­ten sonra: “Lohusa bir kadın ahırda bıra­kı­lır mı hiç?” diye de çıkış­mış­tı. Tam dışa­rı­ya çıka­ca­ğı sırada: “çocu­ğun vaftiz anası ben ola­ca­ğım,” demiş­ti.

Ger­çek­ten de hanım, çocuğu vaftiz ettir­miş, son­ra­la­rı evlat­lı­ğı­na acı­dı­ğı için ona süt, anne­si­ne ise para ver­dirt­miş­ti. İşte kız­ca­ğı­zın sağ kal­ma­sı böyle olmuş­tu.

Mas­lo­va üç yaşın­day­ken annesi has­ta­la­nıp öldü. Sığırt­maç olan büyü­kan­ne­si onu ken­di­ne bir yük, bir ayak­ba­ğı gibi gör­dü­ğün­den, yaşlı hanım­lar çocuğa bakma işini kendi üzer­le­ri­ne aldı­lar.

Çok canlı, sevim­li olan kara gözlü küçük kız hanım­la­rı­nı iyi oya­la­dı. Bun­lar­dan genç olan, aynı zaman­da daha hoş­gö­rü­lü­sü olan Sofiya İva­nov­na, aynı zaman­da küçük kızın da vaftiz anne­siy­di. Ablası Marya İva­nov­na daha sertti, daha hoş­gö­rü­süz­dü. Sofiya çocuğu giy­di­rip kuşa­tı­yor, ona okuma-yazma öğre­ti­yor, günün birin­de evlat edin­me­yi de düşü­nü­yor­du. Marya İva­non­va ise, ter­si­ne, bu kızı oda hiz­met­çi­si olarak kul­lan­mak fik­rin­dey­di. Onun için, kıza karşı çok sıkı dav­ra­nı­yor, onu her fır­sat­ta haş­lı­yor, bazen döv­dü­ğü bile olu­yor­du.

Çocuk­ca­ğız da bu bir­bi­ri­ne zıt iki etki altın­da yarı evlat­lık, yarı oda hiz­met­çi­si olarak büyü­mek­tey­di.

Hanım­la­rı da ona, Katya veya Kat­yen­ka değil de, durumu gibi yine ikisi ortası, Kat­yu­şa diye isim ver­miş­ler­di. Kat­yu­şa dikiş diki­yor, oda­la­rı top­lu­yor, evdeki dinî hey­kel­le­ri moakof top­ra­ğıy­la silip par­la­tı­yor, kah­ve­yi kavu­rup çeki­yor, pişi­rip sunu­yor, ufak-tefek yıkı­yor, bazen de yaşlı hanım­lar­la oturup konu­şu­yor, onlara kitap oku­yor­du.

Birkaç kez kıs­me­ti çık­mış­tı ama o, hanım­la­rıy­la sür­dü­ğü haya­tın tadını almış­tı bir kere. Ken­di­si­ni almak iste­yen işçi­ler­le çok çetin bir hayat süre­ce­ği­ni sez­di­ği için çıkan kıs­met­le­ri her sefe­rin­de tep­miş­ti.

Böy­le­ce, on altı yaşına girdi. O sıra­lar­da yaşlı hanım­la­rın yeğeni olan ve öğre­ni­mi­ni yap­mak­ta bulu­nan çok zengin bir prens, gelip bir süre tey­ze­le­ri­nin yanın­da kaldı. Kat­yu­şa Prens’e bir şey söy­le­mek­si­zin ve ken­di­ne bile itiraf etmek­si­zin, deli­kan­lı­ya âşık olmuş­tu. Aradan iki yıl geç­tik­ten sonra o aynı yeğen, savaşa gide­cek olan bir­li­ği­ne katıl­ma­dan önce tey­ze­le­ri­nin evinde dört gün misa­fir kalmış; yola çık­ma­dan bir gün önce de Kat­yu­şa’yı baştan çıkar­mış­tı. Ertesi gün, kız­ca­ğı­zın eline yüz ruble sıkış­tır­dık­tan sonra çıkıp git­miş­ti. O git­tik­ten beş ay sonra, Kat­yu­şa gebe kal­dı­ğı­nı fark etti.

O andan sonra da en ufak bir şey yüzün­den usanç geti­rir oldu. Tek düşün­ce­si, ken­di­si­ni bek­le­mek­te olan utanç verici durum­dan kur­tul­mak­tı. Evdeki işleri iste­me­ye iste­me­ye görü­yor­du. Hatta günün birin­de, kendi de nasıl oldu­ğu­nu pek bil­mek­si­zin, hanım­la­ra kaba-saba kar­şı­lık verdi:

“Hesa­bı­mı görün, ben gide­ce­ğim artık,” dedi.

Son­ra­dan böyle söy­le­di­ği­ne çok pişman olmuş­tu ama, ne çare! Yaşlı hanım­lar pek kız­mış­lar­dı. Kat­yu­şa’nın hesa­bı­nı görüp sav­dı­lar.

Kat­yu­şa oradan ayrıl­dık­tan sonra bir jan­dar­ma komi­se­ri­nin hiz­me­ti­ne girdi ama, orada üç aydan fazla kala­ma­dı. Elli­si­ni geçmiş olan efen­di­si boyuna ken­di­si­ne sar­kın­tı­lık edi­yor­du çünkü. Bir gün adam işi her zaman­kin­den fazla azı­tın­ca Kat­yu­şa da ken­di­ni tuta­ma­dı, iyice çıkış­tık­tan sonra onu öyle­si­ne şid­det­le itti ki, adam yere yuvar­lan­dı.

Bunun üze­ri­ne Kat­yu­şa’yı “ter­bi­ye­siz­lik etti” diye kov­du­lar. Gebe­li­ği epey iler­le­miş olduğu için, artık iş ara­ma­sı­na da neden kal­ma­mış­tı. Bunun üze­ri­ne, gidip bir köyde hem mey­ha­ne­ci­lik, hem ebelik yapan yaşlı bir kadı­nın evine yer­leş­ti. Acı çek­me­den doğur­du ama, bir has­ta­nın evine çağ­rı­lan ebe, oradan lohusa hum­ma­sı mik­ro­bu getir­di. Çocuk bir bakı­me­vi­ne yer­leş­ti­ril­di, çocuğu götü­ren yaşlı kadı­nın söy­le­di­ği­ne göre, oraya gelir gelmez de öldü.

Kat­yu­şa mey­ha­ne­ci kadı­nın evine yer­leş­ti­ği zaman cebin­de­ki bütün para topu topu yüz yirmi yedi rub­le­si­ni çalı­şa­rak kazan­mış, yüz rub­le­si­ni de ona, ken­di­si­ni baştan çıka­ran deli­kan­lı ver­miş­ti. Yola çıka­ca­ğı sırada ise yanın­da ancak altı ruble kal­mış­tı. Para su gibi gidi­yor­du. Kat­yu­şa hem ken­di­si için para har­cı­yor, hem de iste­yen her­ke­se para veri­yor­du. Ebe kadın iki aylık yemek ve yatak parası olarak kırk ruble aldı. Üste­lik “Bir inek ala­ca­ğım,” diye­rek ondan kırk ruble de ödünç aldı. Yirmi ruble de giye­cek, şeker, pasta gibi şey­le­re gitti. Öyle ki, Kat­yu­şa iyi­leş­ti­ği zaman beş parası yoktu. Onun için, iş aramak zorun­da kaldı.

Bir orman memu­ru­nun evine hiz­met­çi olarak girdi. Adam evliy­di ama, tıpkı jan­dar­ma komi­se­ri gibi, o da daha ilk günden genç kadı­nın çev­re­sin­de dolaş­ma­ya baş­la­dı. Kat­yu­şa adam­dan iğre­ni­yor, ondan kaç­ma­ya çalı­şı­yor­du ama, bu adam daha kaşar­lan­mış­tı, daha kur­naz­dı. Sonra da evin efen­di­siy­di, ona ne istese yapa­bi­lir­di... Adam büyük bir sabır­la en uygun zamanı bek­le­di, sonun­da da Kat­yu­şa’nın koy­nu­na gir­me­nin yolunu buldu. Derken, karısı işi öğren­di, koca­sı­nı hiz­met­çiy­le yaka­la­yın­ca Kat­yu­şa’nın üze­ri­ne atladı. Kız ken­di­ni koru­mak zorun­da kaldı. İki kadın sille tokat bir­bir­le­ri­ne gir­di­ler, sonun­da Kat­yu­şa para­sı­nı bile ala­ma­dan evden kovul­du. Bunun üze­ri­ne kentte oturan tey­ze­si­nin yanına gitti. Bu kadı­nın kocası mücel­lit­ti. Eski­den iyi para kaza­nı­yor­du, son­ra­dan müş­te­ri­le­ri­ni kay­bet­miş, içmeye baş­la­mış­tı. Eline geçen tüm parayı içkiye veri­yor­du.

Bu teyze küçük bir çama­şır­ha­ne işle­ti­yor, oradan kazan­dı­ğı para saye­sin­de hem çocuk­la­rıy­la bir­lik­te geçi­ni­yor, hem de kocası olacak o men­de­bur herife cep harç­lı­ğı veri­yor­du. Kat­yu­şa’ya: “Gel ister­sen benim yanım­da çalış,” dedi ama, çama­şır­cı kadın­la­rın sür­mek­te olduk­la­rı çetin hayat yüzün­den, Kat­yu­şa çekin­di. Hiz­met­çi ida­re­ha­ne­le­ri­ni dola­şa­rak bir yerde hiz­met­çi­lik ara­ma­ya baş­la­dı.

Bir hanı­mın yanın­da yer buldu. Bu hanı­mın, henüz okulda olan, iki oğlu vardı. Kat­yu­şa eve gel­dik­ten bir hafta sonra, lise­nin ikinci sını­fın­da okuyan bıyık­la­rı henüz ter­le­miş büyük oğlan dersi filan bir yana bıra­kıp Kat­yu­şa’nın çev­re­sin­de per­va­ne gibi dön­me­ye baş­la­dı. Deli­kan­lı zaval­lı genç kadına soluk bile aldır­mı­yor­du. Hanım oğluna değil de, Kat­yu­şa’ya kızdı, onu kovdu. Ondan sonra da Kat­yu­şa başka bir yer bula­ma­dı.

Hiz­met­çi ida­re­ha­ne­si­ne git­ti­ği zaman orada iri par­mak­la­rı, tombul kol­la­rı yüzük­ler­le ve bile­zik­ler­le dolu bir hanıma rast­la­mış­tı. Kadın, duru­mu­nu öğre­nin­ce adre­si­ni vere­rek: “gel, beni gör,” demiş­ti. Kat­yu­şa da ona gitti. Hanım, Kat­yu­şa’nın çev­re­sin­de dört döndü; ona pas­ta­lar, şarap­lar sundu. Beri yandan da hiz­met­çi­ler­den biri­nin eline bir mektup tutuş­tu­rup onu çabu­cak bir yere yol­la­mış­tı.

Akşama doğru eve uzun boylu, kır saçlı, beyaz sakal­lı bir adam geldi. Bu yaşlı adam hemen gelip Kat­yu­şa’nın yanına oturdu. Gülüm­sü­yor, göz­le­ri par­lı­yor­du. Genç kadına yiye­cek gibi bak­ma­ya, onunla şaka­laş­ma­ya baş­la­dı. Biraz sonra evin hanımı, adamı biti­şik odaya çağır­dı.

Kat­yu­şa o kadı­nın adama: “Kör­pe­cik bir kız, köyden doğru buraya geldi,” dedi­ği­ni duydu. Sonra da kadın, Kat­yu­şa’yı bir yana çeke­rek: “Göre­yim seni kızım, bu adam yazar­dır, çok parası vardır, gön­lü­nü hoş eder­sen sana da bol bol para verir,” dedi.

Kat­yu­şa adamın gön­lü­nü hoş etti, adam da ona yirmi beş ruble verdi:

“Bundan sonra sık sık geli­rim,” dedi.

Bölüm 1 · 1/54

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki