I. BÖLÜM
Genç adam, kasketini acemice çıkararak, kapıyı anahtarla açıp içeri gireni izledi. Üzerine deniz kokusu sinmiş, kaba giysiler giymişti ve kendisi içinde bulduğu geniş salonla büyük bir uyumsuzluk içindeydi. Ne yapacağını bilmediği kasketini, ceketinin cebine sokuşturdu, diğer adam kasketi ondan aldı.
Genç adam, omuzlarını sallayarak diğerinin peşinden yürüdü. Düz döşemeler sanki deniz gibi kabarıp açılıyordu. Geniş odalar onun sallantılı yürüyüşü için çok dar görünüyordu ve onun geniş omuzları kapılara çarpacak, ya da sürtünerek alçak şömine rafından küçük süsleri düşürecek diye çok korkuyordu.
Bir kuyruklu piyano ile üzeri kitap yığılı bir orta masa arasındaki, yarım düzine insanın yan yana yürüyebileceği boşluktan geçmeyi o yine de korkarak denedi. Hantal kolları iki yanında gevşekçe sallanıyor, bu kollar ve eller ne yapacağını bilmiyordu.
Heyecanlı bakışına, bir kolu masadaki kitaplara sürünebilecek gibi görününce, ürkmüş bir at gibi geriye sıçradı; neredeyse piyano iskemlesine çarpacaktı. Önündekinin rahat yürüyüşünü izledi ve ilk kez kendi yürüyüşünün başkalarından farklı olduğunu anladı. Böylesine kaba yürüyor olmanın utancıyla alnı terledi; durdu ve bronzlaşmış yüzünü mendiliyle sildi.
“Dur, Arthur oğlum,” dedi heyecanını şakacı bir konuşma ile maskelemeye çalışarak. “Arkadaşına bu kadarı çok fazla. Kendimi toparlamam için bir fırsat ver. Biliyorsun ben gelmek istemedim. Ve sanırım ailen de beni görmek istemiyorlar.”
Cevap güven vericiydi:
“Bizlerden kokmamalısın. Sade insanlarız biz. Hey, bana bir mektup var.”
Masaya doğru yürüdü, zarfı yırtıp açtı ve yabancıya kendini toparlaması için fırsat vererek, okumaya başladı. Yabancı bunu anladı ve değerini bildi. Ürkmüş dış görünümü altında, karşısındakinin duygularını anlama ve ona uyum sağlama isteği vardı.
Bilinmeyenlerle çevrelenmiş, olabileceklerden kuşkulu, ne yapması gerektiğini bilmez durumdaydı. Yürüyüş ve duruşunun kaba saba olduğunun bilincinde, bütün nitelik ve yeteneklerinin benzer duruma düşmüş olması korkusu içindeydi. Çok sıkılıyordu ve diğerinin mektubun üzerinden ona gizlice attığı bakışlar içine bir hançer gibi battı. O hançer batışı, gururuna dokundu.
Gelmiş olduğu için kendine lanet etti. Yine de gelmiş olduğuna göre ne olursa olsun sürdürmeye karar verdi. Yüzünün çizgileri sertleşti ve gözlerinin içine savaşçı bir ışıltı geldi. Çevreye daha kaygısızca, keskin bir gözlemcilikle baktı. İçerdeki güzelliklerin bütün ayrıntıları beynine işlendi.
Bir yağlı boya tablo onu çekti ve bırakmadı. Köpüklü dalga ileriye uzanmış bir kayanın üzerinde gümbürtüyle parçalanıyordu; alçak fırtına bulutları gökyüzünü kaplamıştı; dalgaların kırılma çizgisinin ötesinde çift direkli bir kılavuz yelkenli, rüzgâra baş vermiş, güvertesindeki tüm ayrıntılar görünebilecek biçimde yan yatmış, fırtınalı bir gün batımı göğün önünde sürükleniyordu. Genç adamı oradaki güzellik çok etkiledi.
Hantal yürüyüşünü unutarak tabloya yaklaştı. Yaklaştıkça tuvaldeki güzellik silinip gitti. Dikkatsizce bulaştırıp sıvanmış gibi görülen boyaları bir süre süzdü, sonra tablodan uzaklaştı, adam gidince tuvaldeki tüm güzellikleri geri geldi. “Hileli bir resim,” diye düşünerek, böylesine büyük bir güzelliğin bir aldatmaca için harcanmış olmasına karşı öfkelendi. Tabloları bilmiyordu. Uzaktan ya da yakından her zaman belirli ve keskin görünümlü, renkli ve siyah beyaz taş basması resimlerle büyümüştü. Gerçi dükkânların vitrinlerinde yağlı boya tabloları görmüştü, ama vitrin camları onun istekli gözlerinin tabloya çok fazla yaklaşmasını önlemişti.
Masanın üzerindeki kitaplara göz attı ve mektup okuyan arkadaşını gördü. Kendiliğinden atılan geniş bir adım, vücudunun sağa sola sallanışı onu, üzerindeki kitapları sevgiyle ellemeye başladığı masaya getirdi. Başlıklara ve yazar isimlerine baktı, ciltleri elleri ve gözleriyle okşayarak parçalar okudu.
Oradaki bir kitabı hatırladı, çünkü daha önce okumuştu. Diğerleri tanımadığı yazarlara ait kitaplardı. Swinburne’un bir cildini aldı; nerede olduğunu unutup kitabı başından okumaya başladı. Yüzü coşkuyla parlıyordu. Yazarın adına bakmak için iki kez işaret parmağını araya koyarak kitabı kapadı. Swinburne! Bu ismi unutmayacaktı. Ama, Swinburne kimdi? Şairlerin çoğu gibi yüzyıl önce falan ölmüş müydü? Ya da hâlâ yaşıyor ve yazıyor muydu? Baş sayfaya döndü, evet başka kitaplarda yazmıştı. Buna çok sevindi ve sabahleyin ilk iş olarak bir kütüphaneye gidip Swinburne’nin kitaplarını almaya karar verdi.
Arthur’un, “Ruth, bu Bay Eden,” dediğini duyduğu zaman, kendine geldi.
Kitap işaret parmağının üzerine kapandı. Ağabeyin sözlerinin bıraktığı heyecanla ürperdi. Adaleli bedeni altında, her şeye duyarlı bir yığındı şimdi. Olağanüstü bir biçimde algılayıcı ve yaratıcıydı, sürekli benzerlik ve farklılık ilişkileri kurarak kavramaya çalışırdı. Onu heyecanla ürpertmiş olan “Bay Eden” sözüydü.
“Bu kuşkusuz iyi bir şey,” diye geçirdi içinden. Kafası bir anda çok büyük bir fotoğraf makinesinin karanlık bölmesine dönmüş gibiydi ve yaşamından sonsuz sahnelerini, çevresine dizilmiş olarak gördü. Ocak ağızları, gemi kamaraları, kumsallar, zindanlar, izbe meyhaneler, ateşli hastalık hastaneleri, kenar mahalle sokakları.
Sonunda döndü ve kızı gördü. Beyninde oluşan görüntüler bir anda kayboldular. O, geniş mavi güzel gözleri ve sapsarı saçlarının zenginliği ile solgun, ince bir yaratıktı. Elbiselerinin şıklığı dışında kızın nasıl giyindiğini bilmiyordu. Kızı ince bir sap üzerindeki solgun altın sarısı bir çiçeğe benzetti. O bir melekti. Ya da belki kitaplar doğruydu ve yaşamın yukarı kesimlerinde onun gibileri vardı. Swinburne’un şiirlerinde anlatılabilirdi.
Oraya, masanın üzerinde duran kitapta, o kızı, İseult’u anlatırken Swinburne’un kafasında belki de onun gibi biri vardı. Onun elinin kendisininkine doğru geldiğini gördü ve kız, bir erkek gibi serbestçe el sıkışırken onun gözlerinin içine baktı.
Onun tanımış olduğu kadınlar, böyle el sıkışmazdı. Aslında onların çoğu hiç el sıkışmazdı. Tanıdığı bütün kızların hayallerini silmeye çalıştı ve kıza baktı. Hiç böyle bir kadın görmemişti. O anda çevresinde diğer tanıdığı bütün kadınlarla çevrelenmiş olarak karşısındaki kızı düşündü . Kadınların tümünü, tarttı ve ölçü; birimi kızın kendisiydi.
Martin, fabrikalardaki kızların zayıf ve hastalıklı yüzlerini, Market’in güneyindeki aptalca sırıtan gürültülü kızları gördü. Orada sığır kamplarındaki kadınlar, Old Mexico’nun sigara içen kadınları vardı. Sırasıyla, tahta ayakkabıları üzerinde, yapmacık yürüyüşlü, taş bebek gibi Japon kadınları, zarif görünüşlü, yozlaşmanın damgasını taşıyan Avrasyalı, Güney Denizi Adaları’nın çiçekten taçlı kahverengi derili dolgun bedenli kadınları doldurmuşlardı. Whitechapel kaldırımının pasaklı, çirkin, karmaşık yaratıkları, genelevlerin içki küpü acuzeleri ve bütün bu uçsuz bucaksız cehennem canavarlarının devamı; iğrenç ağızlı, pasaklı, müthiş dişi dış görünüşleri altında denizcileri avlayan, limanların döküntüleri, insanlık çukurunun pis yapışkan köpüğü tarafından ortadan silindi.
“Oturmaz mısınız Bay Eden?” diyordu kız. “Artur bize söz ettiğinden beri hep sizinle tanışmak için sabırsızlanıyordum. O cesaretiniz...”
Martin karşı çıkarcasına elini salladı ve yapmış olduğunun hiçbir şey olmadığını, herhangi bir kimsenin aynı şeyi yapacağını mırıldandı.
Ruth onun salladığı elinin, iyileşmekte olan sıyrıklarla kaplı olduğuna dikkat etti. Öbür elinin de aynı durumda olduğunu gördü. Aynı zamanda çabuk bir bakışla yanağındaki bir yara izi gözüne çarptı. Başka bir yara izi de alnında saçlarının altından görünüyordu, üçüncüsü ise aşağı doğru uzanarak kolalı yakanın altında kayboluyordu. Yakanın bronzlaşmış enseye sürtünmesinin işareti olan kırmızı çizginin görüntüsü karşısında Ruht gülümsemeye çalıştı. Martin’in sert yakalara alışık olmadığı ortadaydı.
Ruht, bir kadın gözüyle onun ucuz ve zevksiz dikilmiş giysisini, ceketin omuzları arasındaki potu ve kollarındaki, şişkin pazıları gösteren bir dizi kırışıklığı da gördü.
Martin elini sallayarak yapmış olduğunun hiçbir şey olmadığını mırıldanırken, kızın isteği üzerine bir koltuğa oturmaya çalışıyordu. Oluşturduğu hantal görünümün bilinciyle ezilmiş olarak kızın karşısındaki bir koltuğa doğru sendeleyerek ilerlerken, onun oturuşundaki rahatlığa hayranlık duydu. Bu onun için yeni bir deneyimdi. O güne dek zarif ya da hantal olduğundan habersizdi. Koltuğun ucuna yavaşça oturdu. Elleri onu çok rahatsız ediyordu. Arthur odadan çıkıyordu, Martin onu imrenerek izledi. Kendisini odanın içinde, bir kadının solgun ruhu ile birlikte kaybolmuş hissetti.
“Boynunuzda bir yara izi var, Bay Eden,” diyordu kız “Nasıl oldu? Eminim, bir serüven olmalı.”
“Bir Meksikalı, bıçakla...” diye cevapladı, kavrulan dudaklarını ıslatıp, boğazını temizleyerek, “Yalnızca bir kavgaydı. Ben bıçağı elinden aldıktan sonra, burnumu ısırıp koparmaya çalıştı.”
Bunu yalın bir biçimde anlatırken gözlerinin önünde o sıcak, yıldızlı Salina Cruz gecesi canlandı. Kumsalın beyaz şeridi, limandaki şeker yüklü gemilerin ışıkları, sarhoş denizcilerin uzaktan gelen sesleri, itişen liman işçileri, Meksikalılar’ın yüzünde yanan tutkuları, yıldızların ışığında o hayvan gözlerinin pırıltısı, çeliğin boynuna batışı ve kanın fışkırması, kalabalık ve haykırışlar, birbirlerine sarılmış iki bedenin, onun ve Meksikalı’nın, kumların üstündeki yuvarlanışları, uzaklarda bir yerden gitarın sesi...
“Duvardaki kılavuz yelkenliyi yapmış olan adam, acaba bunu yapabilir miydi?” diye merak etti.
Bıçağın tabloda yer almasına karar verdi; bıçağın yıldızların ışığında pırıldaması güzel görünecekti. Ama, bunlardan hiçbirini anlatmadı. “Burnumu ısırıp koparmaya çalıştı,” diyerek konuşmasını bitirdi.
“Ya,” dedi Ruth, donuk ve uzak bir sesle.
Martin onun duyarlı yüzündeki sarsılmayı fark etti. Martin de utandı. Ona öyle geldi ki, yanakları geminin kazan dairesinde ocağın açık kapısı karşısında kaldığı zamanki sıcaklıkla yandı. Bıçaklı kavgalar gibi konular, bir hanımefendi ile konuşulması uygun konular değildi. Kitaplarda, onun yaşam biçimindeki kişilerle böyle şeylerden konuşulmazdı.
Başlatmak istedikleri konuşmada, kısa bir duraklama oldu.
Ruth bu sefer de yanağındaki yara izini sordu.
“O yalnızca bir kazaydı,” dedi Martin elini yanağına koyarak. “Bir gece bir koyda şiddetli bir deniz vardı, ana seren taşıyıcı koptu, arkasından da palanga. Taşıyıcı teldi ve bir yılan gibi etrafa savruluyordu. Bütün vardiya onu yakalamaya çalışıyordu, ben atıldım ve çarpıldım.”
“Ya,” dedi Ruth, bu kez sesinde anlayış vardı. Aslında Martin’in konuşması ona çok anlaşılmaz gelmişti, bir taşıyıcının ne olduğunu ve çarpılmanın ne olduğunu merak ediyordu. Martin, onun hakkında konuşmaya karar verdi.
“Bu adam, Swinburne,” dedi ‘i’ yi uzatarak.
“Kim?”
“Swinburne,” diye tekrarladı aynı yanlış söyleşiyle. “Şair.”
“Swinburne,” Ruth yanlış söyleşi düzeltti.
“Evet, o adam,” diye kekeledi, yanaklarını yine sıcak bastı.
“Ne zaman öldü?”
“Bilmiyorum.” Ruth ona merakla bakıyordu. “Onu nerede tanımıştınız?”
“Onu hiç görmedim,” oldu cevap. “Ama siz gelmeden hemen önce, orada masanın üzerindeki kitapların arasında gördüm. Nasıl buluyorsunuz onun şiirlerini?”
O zaman Ruth, onun önermiş olduğu bu konu üzerinde rahatlıkla konuşmaya başladı. Martin biraz rahatladı ve koltuğun kıyısından geriye doğru birazcık yerleşti. Sanki koltuk ondan kaçabilir ve onu yere fırlatabilmiş gibi, koltuğun kollarına elleriyle sıkıca yapışmıştı.
Ruth’u kendi konularında konuşturmayı başarmıştı. O hızla anlatırken, Martin onun o güzel kafasına yerleşmiş bütün bu bilgilere hayranlık duyarak ve solgun yüzünün güzelliğini yudumlayarak, onu izlemeye çalışıyordu. Ağzından hızla dökülen alışık olmadığı sözcüklerden ve ona yabancı gelen, ama yine de zihnini harekete geçiren bu düşünce süreçlerinden rahatsız olmasına karşın onu izledi. “Buradaki bilgili ve güzel bir yaşam,” diye düşündü. Kendinden geçercesine aç gözlerle onu süzdü. Burada, onun için yaşamaya, onu kazanmaya, onun için dövüşmeye ve onun için ölmeye değer bir şey vardı. Kitaplar gerçekti, dünyada böyle kadınlar da vardı.
Ruth onun düş gücüne kanatlar verdi. Büyülü serabın ötesinden seyreder gibi, o sallanan titrek hayalin içinden, karşısında oturan, edebiyat ve sanattan söz eden gerçek insanı süzüyordu. Doğasında olan erkekliğinin, gözlerinde parladığından habersizdi. Ama erkekler dünyasından çok az şey bilen Ruth, bir kadın olarak, onun yanan gözlerinin farkındaydı.
Şimdiye dek ona böyle bakan hiçbir erkek olmamıştı; bu onu rahatsız etti; kekeledi ve konuşması kesildi çünkü konunun akış çizgisini kaybetmişti.
Martin onu korkutmuştu, aynı zamanda böylesine bakılmak garip bir biçimde hoşuna gitmişti. İçgüdüleri, başka bir dünyadan gelen bu yolcuyu, bu eli yaralı, boynunda alışık olmadığı kumaşın yarattığı kırmızı çizgi olan, kaba varoluşun lekeleyip kirlettiği çok açık olan bu inceliksiz genç adamı kazanmaya zorlarken, eğitimi onu tehlikeye, yanlışa ve tuzaklara karşı uyardı.
“Söylediğim gibi... ne söylüyordum?” Birdenbire durdu ve durumuna neşeyle güldü.
Onun kahkaha sesiyle omurgasında küçük ürpertiler aşağı yukarı oynarken, Martin hemen atıldı:
“Swinburne büyük bir şair olmayı başaramadı çünkü... ve buraya kadar gelmiştiniz bayan.” Kendi kendine, “Çınlayan gümüş çanlar gibi,” diye düşündü ve bir an için, pembe kiraz çiçekleri altında sigara içtiği, yüksek tapınağın saz sandaletli sofuları duaya çağıran çanları dinlediği uzak bir ülkeye gitti.
“Evet, teşekkürler ederim” dedi Ruth, “Swinburne genelde başarısız, çünkü inceliksiz. Birçok şiiri var ki, hiç bir zaman okunmamalıdır, gerçekten büyük şairlerin her dizesi güzel gerçeklerle doludur ve insandaki yüce ve soylu şeylere seslenir.”
“Muhteşem olduğunu düşünmüştüm,” dedi tereddütle Martin. “Azıcık okumuştum. Onun alçak olduğunu bilmiyordum. Sanırım bu diğer kitaplarında ortaya çıkar.”
“Okuduğumuz o kitaptan birçok dize atılabilirdi,” dedi Ruth. Sesi ciddi, katı ve keskindi.
“Onları atlamışımdır,” dedi Martin. “Benim okuduklarım gerçekten iyilerdi, tümü aydınlıktı, parıldıyordu, dosdoğru içime işliyor, içimi güneş gibi aydınlatıyordu. Bana böyle geldi, ama sanırım şiirden pek anlamıyorum bayan.”
Birden bocalayarak durdu. Bilgisizliğinin acı veren bilinciyle kafası karışmıştı. Okuduğu kitapta, yaşamın güzelliğini ve büyüklüğünü hissetmişti, ama kendi konuşması yetersizdi. Duygularını anlatamıyordu. Kendisini karanlık ve yabancı bir gemide alışık olmadığı donanımlar arasında çalışmaya çalışan bir gemiciye benzetti. Bu yeni dünya ile tanışmak göreviydi ve şimdi içindeki şeyleri Ruth’un anlayabilmesi için, onları anlatabilmeyi öğrenmeye karar verdi. Ruth onun ufkunda büyüyordu.
“Şimdi Longfellow...” diyordu Ruth.
“Evet onu okudum.” Küçücük kitap bilgisi dağarcığından en büyük yararı sağlamak ve kendisinin bütünüyle aptal biri olmadığını göstermek isteğiyle düşünmeden atıldı. “The Psalm of Life, Excelsior ve sanırım hepsi bu.”
Ruth başıyla oynadı ve gülümsedi. Martin bu gülümsemenin hoşgörülü bir acıma olduğunu hissetti. Bu biçimde yanlış izlenim vermeye çalışması aptallıktı. O Longfellow denen adam, mutlaka sayısız şiir kitabı yazmıştı.