gridreads

1. Bölüm

Mer­ha­ba Çocuk­lar! Benim adım, Ulduz. Bu sene on yaşıma girdim. Oku­ya­ca­ğı­nız hikaye, haya­tı­mın bir par­ça­sı­dır. Bu hika­ye­yi ben anlat­tım, Beh­ren­gi öğret­me­ni­miz kaleme aldı.

Bir zaman­lar köyü­mü­zün öğret­me­niy­di Beh­ren­gi öğret­men. Bizim evde otu­rur­du. Bir gün başım­dan geçen­le­ri ona anla­tın­ca çok ilgi­len­di.

“Ulguz İzin verir­sen, senin ve kar­ga­la­rın başın­dan geçen­le­ri yaza­yım. Anlat­tık­la­rın bir hikaye kitabı olsun. Ne dersin?” dedi..

Bir kaç şartla bu tek­li­fi­ni kabul ettim.

Önce, bu hika­ye­yi yalnız çocuk­lar için yaza­cak. Çünkü büyük­ler öyle dağıt­mış­lar ken­di­le­ri­ni ki, benim hika­ye­mi anla­maz­lar, zevk almaz­lar. Sonra, bu hika­ye­yi yalnız fakir ve akıllı, uslu, yara­maz­lık yap­ma­yan çocuk­lar için yaza­cak.

Ben, yedi yaşıma kadar üvey anne­min yanın­da yaşa­dım. Bu hikaye de o gün­le­ri anla­tır. Öz annem köy­dey­di. Babam, boşa­dık­tan sonra onu köye, baba­sı­nın yanına gön­der­miş, başka bir kadın­la evlen­miş­ti. Babam resmi bir dai­re­de çalı­şı­yor­du. O zaman­lar biz küçük bir kasa­ba­da otu­ru­yor­duk. Yalnız bir tek cad­de­si vardı. Birkaç yıl sonra ben de köye gittim.

Beh­ren­gi Öğret­men şar­tı­mı kabul etti, bana söz verdi. Bu hika­ye­den sonra, benim konu­şan bebe­ği­min hika­ye­si­ni de yaza­cak. Başım­dan geçen­le­ri oku­yun­ca birçok şey öğre­ne­ce­ği­ni­ze ina­nı­yo­rum.

Arka­da­şı­nız Ulduz




ANNE KAR­GA­NIN GELİŞİ

Ulduz, odada yapa­yal­nız otur­muş, dışa­rı­yı sey­re­di­yor­du. Üvey annesi kapıyı üze­ri­ne kilit­le­yip hamama git­miş­ti. Ulduz’a yerin­den bir yere kıpır­da­ma­ma­sı­nı, kıpır­dar­sa, gel­di­ğin­de, canına oku­ya­ca­ğı­nı söy­le­miş­ti.

Ulduz odada otu­ru­yor, gözü dalmış, öylece düşü­nü­yor­du. Büyük insan­lar gibi düşün­ce­liy­di. Yerin­den hiç kıpır­da­mı­yor­du. Çok kor­ku­yor­du üvey anne­sin­den, ödü kopu­yor­du. Büyük bebeği aklın­dan çık­mı­yor­du. Geçen­ler­de kay­bet­miş­ti onu. O kadar canı sıkı­lı­yor­du ki… Birkaç kez par­mak­la­rı­nı saydı, olmadı. Dura­ma­dı, yavaş yavaş pen­ce­re­nin önüne geldi. İçi sıkıl­mış­tı.

Derken, havu­zun kena­rı­na konup su içen kara bir karga ilişti gözüne. Yal­nız­lı­ğı­nı unu­ta­rak sevin­di. Karga başını kal­dı­rın­ca, göz göze gel­di­ler, uçacak oldu karga.

Ulduz’un bakı­şın­da­ki sıcak­lık, kar­ga­nın kaç­ma­sı­nı engel­le­miş­ti. Uçmadı. Gaga­sı­nı ara­la­dı. Bunu gören Ulduz, kar­ga­nın ken­di­si­ne gülüm­se­di­ği­ni düşü­ne­rek sevin­di:

“Bay Karga! Havu­zun suyu kir­li­dir, içer­sen has­ta­la­nır­sın!” diye bağır­dı.

Karga gaga­sı­nı ara­la­ya­rak pen­ce­re­ye gelip kondu:

“Bizim için, içti­ği­miz suyun kirli ya da temiz olması önemli değil­dir.” dedi. “Bundan daha kir­li­si­ni de içsek, yine de bir şey olmaz bize. Hem bana “bay karga” deme. Erkek değil, dişi­yim. Hem de dört tane yavrum var. Ama ister­sen, “Anne Karga” diye­bi­lir­sin bana.”

Ne kadar da tat­lıy­dı… Onu bağ­rı­na basıp sevmek istedi. Anne Karga, güzel bir kuş değil­di, ter­si­ne çir­kin­di. Ama sevgi dolu bir yüreği vardı. Biraz daha yak­laş­sa, Ulduz onu tutup öpe­cek­ti. Anne Karga, biraz daha yak­laş­tı:

“Küçük kız, senin adın ne?”

Ulduz adını söy­le­di. Karga:

“Yalnız başına ne yapı­yor­sun içe­ri­de?”

“Hiç­bir­şey… Üvey annem hamama gitti. Yerin­den kımıl­da­ma diye tembih etti.”

“Neden bu kadar üzgün­sün? Niçin oyun oyna­mı­yor­sun?”

Kay­bo­lan bebe­ği­ni düşün­dü Ulduz, içini çekti. Sonra, Anne Karga’ya sesini daha iyi duyur­sun diye pen­ce­re­yi açtı:

“Oyna­ya­ca­ğım bir bebe­ğim yok. Büyük bir bebe­ğim vardı, orta­lık­tan yok oldu. Konu­şan bebek­ti hem de.”

Anne Karga duy­gu­lan­dı, göz­yaş­la­rı­nı tuta­ma­dı. Kana­dı­nın ucuyla göz­le­ri­ni silip, bir sıç­ra­yış­ta pen­ce­re­nin per­va­zı­na kondu. Ulduz ürktü önce, kenara çekil­di. Sonra, kar­ga­nın ken­di­si­ne yak­laş­mak iste­di­ği­ni anladı, çok sevin­di. Karga:

“Peki, oyna­ya­cak bir arka­da­şın da mı yok?”

“Yaşar var. Ama artık onu da çok az görü­yo­rum. Okula baş­la­dı.”

“Hadi, gel bir­lik­te oyna­ya­lım.”

Ulduz, buna çok sevin­di, kar­ga­yı tutup kucak­la­dı, başını, yüzünü öptü, parlak siyah tüy­le­ri­ni okşadı. Anne Karga, Ulduz’un üstü başı kir­len­me­sin diye ayak­la­rı­nı kar­nı­na çekti.

Ulduz, kar­ga­nın gaga­sı­nı da öptü. Gagası sabun koku­yor­du. Bunun üze­ri­ne:

“Anne Karga, sabunu çok mu sever­sin?” diye sordu Ulduz.

“Evet, biz kar­ga­lar sabun yemeye bayı­lı­rız.”

“Ah, sana sabun ver­me­yi çok ister­dim ama üvey annem bunu bir duysa çok kızar.”

“Sak­lı­ca geti­rir­sen, haberi olmaz.”

“Sonra sakın ona söy­le­me­ye­sin, ha?”

“Ben mi? Ben kim­se­yi gam­maz­la­mam.”

“Ama üvey annem, ken­di­sin­den gizli bir şey yapar­sam, kar­ga­la­rın ona yetiş­ti­re­ce­ği­ni söyler.”

“Yalan! Ben kim­se­yi gam­maz­la­mam… Evet, havuz kıyı­sın­dan sabun ya da balık almış­lı­ğım vardır ama gam­maz­lı­ğım asla!”

“Ama niçin hır­sız­lık yapı­yor­sun, Anne Karga? Günah değil mi?”

“Günah mı? Benim ve yav­ru­la­rı­mın açlık­tan kırıl­ma­sı günah değil de hır­sız­lık yapıp onları bes­le­me­mem mi günah? Asıl günah, bir yerde gıda savur­gan­lı­ğı varken, başka yerde gıda­sız­lık­tan ölmek­tir. Çok uzun bir ömür yaşa­dım ben. Uzun yıllar boyun­ca çok şey gördüm. Şunu da çok iyi bili­yo­rum ki, böyle boş ve kuru öğüt­ler­le hiçbir sıkın­tı çözüm­le­mi­yor. Her­ke­sin yal­nız­ca kendi çıka­rı­nı düşün­dü­ğü bir yerde, hır­sız­lık da ola­cak­tır elbet.”

Ulduz, Anne Karga’ya bir kalıp sabun vermek istedi. Üvey anne yiye­cek­le­ri mufak­ta­ki tel dolaba kilit­ler ama sabun­la­rı sak­la­maz­dı. Kar­ga­yı pen­ce­re­nin kena­rı­na bıra­kıp mut­fa­ğa gitti. Küçük bir kalıp sabun alıp getir­di.

Odaya git­ti­ğin­de, boh­ça­sı­nı kol­tu­ğu­nun altına sıkış­tı­ran üvey anne­si­nin eve yak­laş­tı­ğı­nı gördü. Anne Karga hemen uçup gitti…

Kötü yaka­lan­mış­tı Ulduz. Üvey anne başını pen­ce­re­den içeri uzatıp bağır­dı:

“Kız yine ne halt­lar karış­tı­rı­yor­sun? Evin içini alt üst edi­yor­dun, değil mi? Ben sana yerin­den kıpır­da­ma deme­miş miydim, ha!”

Ulduz, bir şey söy­le­ye­me­di. Üvey anne kapı­nın kili­di­ni açar­ken, fırsat bu fır­sat­tır diye­rek sabunu göm­le­ği­nin altına soku­ver­di. Sonra da gidip odanın bir köşe­si­ne sindi. Kadın hışım­la gür­le­di:

“Ne arı­yor­dun, dedim?”

“Şey, kay­bo­lan bebe­ği­mi arı­yor­dum… N’olur dövme beni!”

Kadın, o bebeği hiç sev­mez­di. Çocu­ğun kula­ğı­nı tutup çek­me­ye, canını yak­ma­ya baş­la­dı.

“Sana kaç kez söy­le­dim… Şu uğur­suz bebeği kafan­dan sil, at!”

Sonra Ulduz’un kula­ğı­nı bırak­tı, ken­di­ne çay yapmak için mut­fa­ğa gitti.

Ulduz, bir baha­ney­le bah­çe­ye çıktı. Bir de ne görsün? Anne Karga damın saça­ğı­na tüne­miş, üzün­tüy­le orta­lı­ğı göz­le­mi­yor mu!

Ulduz, çev­re­si­ni kola­çan ettik­ten sonra, göm­le­ği­nin altın­dan çıkar­dı­ğı sabunu, bah­çe­de­ki çiçek­le­rin ara­sı­na bırak­tı. Sonra da sabunu oradan alması için Anne Karga’ya göz etti. Karga süzül­dü, çiçek­le­rin ara­sı­na girdi, sak­lan­dı.

Ulduz, fısıl­tıy­la sordu:

“Yav­ru­la­rın­dan birini benim­le oyna­ma­sı için geti­rir misin?”

“Öğle­den sonra beni yine burada bekle. Eğer eşim de kabul ederse, geti­ri­rim.”

Sonra sabunu alıp hava­lan­dı, gitti.

Ulduz, göz­le­ri­ni gök­yü­zü­ne dikti. Karga uzak­laş­tı­ğın­da, sevin­cin­den hop­la­yıp zıp­la­ma­ya baş­la­dı. Konu­şan bebe­ği­ni bulmuş, ona yeni­den kavuş­muş gibi sevinç­liy­di. Ama sevin­ci, birden bire yok olu­ver­di, üvey annesi bağı­rı­yor­du:

“Kız ne kırı­tı­yor­sun, ha? Kafanı kır­ma­dan, gir içeri! Öğle sıca­ğın­da, bir de güneş geçer başına, sonra senin­le uğra­şa­mam ben!”

Öğley­di. Ulduz, içeri girdi. Az sonra babası dai­re­den geldi. Yüzü asıktı. Elle­ri­ni yıka­ma­dan sof­ra­nın başına geçip yemeye baş­la­dı. Her zaman­ki gibi, müdürü onu azar­la­mış olma­lıy­dı.

Kızar­mış pata­tes kokusu, Ulduz’a açlı­ğı­nı hatır­lat­tı. Baba­sı­na bakı­yor, yut­ku­nu­yor­du. Alıp yiye­mi­yor­du. Çünkü Üvey anne hep tem­bih­ler­di:

“Büyük­ler tabak­la­rı­na yemek koy­ma­dan, çocuk­la­rın kendi baş­la­rı­na bir şey alıp yeme hak­la­rı yoktur.”

KARGA OĞLANI TANI­YA­LIM

Eylül ayıydı. Öğle yeme­ğin­den sonra, Üvey anney­le baba öğle uyku­su­na yat­tı­lar. Ulduz da uyumak zorun­day­dı. Yoksa babası kızar­dı:

“Çocuk dedi­ğin, yemek­ten sonra uyu­ma­lı!”

Ulduz, öğle uyku­su­nun nede­ni­ni bir türlü çöze­mi­yor­du. Kendi ken­di­ne, “Bugün uyu­ma­ma­lı­yım.” diyor­du. “Uyur­sam Anne Karga beni bula­maz, yav­ru­su­nu geri götü­rür.” diyor­du.

Kapı­nın dibine yattı. Uyu­yor­muş gibi yapı­yor­du. Baba­sıy­la üvey anne­si­nin uykuya dal­dı­ğı­nı anla­yın­ca, par­mak­la­rı­nın ucuna basa basa bah­çe­ye çıktı. Gidip dut ağa­cı­nın göl­ge­si­ne oturdu, biraz bek­le­dik­ten sonra uyu­ya­kal­dı. Anne Karga geldi damın saça­ğı­na kondu. Ulduz, Anne Kar­ga­nın sesiy­le uyandı. Onun yanına gel­me­si­ni işaret etti. Yanın­da min­na­cık, cici bir karga yav­ru­su getir­miş­ti.

“Uyu­yor­sun­dur diye endi­şe­len­miş­tim…”

“Her gün öğle yeme­ğin­den sonra uyur­dum. Ama bugün, senin gele­ce­ği­ni bil­di­ğim için uyu­ma­dım. Babam­la üvey annem uyu­duk­tan sonra bah­çe­ye çıkıp yolunu göz­le­me­ye baş­la­dım.”

“Aferin! Uyumak için gece varken, güpe­gün­düz uyumak niye? Hem gün­düz­le­ri uyur­san, gece­le­ri ne yapa­cak­sın?”

“Bunu üvey anneme sor… Bunu bana mı getir­din? Ah, ne kadar da şirin…”

Anne Karga, yav­ru­su­nu Ulduz’un eline verdi. Küçük karga çok sevim­liy­di. Ulduz, içini çekti. Hüzün­len­miş­ti. Karga merak­la sordu:

“Niçin içini çektin Ulduz?”

“Bebe­ği­mi hatır­la­dım. Keşke o da olsay­dı da üçümüz oyna­say­dık…”

“Üzülme… Torun­la­rım­dan biri­nin büyük kızı, birkaç güne dek yumurt­la­ya­cak. Onlar­dan birini alır sana geti­ri­rim. Üç dost olur­su­nuz.”

“Senin başka yav­ru­la­rın da var mı?”

“Evet, üç yavrum daha var.”

“Eee, niçin kendi yav­ru­la­rın durur­ken, torun­la­rı­nın yav­ru­la­rı­nı getir­mek isti­yor­sun?”

“O zaman eşim de ben de yalnız kalı­rız. Ama çok isti­yor­san, bu küçük yav­ru­yu sana bıra­kı­rım. Henüz konu­şa­mı­yor, dili açıl­ma­dı. Yürü­yor ama daha uçma­sı­nı bil­mi­yor. Ama bir haf­ta­ya kalmaz dili açılır, bir iki hafta sonra da uça­bi­lir. Unutma, iki hafta sonra uçması gerek. Yoksa ondan sonra hiçbir zaman uçamaz.”

“Peki, bu yavru uça­maz­sa ne olur?”

“Ölür! Uça­bil­me­si için, onu iyi bes­le­me­li­sin.”

“Bes­le­rim.”

“Peki, neyle bes­le­men gerek­ti­ği­ni bili­yor musun? Bu çok önemli.”

“Bil­mi­yo­rum.”

“Her gün bir parça sabun, biraz da et versen, yeter. Ara sıra, eğer bula­bi­lir­sen, küçük bir balık da vere­bi­lir­sin. Solu­can ve peynir de yer. Ama asıl önemli sorun, Üvey annen… Yav­ru­mun burada kal­ma­sı­na izin vere­cek mi acaba?”

“Hayır, sanmam. Üvey annem, kar­ga­lar­dan hiç hoş­lan­maz. Bu yav­ru­yu ondan sak­la­ma­lı­yım.”

Küçük karga, Ulduz’un ete­ğin­de çır­pı­nı­yor­du. Gaga­sı­nı açıyor, kızın par­mak­la­rı­nı tutup bıra­ka­rak oynu­yor­du. Küçük göz­le­ri ışıl ışıldı. Bacak­la­rı Ulduz’un küçük par­ma­ğı gibi ince ve çelim­siz­di. Anne­si­nin­ki gibi kap­ka­ra olan kanat­la­rı, yumu­şak­tı. Anne­sin­den güzel­di. Anne Karga:

“Onu nerede sak­la­ya­cak­sın?”

Ulduz, düşün­dü. Nereye sak­la­ya­bi­lir­di onu? Sak­la­ya­bi­le­cek hiçbir yeri yoktu. Bah­çe­ye giz­le­mek geldi aklına. Anne Karga:

“Olmaz! Üvey annen çiçek­le­ri sular­ken, onu göre­bi­lir. Hem ısla­ta­bi­lir de. Üşür, has­ta­la­nır.”

“Peki, nerede sak­la­ya­bi­li­rim?”

“En iyi yer, mer­di­ven altı­dır.”

Mer­di­ven, evin damına çıkı­yor­du. Altın­da da boş bir tavuk kümesi vardı. Küme­sin içi geniş­ti.

Küçük kar­ga­yı götü­rüp küme­sin içine, gübre artık­la­rı­nın üze­ri­ne koydu. Hem Üvey anne gör­me­sin, hem de kedi­ler kap­ma­sın diye küme­sin kapı­sı­nı sıkıca kapat­tı. Kapıda, yavru kar­ga­nın kolay­ca soluk ala­ca­ğı küçük bir delik vardı.

“Anne Karga, bu yav­ru­nun adı ne?”

“Ona, Karga Oğlan diye­bi­lir­sin.”

“Erkek mi?”

“Evet.”

“Nere­den belli erkek olduğu?”

“İnsan­lar, kar­ga­la­rın erke­ği­ni dişi­si­ni ayırt edemez. Ama biraz dikkat eder­sen, erkek kar­gay­la dişi kar­ga­yı bir­bi­rin­den ayırt ede­bi­lir­sin.”

Ulduz’la Anne Karga, bir süre sonra bir­bir­le­rin­den ayrıl­dı­lar. Anne Karga git­tik­ten sonra eve girdi, ses­siz­ce yata­ğı­na uzandı. Göz­le­ri­ni yumdu. Üvey anne uyan­dı­ğın­da, uyuyor sandı. Oysa uyu­mu­yor, Karga Oğlanı düşü­nü­yor­du. Gözünü ara­la­mış, üvey anne­si­ni izli­yor, için için gülü­yor­du.

LEZ­ZET­Lİ ÖRÜM­CEK­LER

Aradan birkaç gün geçti. Ulduz çok neşeli ve mut­luy­du. Evde­ki­ler, onun bu haline çok şaşı­rı­yor­lar­dı. Bir gece üvey annesi, baba­sı­na:

“Bu çocu­ğun nesi var, bil­mi­yo­rum. Hep oynu­yor, gülü­yor. Hiçbir şeye aldır­mı­yor. Bunun nede­ni­ni öğren­me­miz gere­kir.”

Ulduz, bu söz­le­ri duydu. Kendi ken­di­ne, “Çok dikkat etmem gerek.” dedi.

Her gün iki ya da üç kez Karga Oğlan’ın yanına gidi­yor­du. Evde kimse olma­dı­ğın­da onu kümes­ten çıka­rı­yor, bir­lik­te oynu­yor­lar­dı. Ona konuş­ma­yı öğre­ti­yor­du. Kimi zaman Anne Karga, yav­ru­su­na bir parça et, sabun ya da ben­ze­ri yiye­cek­ler geti­ri­yor­du. Bu geliş­ler­den birin­de, iki tane örüm­cek getir­miş­ti. Örüm­cek­ler, Anne Karga’nın gaga­la­rı ara­sın­da çır­pı­nı­yor ama bir türlü kur­tu­la­mı­yor­lar­dı. Ulduz, onlar­dan korktu.

“Korkma canım. Bak, onları nasıl yiye­cek.”

Ger­çek­ten de Karga Oğlan, onları büyük bir iştah­la yuttu. Ardın­dan gaga­sı­nı birkaç kez top­ra­ğa sürdü:

“Ana, yine bun­lar­dan getir. Çok lez­zet­liy­di.”

“Peki.”

Ulduz:

“Bizim mut­fak­ta bun­lar­dan çok var, ben de geti­ri­rim sana.”

O günden sonra Ulduz, köşe bucak örüm­cek avla­ma­ya baş­la­dı. Tut­tu­ğu örüm­cek­le­ri, Karga Oğlan’a götü­rü­yor­du. Ama örüm­cek, doyu­ru­cu bir yiye­cek sayıl­maz­dı. Bunlar, horoz şekeri, misa­fir şekeri gibi geli­yor­du ona.

Anne Karga, “Can­lı­lar bes­len­mez­se geli­şe­mez, ölür­ler. Yaşa­ma­la­rı için sağ­lık­lı bes­len­me­le­ri gere­kir.” demiş­ti.

Bir gün yemek­te Üvey anne, birkaç tane ayağı kırık örüm­ce­ğin, sof­ra­da yürü­me­ye çalış­tı­ğı­nı gördü. Ulduz, onla­rın kendi cebin­den kaçan örüm­cek­ler oldu­ğu­nu anla­yın­ca, korktu. Önce, örüm­cek­le­ri top­la­yıp cebine koy­ma­yı düşün­dü. Ama sonra, onları hiç gör­me­miş gibi dav­ran­ma­yı daha doğru buldu. Üvey anne, örüm­cek­le­ri yaka­la­yıp dışarı attı. Ulduz da böy­le­ce bu belayı ucuz atlat­mış oldu.

Yemek­ten sonra, Karga Oğlan’ın yanına gitti. Cebin­de kalan örüm­cek­le­ri vere­cek­ti. Üvey anne­si­nin dışarı attığı örüm­cek­ler­den de bir iki­si­ni bah­çe­de buldu. Örüm­cek­ler­den birini iki par­ma­ğıy­la tutup, yavru kar­ga­nın gaga­sı­na yak­laş­tır­dı. Bunu, Anne Karga’dan öğren­miş­ti.

Karga Oğlan örüm­ce­ğe doğru gaga­sı­nı uzattı ama birden tik­sin­tiy­le başını geri çekti:

“Ben bun­la­rı yemem, Ulduz’cuğum.”

“Neden yemi­yor­sun, benim küçük kargam?”

“Tır­nak­la­rın çok uzamış, içleri kir dolu. Elle­rin de pis. Beni anlı­yor­sun, değil mi?”

“Evet, evet.”

“Bana gücen­me­din ya?”

“Yok. Ter­si­ne, sana teşek­kür etmem gerek. Kusu­ru­mu yüzüme söy­le­din. Sana söz veri­yo­rum, bundan böyle kirli tırnak ve elle yemek yeme­ye­ce­ğim, inan bana.”

ANNE KARGA İÇİN İDAM KARARI

Havuz­da bir sürü baık vardı. Yavru kar­ga­nın kümese yer­leş­me­si­nin altın­cı ya da yedin­ci günüy­dü ki Ulduz, birini tasla yaka­la­yıp ona verdi Karga Oğlan, balığı hemen yuttu.

Mide­si­ne inen ilk balık­tı bu. Anne­sin­den işit­miş­ti, balık avla­mak ve yemek çok hoştu. Ama hiç dene­me­miş­ler­di şim­di­ye dek.

Anne Karga, Üvey anneye hiç ben­ze­mi­yor­du, bilinç­liy­di. Yavru kar­ga­ya, sırası gelin­ce neyin iyi, neyin kötü oldu­ğu­nu açık açık anla­tır­dı. Yavru kar­ga­nın ara sıra zarar­lı şeyler iste­di­ği de olu­yor­du. Anne Karga buna hiç kız­mı­yor, onu azar­la­mı­yor­du:

“Bu iste­di­ği­ni geti­re­me­ye­ce­ğim, çünkü sağ­lı­ğı­na zarar­lı. Hem, eğer ondan yerden sesin kısı­lır, gak diye­mez­sin. Tamam mı?”

Oysa Ulduz’un üvey annesi, hep bağı­rır­dı:

“Şunu yapma! Bunu yeme! Öyle yapma! Doğru otur! Hızlı konuş­ma! Yavaş konuş­ma!”

Yal­nız­ca yasak­lar koyar­dı. Onun için Ulduz, bütün ana­la­rın üvey annesi gibi oldu­ğu­nu sanar­dı. Anne Karga’yla tanı­şıp onunla dost olduk­tan sonra, bu düşün­ce­sin­de yanıl­dı­ğı­nı anladı.

Ertesi gün Üvey anne, havuz­da­ki balık­lar­dan biri­nin eksil­di­ği­ni fark etti. Her zaman­ki gibi bağı­rıp çağır­ma­ya baş­la­dı:

“Bu, olsa olsa o pis kar­ga­nın işidir! Ama görür o gününü… Elime geçi­rir­sem, idam ede­ce­ğim o leş kar­ga­sı­nı!”

Anne Karga’ya sövüp saydı. Ulduz, hiç sesini çıkar­mı­yor­du. Kar­ga­yı korusa, ara­rın­da­ki dost­luk iliş­ki­si­ni anla­ya­cak­lar­dı. Zaten bir gün önce, az kalsın havuz kıyı­sın­da zor kur­tul­muş­tu kadı­nın elin­den. Babası da hiç hoş­lan­mı­yor­du kar­ga­lar­dan:

“Kar­ga­lar, iğrenç yara­tık­lar­dır! Hepsi hır­sız­dır! Çok dik­kat­li ol karı­cı­ğım, yoksa o karga, tek balık bırak­maz havuz­da.”

Bölüm 1 · 1/5

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki