gridreads

1. Bölüm

Ön söz

Türk edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olan Sait Faik Abasıyanık, öyküleriyle insanın iç dünyasına, toplumsal yapıya ve gündelik hayatın görünmez ayrıntılarına ışık tutmuştur. "Mahalle Kahvesi", bu büyük yazarın zengin gözlem gücünü, insana olan sevgisini ve anlatımındaki sadeliği en güzel şekilde yansıtan eserlerinden biridir.

1940'lı ve 50'li yılların İstanbul'unu, deniz kokusunu, ada yaşamını ve mahalle kültürünü canlı bir şekilde tasvir eden bu öykü kitabı, sadece bir dönemin değil, aynı zamanda insan ruhunun zamansız bir portresini sunar. Sait Faik'in öykülerinde, sıradan gibi görünen hayatların arkasındaki derinlik ve anlam, okuyucuyu her zaman düşünmeye, hissetmeye ve yeniden keşfetmeye davet eder.

"Mahalle Kahvesi"nin öyküleri, bir kahvehanenin sade atmosferinde buluşan farklı hayatları, farklı umutları ve farklı hayal kırıklıklarını anlatır. Yazar, her bir karakteri öyle incelikle işler ki, onların sesi ve varlığı adeta yanı başımızda hissedilir. İnsan sevgisi, doğa hayranlığı ve yalın bir dille işlenen hikâyeleriyle Sait Faik, okuyucusuna her seferinde yeni bir pencere açar.

Bu kitabı elinize aldığınızda, sadece öykülerin içine değil, aynı zamanda Sait Faik'in dünyasına, onun duyarlılığına ve yaşam felsefesine de yolculuk edeceksiniz. Hayatı tüm renkleriyle gören ve bunu okuyucusuna hissettirebilen bu eşsiz yazarı keşfetmek hem edebi hem de insani bir deneyim olacaktır.

"Mahalle Kahvesi"nin sayfaları arasında dolaşırken, bir yazarın kendi ruhunu nasıl sözcüklere dönüştürdüğüne tanıklık edecek ve belki de o kahvehanenin bir köşesinde, bir bardak çay eşliğinde hayatı yeniden düşüneceksiniz.

Mahalle Kahvesi

Yazın bu küçük mahalle kahvesinin bahçesine sık sık gittiğim için, karayelin, tipinin çılgınca savrulduğu akşam, içeriye girdiğim zaman yadırganmadım. Kahve sapa bir yerdeydi. Yapraklarını dökmüş iki söğüt ağacı ile üzerinde hâlâ üç dört kuru yaprak sallanan bir asmayı kar öyle işlemişti ki bahar akşamları, yaz geceleri pek sevimli olan bahçenin mora kaçan beyaz bir ışıkla dibinden aydınlık haldeki güzelliğine, girerken şöyle bir göz attığım halde camın kenarına yerleşip de buğuları silince uzun zaman daldım, hem sevdalandım. Bu mor ışık o kadar çabuk koyulaştı ki kahve daha ışıkları bile yakmamıştı. İnce belli çay bardaklarının en güzelini önüme bırakıp giden kahveci:

—Kışın da güzel değil mi, bahçe? dedi.

Bahçedeki mavi boyalı kasımpatıların üzerine birikmiş karları gösterdi.

—Morukların söylenmeyeceğini bilsem ışıkları daha yakmazdım ya, dedi, neredeyse homurdanmaya başlarlar.

Kahve ışıklarını yakınca dışarıdaki karın ışığı söndü. İçeriye göz attım. Sekiz kişi ya var ya yoktu. Küçük kapağının içinden alevler atarak yanan sac sobanın sağ tarafının neredeyse kıpkırmızı kızaracağını biliyor, bekliyordum. Yanımda tavla oynayanlar vardı. Bir zaman onlara daldım. Ara sıra camı silerek alnımı camlara yapıştırıp dışarıyı seyrettim.

Evimden çıkınca ortalığın sessizliğini, bu sessizliğe lapa lapa kar yağdığını görmüş, yürümek hevesine kapılmış; ana caddeleri, arkadaş tesadüflerini, malum kalabalık yolları bırakmış, karın daha tez, daha temiz biriktiği, insanların az geçtiği bir semte gitmek üzere tenha tramvaya atlamış, buraya gelmiştim. Ama ben gelirken yarım saat içinde hava değişmiş, karayel kudurmuş, lapa lapa yağan kar, küçücük küçücük soğuk darı taneleri halinde kaynaşmaya başlamıştı.

Kahveciye:

—Bugünkü gazete var mı? diye sordum.

Elime bir gazete tutuşturdu. Bir taraftan kafamdaki havadislere dalmaya çalışıyor, öte yandan kahveyi dinliyordum. "Geçim" derdi tartışmalarından öte insanlar bir şey konuşmuyorlardı. Bir ara kahvenin kapısı rüzgarla, bir adamla beraber açılıyor, avuçlarını üfleyerek o adam içeriye dalıyor, sobanın önünde karnını, göbeğini, göğsünü, dizini iyice ısıttıktan sonra bir tarafa ilişiyor, ya kendi kendine hülyaya dalıyor yahut da bir tavla partisinin iki kişilik eğlencesine, oyuncuların itirazına rağmen, bir üçüncü olarak katılıyordu.

Sedirde oturan ihtiyarların yanına da orta yaşlı, ciddi adamlar gelip oturdu. Benden uzaktaydılar. Ne konuştuklarını duyamıyordum ama yüzlerinde hüzünlü bir şeyler vardı. Uzun uzun susuyorlardı. Artık epey bir zamandır kahveye insan gelmediğini fark ettim. Küçücük yuvarlak saat kahveciden yana dönük olduğu için saatin kaç olduğunu kestiremiyordum. Epey bir zaman geçti. Birçok insanlar gitti. Kahveci nihayet saatini benden yana çevirdi. On buçuktu. Öyle bir uyuşukluk içindeydim ki kalkıp gidemiyordum. Gitmek ister gibi kımıldandığımı sezen kahveci:

—Eviniz yakınsa acele etmeyin, dedi. Biz bire kadar açığız. Buradan iyi yer mi bulacaksın?

—Ya? dedim. Bana bir çay daha yap öyleyse... Bir dilim de limon.

Tam bu sırada içeriye birisi girdi. Kaşına kirpiğine kar dolmuş, üstüne beyaz bir ceket giymişti sanki. Gelen adam sobaya doğru yürüdü. Üstünü başını süpürdü. Bir sandalyeye çöktü. Genç, çok genç bir adamdı. Yüzündeki karlar eriyince beyaz, yuvarlak bir yüz meydana çıkmıştı.

Kahvede o gelmeden evvel konuşmalar oluyorken o girince herkes susmuştu. Kenarda tavla oynayanlar da tavlalarını şakırtıyla kapatıp çıkıp gittikten sonra bu sükût büsbütün arttı, uzadı.

Genç adama baktım. Bir sandalyenin üzerinde oturmuş, önüne bakıyordu. İhtiyarlar sakin, ciddi, adeta haindiler. Kahveci başını iki eli arasına almış kahve ocağında oturuyordu. On dakika bir mecliste insanların susması korkunç bir şeydir: Dehşetli sessizlik uzuyordu.

Genç adam ayak ayak üstüne atıyor, sonra ayağını değiştiriyor, bir türlü oturduğu yerde rahat edemiyordu. Belinden yukarısı imtihan olan bir talebeyi andırıyor... Korkak korkak bakıyor, ayakları ise imtihan heyeti masa altından ayak ayak üstüne attığını göreceklermiş korkusu içinde gibi bir inip bir kalkıyordu. Ayağının birisine altında kırmızı kırmızı yamalar sallanan bir lastik artığı geçirmiş, bunu iple de bağlamıştı. Ötekisinde, torik ağzı gibi açılmış altından hâlâ ıskaraları sallanan bir futbol ayakkabı eskisi vardı.

Kahvedeki sessizlik uzadıkça uzuyordu. Şaşırmıştım. Neredeyse birinin, ya:

—Şeytan geçti!

Yahut da:

—Kız doğdu! diyeceğini bekliyordum. Hepimiz gülüşecektik...

Hâlâ kimse bir şey söylemiyordu. Tekrar gözüm yeni gelen adama ilişti. Yüzünü değil, geniş alnını görüyordum: Kırışıksız, manasızdı. Üstünde ceket yoktu. Yalnız siyah çizgili beyaz bir mintan vardı. Kirli beyaz renkli bol bir kazağa bürünmüştü. Kazağın ön tarafını bir çengel iğneyle tutturmuştu.

Meraklanmış, şaşırmıştım. Bir hareket bile yapamıyordum.

Bu sırada kahvenin kapısı açıldı. İçeriye bir adam girdi. İhtiyarlara doğru yürüdü.

—Sizi çağırıyor, dedi. Aklı yerinde ama sabaha çıkamayacağına kalıbımı basarım. Ara sıra fena dalıyor. Seni istedi Ali Ağa. Seni de Mahmut Çavuş. İstersen sen de gel Hasan. Seni çok severdi.

Oturan üç kişi ayağa kalktılar. Soba kenarında oturana en küçük bir göz atmadan, ama ona dik dik bakarmış gibi bir halle geçip gittiler. Sanki gözlerini mahsus ondan çeviriyorlardı. Genç adam, büyük gözlerini açmış, gidenlere yalvarır gibi bakıyordu.

Kahveci yeni gelene hâlâ bir çay olsun getirmiyordu. Az sonra yerinden kalktı. Önümdeki fincanı kaldırırken:

—Şu zavallıya da benden bir çay yap, dedim.

Bana yalnız gözkapaklarını kaldırıp indirerek bir tuhaf baktı. Çayı getirmeye gittiğini sandım.

Önünden geçerken çocuk birden ayağa kalktı. Kahvecinin önüne dikilmişti. Kahveci farkında değilmiş gibi yana dönerek uzaklaşırken:

—Babam, değil mi? dedi. Ölüyormuş değil mi?

Kahveci susuyordu. Bu hain, kötü, acı bir sessizlikti. Sonra sanki buzlar erimiş gibi oldu. Ama cevap yine benim için manasız, çocuk için de acıydı.

—Senin baban değil o.

Genç adam bir şey söylemedi. Bir şeye karar vermiş gibi hızla yürüdü. Kapıyı bir türlü açamıyordu.

Kahveci:

—Sakın eve gideyim deme. Kapıda teyzenin oğlu bekliyor, gebertir seni!

Çocuk düşündü. Bütün kararları uçmuştu. Yüzünde iradesiz hatlar belirdi. Kendisini içeriye iten rüzgarı deler gibi gitti.

Bir zaman bir şey soramadım. Kahvecinin arkası bana dönüktü. Gürültüyle bir şeyler yıkıyordu. Yüzünü benden yana döndürmesini bekledim. Ama bir türlü işini bitiremiyordu. Nihayet döndü.

Ben:

—Nedir bu Allah aşkına? dedim.

Belindeki önlüğü çıkarmaya uğraşıyor, cevap arıyor gibi düşünüyordu.

Kapı açıldı. Bir ihtiyarla beraber deminki adam girdi. Daha kapıdan girerken:

—Ruhunu teslim etti, dedi. Öteki savuştu mu?

Kahveci, elleri önlüğünün arkadaki bağlarında donmuş gibiydi. Onu çözeceğine tekrar bağladı. Masama doğru geldi. Sanki bana açıklaması lazımmış gibi:

—Arabacı Kamil Ağa, dedi, öldü de... O deminki it, oğluydu. Kız kardeşini kötü yola sürükledi diye babası reddetmişti.

Sonra öteki adamlara döndü:

—Namussuzum, dedi, pişmanlığından değil, miras vururum diyedir.

İhtiyarlardan biri bu söze taraftar olmadığını gösteren bir yüzle:

—Pişman olsa da affedilemez o, dedi.

Ben dudaklarımın ucuna gelen bir soruyu nasıl sorduğumu, niçin sorduğumu bilmiyorum. Bu tesiri yapacağını hiç düşünmeden budalaca sordum:

—Kız ne oldu?

Tuhaf bir şey oldu. Birbirlerine bakmadan, halleriyle bakar gibi yaptılar. Ses seda çıkmadı. Deminki sessizliğin bir başka türlüsü içine düştük.

Hatta gözlerde değil ama sessizlikte ve sessizliğin hareketsizliğinde:

—Bunu niye sordun?

—Ne lüzumu vardı?

—Başka soracak şey yok muydu?

—Ne de meraklıymışsın!... diyen bir hal vardı.

Kimse cevap vermedi. Parayı masanın üzerine bıraktım. Kahveciye baktım. Başı önünde düşünüyordu. Sapsarıydı. Elleri hâlâ önlüğünün bağlarını çözmeye çalışıyordu. Kapıyı açtım. Çekip gittim. Kızın ne olduğunu öğrenemedim ama, onu kahvecinin kötü hayattan çekip aldığını mı anladım nedir?

Plajdaki Ayna

Sonradan deli olduğuna karar verilen bir adam plajın aynasını kırdı. Bu, insanı yemyeşil gösteren, altının sırrı dökülmüş, camlaşmış aynanın, insanları çirkin göstermesine içerledi, diye açıkladılar. Hayır, ondan değil, evvelce aynacıymış. İtalya'dan ayna ithal edermiş, sonra iflas etmiş, az buçuk oynatmış, ayna görünce kırmamazlık edemezmiş diye uydurdular. İşin aslını bir ben biliyorum, bir de ayna.

O halde aynayı kıran da sensin diyeceksiniz, bize numara yapıyorsun. Pekâlâ! Aynayı kıran benim. Deli olduğuma karar verildi. Ama zararsızmışım, pek zararsızmışım. Öcümü aynalardan alırmışım. Bunlar doğru değil! Doğrusu şu:

Aynayı kırmamın hiçbir sebebi yoktur. Sebepsiz yere kırdım. Canım sıkıldı, eğlenmek için kırdım, bile diyemem. Güzel insanları çirkin gösteriyormuş; ne münasebet efendim. Güzel insanları çirkin gösteren ayna onların içini donatır. Böyle aynayı plajlara asamazlar. Yoksa aynada insanların çirkin taraflarını mı görmeye başladın da... Hani nasıl yazılar aynada ters çıkarsa insanların da tersleri mi gözüküyordu sana, derseniz ben de size felsefeden hiç hoşlanmadığımı, hele böyle dahiyanesinden iğrendiğimi arz ederim.

Hayır, ayna, aynaydı. Böyle haltlar karıştırmazdı. Hangi enayi onu hangi zamanda icat etmişse etmiş, saçımızı taramak, suratımızda kara var mı diye bakmak, burnumuzu silerken biraz sümük kalmış mı diye göz atmak yahut da:

—Ulan! Benim gözlerim fena değilmiş be! Hele şu ağzımın kenarına inen çizgiye bak! Vay anasını!... İfade veriyor suratıma! Şu karılar da erkekten anlamıyorlar vesselam...

Diyebilmek için işe yarar. Her çeşit kendi kendine konuşmaları istediğimiz kadar ayna vesilesiyle uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut, kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde yakarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pekâlâ bir aynayı kırma sebebini felsefeye, edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plajdaki aynayı kırmamın sebebi ise katiyen yoktur. Ama size günümü yazacağım. Oradan bir sebep bulmaya çalışmak pek manasız olacak ama.

Zeytin ağacının altında bir küçük çocuk oynuyordu. Yanına yaklaştım. Yeşil zeytinleri korkuyla bana uzattı.

—Sizin mi bunlar? dedi.

—Benim ya, dedim.

—Ben taş atmadım, dedi, kendi kendilerine düştü bunlar.

—Onlar ne? dedim.

—Acı şeyler, dedi.

Açık mavi gözlerinin kırmızı kirpikleri yanıp yanıp sönüyordu.

—Bunlar ne biliyor musun? dedim.

—Bilmem, dedi.

—Sen zeytin nedir bilir misin?

—Bilirim elbette.

—İşte bunlar zeytin.

—Sabahleyin yediğimiz mi?

—Siz sabahları zeytin mi yersiniz?

—Yeriz ya.

—Senin baban kim? dedim.

—Benim babam yok, dedi.

Mavi gözlerine beyazlıktan mavileşmiş bir gözkapağı altın ışıklarıyla indi. Büyük büyük dudaklarını uzata uzata:

—Benim babam ölmüş, dedi.

—Nerede ölmüş?

—Savaşta.

—Hangi savaşta?

—Kurtuluş Savaşı’nda.

İçimden dostum, kardeşim, canım, ruhum, evladım, ciğerim benim, dedim.

—Oyna zeytinlerle ama, dedim, sakın taş atma emi!

—Sizin mi bu zeytinler?

—Hayır, benim değil. Bu zeytinler kimsenin değil.

—Eve götüreyim mi bunları?

—Bunlar düşmüş, buruşmuş, iyi değil, kurdudur.

—Öyleyse oynarım, dedi.

—Oyna ama, sakın yine ısırma. Hepsi acıdır.

—İyileri de mi acıdır?

—İyileri de acı olur.

—Sonra nasıl tatlılaşır?

—Onu ben de pek iyi bilmem.

—Kim bilir bunu peki?

—Ne yapacaksın?

—Sabahleyin yemek için zeytin yaparım.

—Annen var mı senin?

—Var tabii.

—Ne iş yapar?

—Çamaşıra gidiyor.

—Sen ne olacaksın büyüyünce?

—Ben mi? dedi.

Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de baktık.

—Ben, dedi, boyacı olacağım.

—Ne boyacısı?

—Kundura boyacısı.

—Neden kundura boyacısı?

—Ya ne olayım?

—Doktor ol, dedim.

—Olmam, dedi.

—Neden?

—Olmam işte.

—Neden ama?

—Doktoru sevmem ki...

—Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu?

—Tabii sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.

—Ama annen iyileşti.

—Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün yemek yemedim ben.

—Peki, dedim, öğretmen ol.

—Ben okula gitmiyorum ki.

—Neden?

—Öğretmen beni dövüyor.

—Neden?

—Yaramazlık ediyorum da ondan.

—Sen de yaramazlık yapma.

—Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.

—Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.

—Belli olmuyor ki! Bir gün arkadaşımın biri, "Çamaşırcının piçi" dedi. Ben de dövdüm onu. Öğretmen de beni dövdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi dövmedim. Yaramazlıkmış diye. Birkaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye dövdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem dövdüler, hem okuldan kovdular.

—Çok fena yapmışsın.

—Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.

—Ne olmak istiyorsun ya?

—Boyacı olacağım dedim ya. Ahmet ağabeyim de boyacı.

—Sever misin Ahmet ağabeyini?

—Tabii severim. Annem de sever. Bazı gece bizde kalır. Para verir bize. Aç bile kalsak o bulur bize ekmek.

—Asıl ağabeyin değil mi?

—Nasıl asıl ağabeyim?

—Bayağı asıl ağabeyin, babanın oğlu değil mi o da?

—Değil tabii.

—O kimin oğlu?

—Bilmem.

—Kaç yaşında?

—Benden büyük.

—Sen kaç yaşındasın?

—Dokuz.

—O?

—Büyük işte.

—Ne kadar?

—Senin kadar var.

—Ha şu mesele. Peki boyacı olunca ne olacak?

—Para kazanacağım.

—Sonra?

—Sonra rakı içeceğim.

—Sonra?

—Sonra yine potin boyayacağım.

—Sonra?

—Sonra sigara içeceğim.

—Sonra?

—Elinin körü!

—Bu laf ayıp işte. Senin kulaklarını çekerim.

—Anneme söylersem seni.

—Bir de selam söyle.

Öteden başörtülü, yüzü yuvarlak, tatarımsı bir kadın geldi.

Bölüm 1 · 1/11

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki