Merhaba Çocuklar! Benim adım, Ulduz. Bu sene on yaşıma girdim. Okuyacağınız hikaye, hayatımın bir parçasıdır. Bu hikayeyi ben anlattım, Behrengi öğretmenimiz kaleme aldı.
Bir zamanlar köyümüzün öğretmeniydi Behrengi öğretmen. Bizim evde otururdu. Bir gün başımdan geçenleri ona anlatınca çok ilgilendi.
“Ulguz İzin verirsen, senin ve kargaların başından geçenleri yazayım. Anlattıkların bir hikaye kitabı olsun. Ne dersin?” dedi..
Bir kaç şartla bu teklifini kabul ettim.
Önce, bu hikayeyi yalnız çocuklar için yazacak. Çünkü büyükler öyle dağıtmışlar kendilerini ki, benim hikayemi anlamazlar, zevk almazlar. Sonra, bu hikayeyi yalnız fakir ve akıllı, uslu, yaramazlık yapmayan çocuklar için yazacak.
Ben, yedi yaşıma kadar üvey annemin yanında yaşadım. Bu hikaye de o günleri anlatır. Öz annem köydeydi. Babam, boşadıktan sonra onu köye, babasının yanına göndermiş, başka bir kadınla evlenmişti. Babam resmi bir dairede çalışıyordu. O zamanlar biz küçük bir kasabada oturuyorduk. Yalnız bir tek caddesi vardı. Birkaç yıl sonra ben de köye gittim.
Behrengi Öğretmen şartımı kabul etti, bana söz verdi. Bu hikayeden sonra, benim konuşan bebeğimin hikayesini de yazacak. Başımdan geçenleri okuyunca birçok şey öğreneceğinize inanıyorum.
Arkadaşınız Ulduz
ANNE KARGANIN GELİŞİ
Ulduz, odada yapayalnız oturmuş, dışarıyı seyrediyordu. Üvey annesi kapıyı üzerine kilitleyip hamama gitmişti. Ulduz’a yerinden bir yere kıpırdamamasını, kıpırdarsa, geldiğinde, canına okuyacağını söylemişti.
Ulduz odada oturuyor, gözü dalmış, öylece düşünüyordu. Büyük insanlar gibi düşünceliydi. Yerinden hiç kıpırdamıyordu. Çok korkuyordu üvey annesinden, ödü kopuyordu. Büyük bebeği aklından çıkmıyordu. Geçenlerde kaybetmişti onu. O kadar canı sıkılıyordu ki… Birkaç kez parmaklarını saydı, olmadı. Duramadı, yavaş yavaş pencerenin önüne geldi. İçi sıkılmıştı.
Derken, havuzun kenarına konup su içen kara bir karga ilişti gözüne. Yalnızlığını unutarak sevindi. Karga başını kaldırınca, göz göze geldiler, uçacak oldu karga.
Ulduz’un bakışındaki sıcaklık, karganın kaçmasını engellemişti. Uçmadı. Gagasını araladı. Bunu gören Ulduz, karganın kendisine gülümsediğini düşünerek sevindi:
“Bay Karga! Havuzun suyu kirlidir, içersen hastalanırsın!” diye bağırdı.
Karga gagasını aralayarak pencereye gelip kondu:
“Bizim için, içtiğimiz suyun kirli ya da temiz olması önemli değildir.” dedi. “Bundan daha kirlisini de içsek, yine de bir şey olmaz bize. Hem bana “bay karga” deme. Erkek değil, dişiyim. Hem de dört tane yavrum var. Ama istersen, “Anne Karga” diyebilirsin bana.”
Ne kadar da tatlıydı… Onu bağrına basıp sevmek istedi. Anne Karga, güzel bir kuş değildi, tersine çirkindi. Ama sevgi dolu bir yüreği vardı. Biraz daha yaklaşsa, Ulduz onu tutup öpecekti. Anne Karga, biraz daha yaklaştı:
“Küçük kız, senin adın ne?”
Ulduz adını söyledi. Karga:
“Yalnız başına ne yapıyorsun içeride?”
“Hiçbirşey… Üvey annem hamama gitti. Yerinden kımıldama diye tembih etti.”
“Neden bu kadar üzgünsün? Niçin oyun oynamıyorsun?”
Kaybolan bebeğini düşündü Ulduz, içini çekti. Sonra, Anne Karga’ya sesini daha iyi duyursun diye pencereyi açtı:
“Oynayacağım bir bebeğim yok. Büyük bir bebeğim vardı, ortalıktan yok oldu. Konuşan bebekti hem de.”
Anne Karga duygulandı, gözyaşlarını tutamadı. Kanadının ucuyla gözlerini silip, bir sıçrayışta pencerenin pervazına kondu. Ulduz ürktü önce, kenara çekildi. Sonra, karganın kendisine yaklaşmak istediğini anladı, çok sevindi. Karga:
“Peki, oynayacak bir arkadaşın da mı yok?”
“Yaşar var. Ama artık onu da çok az görüyorum. Okula başladı.”
“Hadi, gel birlikte oynayalım.”
Ulduz, buna çok sevindi, kargayı tutup kucakladı, başını, yüzünü öptü, parlak siyah tüylerini okşadı. Anne Karga, Ulduz’un üstü başı kirlenmesin diye ayaklarını karnına çekti.
Ulduz, karganın gagasını da öptü. Gagası sabun kokuyordu. Bunun üzerine:
“Anne Karga, sabunu çok mu seversin?” diye sordu Ulduz.
“Evet, biz kargalar sabun yemeye bayılırız.”
“Ah, sana sabun vermeyi çok isterdim ama üvey annem bunu bir duysa çok kızar.”
“Saklıca getirirsen, haberi olmaz.”
“Sonra sakın ona söylemeyesin, ha?”
“Ben mi? Ben kimseyi gammazlamam.”
“Ama üvey annem, kendisinden gizli bir şey yaparsam, kargaların ona yetiştireceğini söyler.”
“Yalan! Ben kimseyi gammazlamam… Evet, havuz kıyısından sabun ya da balık almışlığım vardır ama gammazlığım asla!”
“Ama niçin hırsızlık yapıyorsun, Anne Karga? Günah değil mi?”
“Günah mı? Benim ve yavrularımın açlıktan kırılması günah değil de hırsızlık yapıp onları beslememem mi günah? Asıl günah, bir yerde gıda savurganlığı varken, başka yerde gıdasızlıktan ölmektir. Çok uzun bir ömür yaşadım ben. Uzun yıllar boyunca çok şey gördüm. Şunu da çok iyi biliyorum ki, böyle boş ve kuru öğütlerle hiçbir sıkıntı çözümlemiyor. Herkesin yalnızca kendi çıkarını düşündüğü bir yerde, hırsızlık da olacaktır elbet.”
Ulduz, Anne Karga’ya bir kalıp sabun vermek istedi. Üvey anne yiyecekleri mufaktaki tel dolaba kilitler ama sabunları saklamazdı. Kargayı pencerenin kenarına bırakıp mutfağa gitti. Küçük bir kalıp sabun alıp getirdi.
Odaya gittiğinde, bohçasını koltuğunun altına sıkıştıran üvey annesinin eve yaklaştığını gördü. Anne Karga hemen uçup gitti…
Kötü yakalanmıştı Ulduz. Üvey anne başını pencereden içeri uzatıp bağırdı:
“Kız yine ne haltlar karıştırıyorsun? Evin içini alt üst ediyordun, değil mi? Ben sana yerinden kıpırdama dememiş miydim, ha!”
Ulduz, bir şey söyleyemedi. Üvey anne kapının kilidini açarken, fırsat bu fırsattır diyerek sabunu gömleğinin altına sokuverdi. Sonra da gidip odanın bir köşesine sindi. Kadın hışımla gürledi:
“Ne arıyordun, dedim?”
“Şey, kaybolan bebeğimi arıyordum… N’olur dövme beni!”
Kadın, o bebeği hiç sevmezdi. Çocuğun kulağını tutup çekmeye, canını yakmaya başladı.
“Sana kaç kez söyledim… Şu uğursuz bebeği kafandan sil, at!”
Sonra Ulduz’un kulağını bıraktı, kendine çay yapmak için mutfağa gitti.
Ulduz, bir bahaneyle bahçeye çıktı. Bir de ne görsün? Anne Karga damın saçağına tünemiş, üzüntüyle ortalığı gözlemiyor mu!
Ulduz, çevresini kolaçan ettikten sonra, gömleğinin altından çıkardığı sabunu, bahçedeki çiçeklerin arasına bıraktı. Sonra da sabunu oradan alması için Anne Karga’ya göz etti. Karga süzüldü, çiçeklerin arasına girdi, saklandı.
Ulduz, fısıltıyla sordu:
“Yavrularından birini benimle oynaması için getirir misin?”
“Öğleden sonra beni yine burada bekle. Eğer eşim de kabul ederse, getiririm.”
Sonra sabunu alıp havalandı, gitti.
Ulduz, gözlerini gökyüzüne dikti. Karga uzaklaştığında, sevincinden hoplayıp zıplamaya başladı. Konuşan bebeğini bulmuş, ona yeniden kavuşmuş gibi sevinçliydi. Ama sevinci, birden bire yok oluverdi, üvey annesi bağırıyordu:
“Kız ne kırıtıyorsun, ha? Kafanı kırmadan, gir içeri! Öğle sıcağında, bir de güneş geçer başına, sonra seninle uğraşamam ben!”
Öğleydi. Ulduz, içeri girdi. Az sonra babası daireden geldi. Yüzü asıktı. Ellerini yıkamadan sofranın başına geçip yemeye başladı. Her zamanki gibi, müdürü onu azarlamış olmalıydı.
Kızarmış patates kokusu, Ulduz’a açlığını hatırlattı. Babasına bakıyor, yutkunuyordu. Alıp yiyemiyordu. Çünkü Üvey anne hep tembihlerdi:
“Büyükler tabaklarına yemek koymadan, çocukların kendi başlarına bir şey alıp yeme hakları yoktur.”
KARGA OĞLANI TANIYALIM
Eylül ayıydı. Öğle yemeğinden sonra, Üvey anneyle baba öğle uykusuna yattılar. Ulduz da uyumak zorundaydı. Yoksa babası kızardı:
“Çocuk dediğin, yemekten sonra uyumalı!”
Ulduz, öğle uykusunun nedenini bir türlü çözemiyordu. Kendi kendine, “Bugün uyumamalıyım.” diyordu. “Uyursam Anne Karga beni bulamaz, yavrusunu geri götürür.” diyordu.
Kapının dibine yattı. Uyuyormuş gibi yapıyordu. Babasıyla üvey annesinin uykuya daldığını anlayınca, parmaklarının ucuna basa basa bahçeye çıktı. Gidip dut ağacının gölgesine oturdu, biraz bekledikten sonra uyuyakaldı. Anne Karga geldi damın saçağına kondu. Ulduz, Anne Karganın sesiyle uyandı. Onun yanına gelmesini işaret etti. Yanında minnacık, cici bir karga yavrusu getirmişti.
“Uyuyorsundur diye endişelenmiştim…”
“Her gün öğle yemeğinden sonra uyurdum. Ama bugün, senin geleceğini bildiğim için uyumadım. Babamla üvey annem uyuduktan sonra bahçeye çıkıp yolunu gözlemeye başladım.”
“Aferin! Uyumak için gece varken, güpegündüz uyumak niye? Hem gündüzleri uyursan, geceleri ne yapacaksın?”
“Bunu üvey anneme sor… Bunu bana mı getirdin? Ah, ne kadar da şirin…”
Anne Karga, yavrusunu Ulduz’un eline verdi. Küçük karga çok sevimliydi. Ulduz, içini çekti. Hüzünlenmişti. Karga merakla sordu:
“Niçin içini çektin Ulduz?”
“Bebeğimi hatırladım. Keşke o da olsaydı da üçümüz oynasaydık…”
“Üzülme… Torunlarımdan birinin büyük kızı, birkaç güne dek yumurtlayacak. Onlardan birini alır sana getiririm. Üç dost olursunuz.”
“Senin başka yavruların da var mı?”
“Evet, üç yavrum daha var.”
“Eee, niçin kendi yavruların dururken, torunlarının yavrularını getirmek istiyorsun?”
“O zaman eşim de ben de yalnız kalırız. Ama çok istiyorsan, bu küçük yavruyu sana bırakırım. Henüz konuşamıyor, dili açılmadı. Yürüyor ama daha uçmasını bilmiyor. Ama bir haftaya kalmaz dili açılır, bir iki hafta sonra da uçabilir. Unutma, iki hafta sonra uçması gerek. Yoksa ondan sonra hiçbir zaman uçamaz.”
“Peki, bu yavru uçamazsa ne olur?”
“Ölür! Uçabilmesi için, onu iyi beslemelisin.”
“Beslerim.”
“Peki, neyle beslemen gerektiğini biliyor musun? Bu çok önemli.”
“Bilmiyorum.”
“Her gün bir parça sabun, biraz da et versen, yeter. Ara sıra, eğer bulabilirsen, küçük bir balık da verebilirsin. Solucan ve peynir de yer. Ama asıl önemli sorun, Üvey annen… Yavrumun burada kalmasına izin verecek mi acaba?”
“Hayır, sanmam. Üvey annem, kargalardan hiç hoşlanmaz. Bu yavruyu ondan saklamalıyım.”
Küçük karga, Ulduz’un eteğinde çırpınıyordu. Gagasını açıyor, kızın parmaklarını tutup bırakarak oynuyordu. Küçük gözleri ışıl ışıldı. Bacakları Ulduz’un küçük parmağı gibi ince ve çelimsizdi. Annesininki gibi kapkara olan kanatları, yumuşaktı. Annesinden güzeldi. Anne Karga:
“Onu nerede saklayacaksın?”
Ulduz, düşündü. Nereye saklayabilirdi onu? Saklayabilecek hiçbir yeri yoktu. Bahçeye gizlemek geldi aklına. Anne Karga:
“Olmaz! Üvey annen çiçekleri sularken, onu görebilir. Hem ıslatabilir de. Üşür, hastalanır.”
“Peki, nerede saklayabilirim?”
“En iyi yer, merdiven altıdır.”
Merdiven, evin damına çıkıyordu. Altında da boş bir tavuk kümesi vardı. Kümesin içi genişti.
Küçük kargayı götürüp kümesin içine, gübre artıklarının üzerine koydu. Hem Üvey anne görmesin, hem de kediler kapmasın diye kümesin kapısını sıkıca kapattı. Kapıda, yavru karganın kolayca soluk alacağı küçük bir delik vardı.
“Anne Karga, bu yavrunun adı ne?”
“Ona, Karga Oğlan diyebilirsin.”
“Erkek mi?”
“Evet.”
“Nereden belli erkek olduğu?”
“İnsanlar, kargaların erkeğini dişisini ayırt edemez. Ama biraz dikkat edersen, erkek kargayla dişi kargayı birbirinden ayırt edebilirsin.”
Ulduz’la Anne Karga, bir süre sonra birbirlerinden ayrıldılar. Anne Karga gittikten sonra eve girdi, sessizce yatağına uzandı. Gözlerini yumdu. Üvey anne uyandığında, uyuyor sandı. Oysa uyumuyor, Karga Oğlanı düşünüyordu. Gözünü aralamış, üvey annesini izliyor, için için gülüyordu.
LEZZETLİ ÖRÜMCEKLER
Aradan birkaç gün geçti. Ulduz çok neşeli ve mutluydu. Evdekiler, onun bu haline çok şaşırıyorlardı. Bir gece üvey annesi, babasına:
“Bu çocuğun nesi var, bilmiyorum. Hep oynuyor, gülüyor. Hiçbir şeye aldırmıyor. Bunun nedenini öğrenmemiz gerekir.”
Ulduz, bu sözleri duydu. Kendi kendine, “Çok dikkat etmem gerek.” dedi.
Her gün iki ya da üç kez Karga Oğlan’ın yanına gidiyordu. Evde kimse olmadığında onu kümesten çıkarıyor, birlikte oynuyorlardı. Ona konuşmayı öğretiyordu. Kimi zaman Anne Karga, yavrusuna bir parça et, sabun ya da benzeri yiyecekler getiriyordu. Bu gelişlerden birinde, iki tane örümcek getirmişti. Örümcekler, Anne Karga’nın gagaları arasında çırpınıyor ama bir türlü kurtulamıyorlardı. Ulduz, onlardan korktu.
“Korkma canım. Bak, onları nasıl yiyecek.”
Gerçekten de Karga Oğlan, onları büyük bir iştahla yuttu. Ardından gagasını birkaç kez toprağa sürdü:
“Ana, yine bunlardan getir. Çok lezzetliydi.”
“Peki.”
Ulduz:
“Bizim mutfakta bunlardan çok var, ben de getiririm sana.”
O günden sonra Ulduz, köşe bucak örümcek avlamaya başladı. Tuttuğu örümcekleri, Karga Oğlan’a götürüyordu. Ama örümcek, doyurucu bir yiyecek sayılmazdı. Bunlar, horoz şekeri, misafir şekeri gibi geliyordu ona.
Anne Karga, “Canlılar beslenmezse gelişemez, ölürler. Yaşamaları için sağlıklı beslenmeleri gerekir.” demişti.
Bir gün yemekte Üvey anne, birkaç tane ayağı kırık örümceğin, sofrada yürümeye çalıştığını gördü. Ulduz, onların kendi cebinden kaçan örümcekler olduğunu anlayınca, korktu. Önce, örümcekleri toplayıp cebine koymayı düşündü. Ama sonra, onları hiç görmemiş gibi davranmayı daha doğru buldu. Üvey anne, örümcekleri yakalayıp dışarı attı. Ulduz da böylece bu belayı ucuz atlatmış oldu.
Yemekten sonra, Karga Oğlan’ın yanına gitti. Cebinde kalan örümcekleri verecekti. Üvey annesinin dışarı attığı örümceklerden de bir ikisini bahçede buldu. Örümceklerden birini iki parmağıyla tutup, yavru karganın gagasına yaklaştırdı. Bunu, Anne Karga’dan öğrenmişti.
Karga Oğlan örümceğe doğru gagasını uzattı ama birden tiksintiyle başını geri çekti:
“Ben bunları yemem, Ulduz’cuğum.”
“Neden yemiyorsun, benim küçük kargam?”
“Tırnakların çok uzamış, içleri kir dolu. Ellerin de pis. Beni anlıyorsun, değil mi?”
“Evet, evet.”
“Bana gücenmedin ya?”
“Yok. Tersine, sana teşekkür etmem gerek. Kusurumu yüzüme söyledin. Sana söz veriyorum, bundan böyle kirli tırnak ve elle yemek yemeyeceğim, inan bana.”
ANNE KARGA İÇİN İDAM KARARI
Havuzda bir sürü baık vardı. Yavru karganın kümese yerleşmesinin altıncı ya da yedinci günüydü ki Ulduz, birini tasla yakalayıp ona verdi Karga Oğlan, balığı hemen yuttu.
Midesine inen ilk balıktı bu. Annesinden işitmişti, balık avlamak ve yemek çok hoştu. Ama hiç denememişlerdi şimdiye dek.
Anne Karga, Üvey anneye hiç benzemiyordu, bilinçliydi. Yavru kargaya, sırası gelince neyin iyi, neyin kötü olduğunu açık açık anlatırdı. Yavru karganın ara sıra zararlı şeyler istediği de oluyordu. Anne Karga buna hiç kızmıyor, onu azarlamıyordu:
“Bu istediğini getiremeyeceğim, çünkü sağlığına zararlı. Hem, eğer ondan yerden sesin kısılır, gak diyemezsin. Tamam mı?”
Oysa Ulduz’un üvey annesi, hep bağırırdı:
“Şunu yapma! Bunu yeme! Öyle yapma! Doğru otur! Hızlı konuşma! Yavaş konuşma!”
Yalnızca yasaklar koyardı. Onun için Ulduz, bütün anaların üvey annesi gibi olduğunu sanardı. Anne Karga’yla tanışıp onunla dost olduktan sonra, bu düşüncesinde yanıldığını anladı.
Ertesi gün Üvey anne, havuzdaki balıklardan birinin eksildiğini fark etti. Her zamanki gibi bağırıp çağırmaya başladı:
“Bu, olsa olsa o pis karganın işidir! Ama görür o gününü… Elime geçirirsem, idam edeceğim o leş kargasını!”
Anne Karga’ya sövüp saydı. Ulduz, hiç sesini çıkarmıyordu. Kargayı korusa, ararındaki dostluk ilişkisini anlayacaklardı. Zaten bir gün önce, az kalsın havuz kıyısında zor kurtulmuştu kadının elinden. Babası da hiç hoşlanmıyordu kargalardan:
“Kargalar, iğrenç yaratıklardır! Hepsi hırsızdır! Çok dikkatli ol karıcığım, yoksa o karga, tek balık bırakmaz havuzda.”