gridreads

1. Bölüm

Léon Werth için

Bu kitabı, koca bir adama ada­dı­ğım için çocuk­lar beni bağış­la­sın. Fakat önemli bir özürüm var: Şim­di­ye kadar bu adam­dan daha iyi bir başka dostum olmadı. İkinci özürüm de şu: Bu adam, her şeyi değer­len­di­re­bi­lir. Çocuk­lar için yazıl­mış kitap­la­rı bile. Sonra üçüncü bir özürüm daha var: Bu adam Fransa’da otu­ru­yor şimdi, aç, üste­lik açıkta. Avu­tul­mak ister.

Bütün bu sayıp dök­tü­ğüm özür­ler yet­mez­se ben de kita­bı­mı onun bir zaman ki çocuk­lu­ğu­na adarım tabii. Bütün koca adam­lar bir zaman­lar çocuk­tu­lar (gerçi ara­la­rın­da bunu hatır­la­yan­la­ra az rast­la­nır ya.)

İşte gerek­li deği­şik­li­ği yapı­yo­rum:

Çocuk­luk gün­le­rin­de­ki Léon Werth için

I

Ben altı yaşın­day­ken bir gün, “Yaşan­mış Öykü­ler” adlı bir kitap­ta müthiş bir resim gör­müş­tüm. Balta gir­me­miş orman­lar üstüne yazıl­mış o kitap­ta bir hay­va­nı yut­mak­ta olan boa yıla­nı­nı gös­te­ri­yor­du. Resmin kop­ya­sı işte yuka­rı­da.

Resmin altın­da şöyle bir açık­la­ma vardı:

“Boa yılan­la­rı avla­rı­nı çiğ­ne­me­den yut­tuk­la­rı için yer­le­rin­den kımıl­da­ya­maz­lar. Sin­di­rim­le­ri için gerek­li altı ayı uyu­mak­la geçi­rir­ler.”

Balta gir­me­miş orman mace­ra­la­rı üstüne düşün­me­ye baş­la­dım. Tuttum ben de resim çiz­me­yi başar­dım. Resim No. -1 Aşa­ğı­da­ki gibiy­di:

Resmi büyük­le­re gös­te­rir­ken, “Resim­den kork­tu­nuz mu?” diye sordum.

“Sen şapka yap­mış­sın,” dedi­ler. “Şap­ka­dan neden kor­ka­lım?”

Oysa ben bir fili sin­dir­mek­te olan boa yılanı çiz­miş­tim. Daha iyi anla­sın­lar diye boa yıla­nı­nın içini de çizdim. Büyük­le­re bir şeyi açık­la­maz­sa­nız olmaz. Resim No. - 2 şöyle oldu:

Büyük­ler bana: “Boa yılan­la­rı­nı içten ve dıştan gös­te­ren resim­le­ri bir yana bıra­kıp tarih, coğ­raf­ya, arit­me­tik ve dil­bil­gi­siy­le ilgi­len­me­mi” tav­si­ye etti­i­ler. Bunun üze­ri­ne daha altı yaşım­day­ken, büyük heves­le baş­la­dı­ğım resim yap­mak­tan vaz­geç­tim. Resim No. – 1 ve Resim No. – 2’nin uğra­dı­ğı başa­rı­sız­lık mora­li­mi boz­muş­tu. Büyük­ler, açık­la­ma­da yap­ma­dan hiçbir şeyi anla­ya­mı­yor­lar onlara dur­ma­dan anlat­nak sıkıcı oluyor.

“Ken­di­ne başka bir iş bul­ma­lı­yım,” derken pilot­lu­ğa merak sardım. Dün­ya­nın her yerin­de biraz uçuş yaptım. Coğ­raf­ya­nın bana fay­da­sı olu­yor­du. Bir bakış­ta Çin midir, Ari­zo­na mıdır ayırt ede­bi­li­yor­dum. Gece yolunu şaşı­rın­ca bu konu­da­ki bil­gi­ler yarar­lı olu­yor­du.

Haya­tım boyun­ca tanı­dı­ğım pek çok önemli kişiy­le tanı­şık­lı­ğım oldu. Büyük­ler ara­sın­da uzun bir zaman geçir­dim. Her birini yakın­dan tanı­dım. Fakat ilk görüş­le­rim çok değiş­me­di.

Zeki görü­nen birine denk gel­di­ğim­de yanım­dan eksik etme­di­ğim Resim No. – 1’i çıka­ra­rak, test yap­ma­ya devam edi­yor­dum. Ger­çek­ten farklı mı, kav­ra­ya­bi­li­yor mu, yoksa herkes gibi mi anla­ma­ya çalı­şı­yor­dum. Ama aldı­ğım cevap­lar aynıy­dı:

“Şapka.”

Böyle olunca artık büyük­le­re ne boa yılan­la­rın­dan, ne balta gir­me­miş orman­lar­dan, ne de yıl­dız­lar­dan bah­set­me­me­yi tercih ettim. Onla­rın sevi­ye­si­ne inmek daha iyiydi. Briç, golf, poli­ti­ka, kıra­vat mıra­vat dedi­ğim­de, aklı başın­da biriy­le tanış­tık­la­rı­na sevi­ni­yor­lar­dı.

I I

Büyük çöl üstün­de uçağım kazaya uğra­ya­na kadar, altı yıl boyun­ca içimi döke­cek bir dostum olma­dan yapa­yal­nız yaşa­dım. Moto­ru­mun bir par­ça­sı kırıl­mış­tı. Uçakta ne maki­nist ne de yolcu bulun­du­ğun­dan bu güç onarım işinin üste­sin­den tek başıma gel­me­ye hazır­lan­dım. Benim için bir ölüm kalım sava­şıy­dı bu. Yanım­da çok çok bir haf­ta­lık içme suyu vardı.

En yakın köyden bin mil uzakta, çölde uyudum ilk kez. Deni­zin orta­sın­da sal üstün­de kalmış bir gemici gibi çare­siz ve yal­nız­dım. Sabah olup da tuhaf, ince­cik bir sesle uyan­dı­ğım zaman duy­duk­la­rı­ma ina­na­ma­dım.

“Lütfen, bana bir koyun çizer misi­niz?” diyor­du ince bir ses.

“Ne!” dedim şaş­kın­lık­la.

“Bir koyun çizer misin bana.”

Yerim­den fır­la­dım bey­nim­den vurul­muş gibi. İyice göz­le­ri­mi ovuş­tur­dum. Etra­fı­ma bakın­dım. Sonra beni ciddi ciddi süzen, küçük, eşi görül­me­dik biri­nin kar­şım­da dur­du­ğu­nu fark ettim. Yapa­bil­di­ğim kada­rıy­la port­re­si­ni yan say­fa­da sunu­yo­rum. Son­ra­dan yap­tı­ğım bu resim onun sevim­li­li­ği­ni hak­kıy­la yan­sı­ta­maz tabii ki.

Büyük­ler altı yaşım­day­ken resim sana­tı­na karşı heve­si­mi kır­dık­la­rı için benim suçum değil yapa­ma­yı­şım. Boa yılan­la­rı­nın içten ve dıştan görü­nüş­le­ri­ni çiz­mek­ten başka hiçbir şey çiz­me­miş­tim çünkü.

Hayret için­dey­dim gör­dük­le­rim kar­şı­sın­da ve göz­le­rim fal­ta­şı gibi açıl­mış­tı. En yakın köyden bin mil uzakta böyle bir şeyi göre­ce­ğim aklıma gel­mez­di. Gör­dü­ğüm ve beni afal­la­tan çocuk, ne çölde yolunu şaşır­mı­şa ben­zi­yor­du, ne de yor­gun­luk­tan, açlık­tan, susuz­luk­tan ya da kor­ku­dan bayı­la­cak halde görü­nü­yor­du. En yakın yer­le­şim mer­ke­zin­den bin mil uzakta, çölün orta­sın­da mahsur kalmış, yolunu şaşır­mış bir çocuğa da ben­ze­mi­yor­du. Dilimi topar­la­yın­ca:

“Sen,” dedim ken­di­mi topar­la­yın­ca, “sen ne yapı­yor­sun burada?”

Çocuk ince sesle ve çok önemli bir şey söy­lü­yor­muş gibi aynı söz­le­ri söy­le­di:

“Lütfen bir koyun çizer misin bana?”

Elim kolum bağ­lan­mış gibiy­di. Her­şe­yi bir anda unutup cebim­den bir parça kâğıt ve bir dol­ma­ka­lem çıkar­dım. Ölüm teh­li­ke­siy­le karşı kar­şı­ya oldu­ğu­mu, çölün orta­sın­da yalnız ve çare­siz gibi kal­dı­ğı­mı unut­muş git­miş­tim. Şim­di­ye kadar yalnız tarih, coğ­raf­ya, arit­me­tik ve dil­bil­gi­siy­le uğraş­tı­ğım aklıma geldi. Resim yap­ma­yı bece­re­mi­yor­dum ki ben. Üzün­tüy­le söy­le­dim.

“Olsun, bir zararı yok canım,” dedi, “bir koyun çizi­ver işte.”

Oysa o güne kadar hiç koyun resmi yap­ma­mış­tım. El alış­kan­lı­ğıy­la kendim de anla­ma­dan bece­re­bil­di­ğim ama kim­se­nin anla­ma­dı­ğı iki resim­den biri olan boa yıla­nı­nın dıştan görü­nü­şü­nü çizdim. Ama bizim­ki:

“Hayır! Hayır!” dedi çocuk resmi görün­ce. “Boanın için­de­ki bir fil iste­mi­yo­rum. Boa çok teh­li­ke­li bir yara­tık­tır. File gelin­ce o da çok yer kaplar. Bizim ora­lar­da her şey küçü­cük­tür. Bir koyun isti­yo­rum aslın­da. Bir koyun çiz­se­ne bana.”

Koyun çizip verin­de resmi iyice ince­le­di, sonra: “Olma­mış,” dedi, “bu koyun şim­di­den çok zayıf, hasta bir koyun. Bir tane daha çiz.”

Bir tane daha çizdim. Beğen­me­di­ği bel­liy­di, hoş­gö­rüy­le gülüm­se­di: “Bu koyun değil, sen de görü­yor­sun, bu çiz­di­ğin koç senin. Boy­nuz­la­rı­na bak­sa­na.”

Tekrar çizdim ama yine beğen­me­di.

“Bu da olmadı, çok yaşlı. Ben öyle bir koyun isti­yo­rum ki uzun süre yaşa­sın.”

Sabrım tüken­miş­ti artık, üste­lik uça­ğı­mın moto­ru­nu bir an önce sökmek isti­yor­dum. Aşa­ğı­da gör­dü­ğü­nüz resmi kara­la­dım.

“İste­di­ğin koyun şu san­dı­ğın içinde,” diye kes­ti­rip attım.

Birden yüzü­nün aydın­lan­dı­ğı­nı görün­ce şaşır­dım. “Şimdi iste­di­ğim gibi oldu,” dedi. “Bu koyun çok ot yer mi peki?”

Anla­ma­mış­tım, baktım öyle.

“Neden sordun?”

“Yaşa­dı­ğı­mız yer de her şey çok küçük­tür de…”

Ne diyor bu, dedim içim­den.

“Ben sana küçü­cük bir koyun verdim.” dedim. “ona göre ot yeter.”

Resmin üstüne eğilip baktı.

“Küçük dedim ama… Aaa! Bak! Uyumuş.”

Küçük Prens’le böyle dost olduk işte.

I I I

Onun nere­den gel­di­ği­ni uzun süre öğre­ne­me­dim. Bana dur­ma­dan soru­lar yağ­dı­rı­yor­du çünkü ve benim sor­duk­la­rı­mı duy­mu­yor­du. Konu­şur­ken geli­şi­gü­zel söy­le­dik­le­rin­den yavaş yavaş anla­ma­ya baş­la­dım her şeyi. Uça­ğı­mı ilk gör­dü­ğün­de çok şaşır­mış­tı.

“Bu ne?” dedi.

Uçak oldu­ğu­nu anlat­tım.

“Uçar bu. Uçak. Benim uçağım.”

“Nasıl yani,” dedi şaşı­ra­rak. “Gökten mi indin sen!”

Başımı eğerek:

“Evet,” dedim.

“Olacak şey değil! Çok tuhaf!”

Bir kah­ka­ha attı sonra. Benim­le kafa bulu­yor hali çile­den çıkar­mış­tı beni. Talih­siz­li­ği­min cid­di­ye alın­ma­sı­nı iste­rim ben.

“Sen de gökten geli­yor­sun demek,” dedi ve ekledi. “Hangi geze­gen­den­sin baka­lım?”

Bir ışık çaktı bir­den­bi­re. Bir gizem vardı onda. Sordum hemen:

“Sen başka bir geze­gen­den mi geli­yor­sun yani?”

Bir cevap ver­me­di. Göz­le­ri­ni uça­ğım­dan ayır­ma­dan kendi ken­di­ne başını sal­lı­yor­du.

“Bunun­la çok uzak­tan gelmiş ola­maz­sın zaten,” dedi.

Uzun uzun düş­le­re daldı. Ardın­dan cebin­den benim çiz­di­ğim koyunu çıka­ra­rak hazi­ne­si­ni ince­le­me­ye koyul­du.

Az önce iste­me­den söz ettiği “başka geze­gen­ler” sözü beni beni merak­lan­dır­mış­tı doğ­ru­su. Mera­kı­mı gider­mek için epey bir ağzını aradım.

“Sen nere­li­sin küçük dostum?” dedim. “Bizim oralar dedi­ğin yer neresi? Koyunu oraya mı götür­mek isti­yor­sun?”

O kendi ale­min­dey­di, beni duy­mu­yor gibiy­di. Bir ses­siz­lik­ten sonra düşün­ce­li konuş­tu:

“Koyunu iyi ki san­dı­ğın içinde verdin. Gece­le­ri orada yatar hem.”

“Evet. Hem uslu durur­san bir de ip veri­rim, koyu­nun boy­nu­na takar­sın. İpi bağ­la­ya­sın diye bir de kazık veri­rim.”

Söy­le­dik­le­ri­me çok şaşır­mış­tı:

“Bağ­la­mak mı?” dedi. “Ne kadar saçma!”

“Bağ­la­maz­san çıkar gider ama, kay­bo­lur.”

Bir kah­ka­ha attı:

“Nereye gide­cek ki?”

“İste­di­ği yere. Gözü­nün ala­bil­di­ği­ne, her yere gider koyun.”

Ciddi bir sesle konuş­tu Küçük Prens:

“Önemli değil,” dedi, “bizim orada her şey o kadar küçük­tür ki!”

Durdu, biraz da üzün­tüy­le, ekledi:

“En uzak yere de gitsen çok uzak­laş­mış ola­maz­sın bizim orada.”

IV

Önemli bir şey daha öğren­miş­tim: Küçük Prens’in geze­ge­ni ancak ev büyük­lü­ğün­de bir yerdi!

Yine de buna çok şaştım dene­mez. Çünkü Dünya, Jüpi­ter, Mars, Venüs adları veri­len büyük geze­gen­le­rin dışın­da yüz­ler­ce geze­gen bulun­du­ğu­nu, bazı­la­rı­nın teles­kop­la bile güç görün­dü­ğü­nü oku­muş­tum. Gök­bi­lim­ci­ler yeni geze­gen bul­du­lar mı ad yerine “Aste­ro­id 325” deyi­ve­rir­ler. Küçük Prens’in gel­di­ği geze­ge­nin “Aste­ro­id B-612” olduğu konu­sun­da yabana atı­la­ma­ya­cak kanıt­la­rım var. Bu geze­ge­ni bir zaman­lar teles­kop­la ilk kez gören biri olmuş: 1909’da bir Türk gök­bi­lim­ci­si.

Bu konuda hazır­la­dı­ğı raporu Ulus­la­ra­ra­sı Gök­bi­lim­ci­ler Kurul­ta­yı’na sunmuş. Ama Türk’ün başın­da fes, aya­ğın­da şalvar var diye sözüne kulak asan olma­mış, Büyük­ler böyle garip­tir işte.

Bunun üze­ri­ne, Aste­ro­id B-612’nin onu­ru­nu kur­tar­mak için Türk­le­rin önderi bir yasa koymuş: Herkes bundan böyle Avru­pa­lı­lar gibi giyi­ne­cek, uyma­yan­lar ölüm ceza­sı­na çarp­tı­rı­la­cak. 1920 yılın­da aynı gök­bi­lim­ci bu kez çok şık giy­si­ler içinde Kurul­tay’a gelmiş. Tabii bütün üyeler görü­şü­ne katıl­mış­lar bu sefer.

Bu geze­gen­le ilgili numa­ra­sı­nı da söy­le­ye­cek kadar detay veri­yor­sam, bunun nedeni sayı­la­ra bayı­lan büyük­ler. Onlara yeni bir arka­daş­tan söz açsa­nız, sesi nasıl­mış, hangi oyun­la­rı sever­miş, kele­bek birik­ti­rir miymiş sor­maz­lar “Kaç yaşın­da?” derler, “Kaç kar­de­şi var? Kaç kilo? Babası kaç para kaza­nı­yor?” Ancak böyle tanı­dık­la­rı­nı sanır­lar.

“Kır­mı­zı kire­mit­li güzel bir ev gördüm,” der­se­niz, “Aman ne güzel ev!” diye hay­kı­rır­lar.

Ama onlara dese­niz ki, “Küçük Prens’in sevim­li oluşu, gülüşü, bir koyun iste­yi­şi var oldu­ğu­nu gös­te­rir; bir koyun isti­yor, öyley­se vardır.” İşe yara­maz. Omuz­la­rı­nı silkip size çocuk gözüy­le bakar­lar. Ama gel­di­ği geze­ge­nin Aste­ro­id B-612 oldu­ğu­nu söy­ler­se­niz hemen ina­nır­lar, soru­la­rıy­la başı­nı­zı ağrıt­maz­lar. Böy­le­dir onlar. Çok şey bek­le­me­me­li­si­niz. Çocuk­lar büyük­le­ri hoş gör­me­ye alış­ma­lı­dır.

Bizim gibi hayatı yakın­dan bilen­ler için sayı­lar nedir ki. Bu öyküye peri masal­la­rın­da­ki gibi baş­la­mak ister­dim. Yani şöyle:

“Evvel zaman içinde bir Küçük Prens varmış. Ken­din­den bir parmak büyük bir geze­gen­de oturur, hep bir arka­daş arar­mış…”

Hayatı yakın­dan tanı­yan­lar için böyle bir baş­lan­gı­cın daha ger­çek­çi bir havası olurdu.

Doğ­ru­su kimse kita­bı­mı baştan savma okusun iste­mem. Bu anı­la­rı kâğıda geçi­re­ne kadar az mı çektim. Arka­da­şım koyu­nu­nu alıp gideli altı yıl oluyor. Onu anlat­ma­ya çalış­mam unut­mak iste­me­yi­şim­den­dir. İnsa­nın arka­da­şı­nı unut­ma­sı ne acı. Kaldı ki arka­da­şı olan kaç kişi var içi­miz­de? Bir gün onu unu­tur­sam göz­le­ri sayı­lar­dan başka şey gör­me­yen büyük­le­re döne­rim.

Bu yüzden bir kutu boyay­la birkaç tane kurşun kalem aldım. Altı yaşım­dan beri boa yılan­la­rı­nın içten ve dıştan görü­nüş­le­rin­den başka şey çiz­me­miş biri için bu yaşta yeni­den resme baş­la­mak güç iş doğ­ru­su. Kuş­ku­suz, resim­le­ri asıl­la­rı­na ben­zet­mek için elim­den geleni yapa­ca­ğım. Başa­rır mıyım, o da ayrı. Bakı­yor­su­nuz bir resim güzel olmuş, öbürü hiç ben­ze­mi­yor. Küçük Prens’in boyu konu­sun­da da yanıl­dı­ğım oluyor. Bir yerde uzun olmuş, bir yerde kısa. Giy­si­le­rin ren­gin­de de karar­sı­zım. N’apalım, idare edip gidi­yo­ruz.

Daha önemli ayrın­tı­lar­da yanıl­dı­ğım olursa suç bende değil. Arka­da­şım açık­la­ma­yı sev­mez­di. Beni de kendi gibi sanı­yor­du belki, kim bilir? Ne yazık ki ben kapalı san­dık­la­rın için­de­ki koyun­la­rı gör­me­yi bece­re­mem. Belki de büyük­le­re ben­zi­yo­rum biraz. Yaş­lan­dık sayı­lır.

V

Küçük Prens’in geze­ge­ni, oradan ayrı­lı­şı ve yap­tı­ğı yol­cu­luk üstüne her gün yeni şeyler öğre­ni­yor­dum. Onun düşün­ce­le­rin­den yavaş­ça sıy­rı­lıp ortaya çıkı­yor­du bu bil­gi­ler. Üçüncü gün, bao­bab­la­rın başına gelen­le­ri öğre­ni­şim de böyle oldu.

Koyuna özel­lik­le teşek­kür ederim. Çünkü Küçük Prens büyük bir kuş­kuy­la kapıl­mış gibi sor­muş­tu bana:

“Koyun­la­rın küçük bit­ki­ler­le mi bes­le­nir?”

“Evet.”

“Çok sevin­dim buna.”

Koyun­la­rın küçük bit­ki­ler­le bes­len­me­le­ri­nin neden önemli oldu­ğu­nu anla­ya­ma­mış­tım.

“Demek bao­bab­la­rı da yerler.” Diye ekledi.

Ona bao­bab­la­rın küçük bit­ki­ler değil, ter­si­ne tapı­nak­lar gibi koca­man olduk­la­rı­nı, hatta yanına bir fil sürüsü de katsa o sürü­nün bir tek baobab ağa­cı­nı yiyip biti­re­me­ye­ce­ği­ni söy­le­dim. Fil sürüsü sözü Küçük Prens’i gül­dür­müş­tü.

“Biz de o zaman üst üste bin­di­ri­riz onları,” dedi.

Ama bil­ge­ce taşı gedi­ği­ne koy­mak­tan da geri kal­ma­dı:

“Bao­bab­lar koca­man olma­dan önce küçük değil midir­ler?”

“Orası böyle ama koyun­lar küçük bao­bab­la­rı neden yesin isti­yor­sun?”

Belli olan bir nedeni belirt­me­yi gerek­siz bulur­ca­sı­na, “Amma da yaptın!” dedi. Bu sorunu kendi başıma çözüm­le­mek için büyük bir çaba gös­ter­mem gerek­ti.

Böy­le­ce Küçük Prens’in geze­ge­nin­de de öteki geze­gen­ler­de olduğu gibi iyi bit­ki­le­rin yanı sıra kötü­le­rin bulun­du­ğu­nu öğren­dim. İyi­le­rin iyi tohum­la­rı, kötü­le­rin kötü tohum­la­rı vardı. Ama tohum­la­rı kolay­ca göre­mez­si­niz. İçle­rin­den biri uyanma heve­si­ne kapı­la­na kadar top­ra­ğın derin­lik­le­rin­de öylece uyur­lar. Günü gelin­ce küçük tohum geri­nir ve güneşe doğru ürkek, sevim­li bir filiz sürer. Bir gül fida­nı­nın ya da bir turpun filizi söz konu­suy­sa iste­di­ği gibi geli­şip ser­pil­me­si­ne karış­ma­sak da olur. Ama kötü bir bit­kiy­se görür görmez kökün­den söküp atma­lı­yız onu.

Küçük Prens’in geze­ge­nin­de kor­kunç tohum­lar da varmış: Baobab tohum­la­rıy­mış onlar. Bu tohum­lar geze­ge­nin yüze­yi­ne dal budak salmış. Baobap öyle bir bit­ki­dir ki erken dav­ran­maz­sa­nız bir daha kolay kolay baş ede­mez­si­niz. Geze­ge­ni baştan başa sarar. Kök­le­riy­le top­ra­ğı­nı delik deşik eder. Hele bir de geze­gen küçük, bao­bab­lar başa çıkı­lır gibi değil­se par­ça­la­yı­ve­rir geze­ge­ni.

“Bu bir düzen mese­le­si­dir,” demiş­ti son­ra­dan. “Sabah­la­rı ken­di­ni­ze çeki­dü­zen ver­dik­ten sonra geze­ge­ni­ni­ze de aynı şekil­de bir çeki­dü­zen ver­me­niz gere­kir. Hiç aksat­ma­dan her gün bütün bao­bab­la­rı söküp atma­lı­sı­nız; küçük­ken gül fidan­la­rın­dan ayırt edi­le­me­yen bu bit­ki­le­rin büyü­ye­rek fark edil­dik­le­ri anı bık­ma­dan izle­me­li­si­niz. Olduk­ça sıkıcı bir iştir bu. Ama çok kolay­dır.”

“Güzel bir resim çizsen bari,” dedi bir gün. “Çiz de sizin ora­da­ki çocuk­la­rın kafa­la­rın­da bunlar iyice yer etsin. Yol­cu­lu­ğa çık­tık­la­rın­da çok işle­ri­ne yarar. Kimi zaman bugü­nün işini yarına bırak­mak sakın­ca­lı değil­dir. Ama bao­bap­lar söz konusu olunca fela­ket eninde sonun­da gelir çatar. Bir geze­gen­den bili­rim, tembel bir adam otu­rur­du orada. Böyle iki, üç küçük bit­ki­yi gör­mez­den gelmiş…”

Küçük Prens’in tanım­la­ma­sı­na uygun olarak geze­ge­nin şu öndeki res­mi­ni yaptım. Öğüt verir gibi konuş­mak­tan hoş­lan­mam. Ama baobap teh­li­ke­si öyle az bili­ni­yor, bir geze­gen­de yolunu yiti­ren kim­se­le­rin kar­şı­laş­tık­la­rı güç­lük­ler öyle büyük oluyor ki daya­na­ma­yıp bir kere­cik bu kura­lı­nı boza­ca­ğım. “Çocuk­lar,” diye­ce­ğim, “bao­bap­la­ra dikkat!”

Bölüm 1 · 1/6

Bu bölüm sana nasıl geldi?

1 okur işaretledi

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki