gridreads

1. Bölüm

I. BÖLÜM

Genç adam, kas­ke­ti­ni ace­mi­ce çıka­ra­rak, kapıyı anah­tar­la açıp içeri gireni izledi. Üze­ri­ne deniz kokusu sinmiş, kaba giy­si­ler giy­miş­ti ve ken­di­si içinde bul­du­ğu geniş salon­la büyük bir uyum­suz­luk için­dey­di. Ne yapa­ca­ğı­nı bil­me­di­ği kas­ke­ti­ni, ceke­ti­nin cebine sokuş­tur­du, diğer adam kas­ke­ti ondan aldı.

Genç adam, omuz­la­rı­nı sal­la­ya­rak diğe­ri­nin peşin­den yürüdü. Düz döşe­me­ler sanki deniz gibi kaba­rıp açı­lı­yor­du. Geniş odalar onun sal­lan­tı­lı yürü­yü­şü için çok dar görü­nü­yor­du ve onun geniş omuz­la­rı kapı­la­ra çar­pa­cak, ya da sür­tü­ne­rek alçak şömine rafın­dan küçük süs­le­ri düşü­re­cek diye çok kor­ku­yor­du.

Bir kuy­ruk­lu piyano ile üzeri kitap yığılı bir orta masa ara­sın­da­ki, yarım düzine insa­nın yan yana yürü­ye­bi­le­ce­ği boş­luk­tan geç­me­yi o yine de kor­ka­rak denedi. Hantal kol­la­rı iki yanın­da gev­şek­çe sal­la­nı­yor, bu kollar ve eller ne yapa­ca­ğı­nı bil­mi­yor­du.

Heye­can­lı bakı­şı­na, bir kolu masa­da­ki kitap­la­ra sürü­ne­bi­le­cek gibi görü­nün­ce, ürkmüş bir at gibi geriye sıç­ra­dı; nere­dey­se piyano iskem­le­si­ne çar­pa­cak­tı. Önün­de­ki­nin rahat yürü­yü­şü­nü izledi ve ilk kez kendi yürü­yü­şü­nün baş­ka­la­rın­dan farklı oldu­ğu­nu anladı. Böy­le­si­ne kaba yürü­yor olma­nın utan­cıy­la alnı ter­le­di; durdu ve bronz­laş­mış yüzünü men­di­liy­le sildi.

“Dur, Arthur oğlum,” dedi heye­ca­nı­nı şakacı bir konuş­ma ile mas­ke­le­me­ye çalı­şa­rak. “Arka­da­şı­na bu kadarı çok fazla. Ken­di­mi topar­la­mam için bir fırsat ver. Bili­yor­sun ben gelmek iste­me­dim. Ve sanı­rım ailen de beni görmek iste­mi­yor­lar.”

Cevap güven veri­ciy­di:

“Biz­ler­den kok­ma­ma­lı­sın. Sade insan­la­rız biz. Hey, bana bir mektup var.”

Masaya doğru yürüdü, zarfı yırtıp açtı ve yaban­cı­ya ken­di­ni topar­la­ma­sı için fırsat vere­rek, oku­ma­ya baş­la­dı. Yaban­cı bunu anladı ve değe­ri­ni bildi. Ürkmüş dış görü­nü­mü altın­da, kar­şı­sın­da­ki­nin duy­gu­la­rı­nı anlama ve ona uyum sağ­la­ma isteği vardı.

Bilin­me­yen­ler­le çev­re­len­miş, ola­bi­le­cek­ler­den kuş­ku­lu, ne yap­ma­sı gerek­ti­ği­ni bilmez durum­day­dı. Yürü­yüş ve duru­şu­nun kaba saba oldu­ğu­nun bilin­cin­de, bütün nite­lik ve yete­nek­le­ri­nin benzer duruma düşmüş olması kor­ku­su için­dey­di. Çok sıkı­lı­yor­du ve diğe­ri­nin mek­tu­bun üze­rin­den ona giz­li­ce attığı bakış­lar içine bir hançer gibi battı. O hançer batışı, guru­ru­na dokun­du.

Gelmiş olduğu için ken­di­ne lanet etti. Yine de gelmiş oldu­ğu­na göre ne olursa olsun sür­dür­me­ye karar verdi. Yüzü­nün çiz­gi­le­ri sert­leş­ti ve göz­le­ri­nin içine savaş­çı bir ışıltı geldi. Çev­re­ye daha kay­gı­sız­ca, keskin bir göz­lem­ci­lik­le baktı. İçer­de­ki güzel­lik­le­rin bütün ayrın­tı­la­rı bey­ni­ne işlen­di.

Bir yağlı boya tablo onu çekti ve bırak­ma­dı. Köpük­lü dalga ile­ri­ye uzan­mış bir kaya­nın üze­rin­de güm­bür­tüy­le par­ça­la­nı­yor­du; alçak fır­tı­na bulut­la­rı gök­yü­zü­nü kap­la­mış­tı; dal­ga­la­rın kırıl­ma çiz­gi­si­nin öte­sin­de çift direk­li bir kıla­vuz yel­ken­li, rüz­gâ­ra baş vermiş, güver­te­sin­de­ki tüm ayrın­tı­lar görü­ne­bi­le­cek biçim­de yan yatmış, fır­tı­na­lı bir gün batımı göğün önünde sürük­le­ni­yor­du. Genç adamı ora­da­ki güzel­lik çok etki­le­di.

Hantal yürü­yü­şü­nü unu­ta­rak tab­lo­ya yak­laş­tı. Yak­laş­tık­ça tuval­de­ki güzel­lik sili­nip gitti. Dik­kat­siz­ce bulaş­tı­rıp sıvan­mış gibi görü­len boya­la­rı bir süre süzdü, sonra tab­lo­dan uzak­laş­tı, adam gidin­ce tuval­de­ki tüm güzel­lik­le­ri geri geldi. “Hileli bir resim,” diye düşü­ne­rek, böy­le­si­ne büyük bir güzel­li­ğin bir aldat­ma­ca için har­can­mış olma­sı­na karşı öfke­len­di. Tab­lo­la­rı bil­mi­yor­du. Uzak­tan ya da yakın­dan her zaman belir­li ve keskin görü­nüm­lü, renkli ve siyah beyaz taş bas­ma­sı resim­ler­le büyü­müş­tü. Gerçi dük­kân­la­rın vit­rin­le­rin­de yağlı boya tab­lo­la­rı gör­müş­tü, ama vitrin cam­la­rı onun istek­li göz­le­ri­nin tab­lo­ya çok fazla yak­laş­ma­sı­nı önle­miş­ti.

Masa­nın üze­rin­de­ki kitap­la­ra göz attı ve mektup okuyan arka­da­şı­nı gördü. Ken­di­li­ğin­den atılan geniş bir adım, vücu­du­nun sağa sola sal­la­nı­şı onu, üze­rin­de­ki kitap­la­rı sev­giy­le elle­me­ye baş­la­dı­ğı masaya getir­di. Baş­lık­la­ra ve yazar isim­le­ri­ne baktı, cilt­le­ri elleri ve göz­le­riy­le okşa­ya­rak par­ça­lar okudu.

Ora­da­ki bir kitabı hatır­la­dı, çünkü daha önce oku­muş­tu. Diğer­le­ri tanı­ma­dı­ğı yazar­la­ra ait kitap­lar­dı. Swin­bur­ne’un bir cil­di­ni aldı; nerede oldu­ğu­nu unutup kitabı başın­dan oku­ma­ya baş­la­dı. Yüzü coş­kuy­la par­lı­yor­du. Yaza­rın adına bakmak için iki kez işaret par­ma­ğı­nı araya koya­rak kitabı kapadı. Swin­bur­ne! Bu ismi unut­ma­ya­cak­tı. Ama, Swin­bur­ne kimdi? Şair­le­rin çoğu gibi yüzyıl önce falan ölmüş müydü? Ya da hâlâ yaşı­yor ve yazı­yor muydu? Baş say­fa­ya döndü, evet başka kitap­lar­da yaz­mış­tı. Buna çok sevin­di ve sabah­le­yin ilk iş olarak bir kütüp­ha­ne­ye gidip Swin­bur­ne’nin kitap­la­rı­nı almaya karar verdi.

Arthur’un, “Ruth, bu Bay Eden,” dedi­ği­ni duy­du­ğu zaman, ken­di­ne geldi.

Kitap işaret par­ma­ğı­nın üze­ri­ne kapan­dı. Ağa­be­yin söz­le­ri­nin bırak­tı­ğı heye­can­la ürper­di. Ada­le­li bedeni altın­da, her şeye duyar­lı bir yığın­dı şimdi. Ola­ğa­nüs­tü bir biçim­de algı­la­yı­cı ve yara­tı­cıy­dı, sürek­li ben­zer­lik ve fark­lı­lık iliş­ki­le­ri kura­rak kav­ra­ma­ya çalı­şır­dı. Onu heye­can­la ürpert­miş olan “Bay Eden” sözüy­dü.

“Bu kuş­ku­suz iyi bir şey,” diye geçir­di için­den. Kafası bir anda çok büyük bir fotoğ­raf maki­ne­si­nin karan­lık böl­me­si­ne dönmüş gibiy­di ve yaşa­mın­dan sonsuz sah­ne­le­ri­ni, çev­re­si­ne dizil­miş olarak gördü. Ocak ağız­la­rı, gemi kama­ra­la­rı, kum­sal­lar, zin­dan­lar, izbe mey­ha­ne­ler, ateşli has­ta­lık has­ta­ne­le­ri, kenar mahal­le sokak­la­rı.

Sonun­da döndü ve kızı gördü. Bey­nin­de oluşan görün­tü­ler bir anda kay­bol­du­lar. O, geniş mavi güzel göz­le­ri ve sap­sa­rı saç­la­rı­nın zen­gin­li­ği ile solgun, ince bir yara­tık­tı. Elbi­se­le­ri­nin şık­lı­ğı dışın­da kızın nasıl giyin­di­ği­ni bil­mi­yor­du. Kızı ince bir sap üze­rin­de­ki solgun altın sarısı bir çiçeğe ben­zet­ti. O bir melek­ti. Ya da belki kitap­lar doğ­ruy­du ve yaşa­mın yukarı kesim­le­rin­de onun gibi­le­ri vardı. Swin­bur­ne’un şiir­le­rin­de anla­tı­la­bi­lir­di.

Oraya, masa­nın üze­rin­de duran kitap­ta, o kızı, İseult’u anla­tır­ken Swin­bur­ne’un kafa­sın­da belki de onun gibi biri vardı. Onun elinin ken­di­si­nin­ki­ne doğru gel­di­ği­ni gördü ve kız, bir erkek gibi ser­best­çe el sıkı­şır­ken onun göz­le­ri­nin içine baktı.

Onun tanı­mış olduğu kadın­lar, böyle el sıkış­maz­dı. Aslın­da onla­rın çoğu hiç el sıkış­maz­dı. Tanı­dı­ğı bütün kız­la­rın hayal­le­ri­ni sil­me­ye çalış­tı ve kıza baktı. Hiç böyle bir kadın gör­me­miş­ti. O anda çev­re­sin­de diğer tanı­dı­ğı bütün kadın­lar­la çev­re­len­miş olarak kar­şı­sın­da­ki kızı düşün­dü . Kadın­la­rın tümünü, tarttı ve ölçü; birimi kızın ken­di­siy­di.

Martin, fab­ri­ka­lar­da­ki kız­la­rın zayıf ve has­ta­lık­lı yüz­le­ri­ni, Market’in güne­yin­de­ki aptal­ca sırı­tan gürül­tü­lü kız­la­rı gördü. Orada sığır kamp­la­rın­da­ki kadın­lar, Old Mexico’nun sigara içen kadın­la­rı vardı. Sıra­sıy­la, tahta ayak­ka­bı­la­rı üze­rin­de, yap­ma­cık yürü­yüş­lü, taş bebek gibi Japon kadın­la­rı, zarif görü­nüş­lü, yoz­laş­ma­nın dam­ga­sı­nı taşı­yan Avras­ya­lı, Güney Denizi Ada­la­rı’nın çiçek­ten taçlı kah­ve­ren­gi derili dolgun beden­li kadın­la­rı dol­dur­muş­lar­dı. Whi­tec­ha­pel kal­dı­rı­mı­nın pasak­lı, çirkin, kar­ma­şık yara­tık­la­rı, gene­lev­le­rin içki küpü acu­ze­le­ri ve bütün bu uçsuz bucak­sız cehen­nem cana­var­la­rı­nın devamı; iğrenç ağızlı, pasak­lı, müthiş dişi dış görü­nüş­le­ri altın­da deniz­ci­le­ri avla­yan, liman­la­rın dökün­tü­le­ri, insan­lık çuku­ru­nun pis yapış­kan köpüğü tara­fın­dan orta­dan silin­di.

“Otur­maz mısı­nız Bay Eden?” diyor­du kız. “Artur bize söz etti­ğin­den beri hep sizin­le tanış­mak için sabır­sız­la­nı­yor­dum. O cesa­re­ti­niz...”

Martin karşı çıkar­ca­sı­na elini sal­la­dı ve yapmış oldu­ğu­nun hiçbir şey olma­dı­ğı­nı, her­han­gi bir kim­se­nin aynı şeyi yapa­ca­ğı­nı mırıl­dan­dı.

Ruth onun sal­la­dı­ğı elinin, iyi­leş­mek­te olan sıy­rık­lar­la kaplı oldu­ğu­na dikkat etti. Öbür elinin de aynı durum­da oldu­ğu­nu gördü. Aynı zaman­da çabuk bir bakış­la yana­ğın­da­ki bir yara izi gözüne çarptı. Başka bir yara izi de alnın­da saç­la­rı­nın altın­dan görü­nü­yor­du, üçün­cü­sü ise aşağı doğru uza­na­rak kolalı yaka­nın altın­da kay­bo­lu­yor­du. Yaka­nın bronz­laş­mış enseye sür­tün­me­si­nin işa­re­ti olan kır­mı­zı çiz­gi­nin görün­tü­sü kar­şı­sın­da Ruht gülüm­se­me­ye çalış­tı. Martin’in sert yaka­la­ra alışık olma­dı­ğı orta­day­dı.

Ruht, bir kadın gözüy­le onun ucuz ve zevk­siz dikil­miş giy­si­si­ni, ceke­tin omuz­la­rı ara­sın­da­ki potu ve kol­la­rın­da­ki, şişkin pazı­la­rı gös­te­ren bir dizi kırı­şık­lı­ğı da gördü.

Martin elini sal­la­ya­rak yapmış oldu­ğu­nun hiçbir şey olma­dı­ğı­nı mırıl­da­nır­ken, kızın isteği üze­ri­ne bir kol­tu­ğa otur­ma­ya çalı­şı­yor­du. Oluş­tur­du­ğu hantal görü­nü­mün bilin­ciy­le ezil­miş olarak kızın kar­şı­sın­da­ki bir kol­tu­ğa doğru sen­de­le­ye­rek iler­ler­ken, onun otu­ru­şun­da­ki rahat­lı­ğa hay­ran­lık duydu. Bu onun için yeni bir dene­yim­di. O güne dek zarif ya da hantal oldu­ğun­dan haber­siz­di. Kol­tu­ğun ucuna yavaş­ça oturdu. Elleri onu çok rahat­sız edi­yor­du. Arthur odadan çıkı­yor­du, Martin onu imre­ne­rek izledi. Ken­di­si­ni odanın içinde, bir kadı­nın solgun ruhu ile bir­lik­te kay­bol­muş his­set­ti.

“Boy­nu­nuz­da bir yara izi var, Bay Eden,” diyor­du kız “Nasıl oldu? Eminim, bir serü­ven olmalı.”

“Bir Mek­si­ka­lı, bıçak­la...” diye cevap­la­dı, kav­ru­lan dudak­la­rı­nı ısla­tıp, boğa­zı­nı temiz­le­ye­rek, “Yal­nız­ca bir kav­gay­dı. Ben bıçağı elin­den aldık­tan sonra, bur­nu­mu ısırıp kopar­ma­ya çalış­tı.”

Bunu yalın bir biçim­de anla­tır­ken göz­le­ri­nin önünde o sıcak, yıl­dız­lı Salina Cruz gecesi can­lan­dı. Kum­sa­lın beyaz şeridi, liman­da­ki şeker yüklü gemi­le­rin ışık­la­rı, sarhoş deniz­ci­le­rin uzak­tan gelen ses­le­ri, itişen liman işçi­le­ri, Mek­si­ka­lı­lar’ın yüzün­de yanan tut­ku­la­rı, yıl­dız­la­rın ışı­ğın­da o hayvan göz­le­ri­nin pırıl­tı­sı, çeli­ğin boy­nu­na batışı ve kanın fış­kır­ma­sı, kala­ba­lık ve hay­kı­rış­lar, bir­bir­le­ri­ne sarıl­mış iki bede­nin, onun ve Mek­si­ka­lı’nın, kum­la­rın üstün­de­ki yuvar­la­nış­la­rı, uzak­lar­da bir yerden gita­rın sesi...

“Duvar­da­ki kıla­vuz yel­ken­li­yi yapmış olan adam, acaba bunu yapa­bi­lir miydi?” diye merak etti.

Bıça­ğın tab­lo­da yer alma­sı­na karar verdi; bıça­ğın yıl­dız­la­rın ışı­ğın­da pırıl­da­ma­sı güzel görü­ne­cek­ti. Ama, bun­lar­dan hiç­bi­ri­ni anlat­ma­dı. “Bur­nu­mu ısırıp kopar­ma­ya çalış­tı,” diye­rek konuş­ma­sı­nı bitir­di.

“Ya,” dedi Ruth, donuk ve uzak bir sesle.

Martin onun duyar­lı yüzün­de­ki sar­sıl­ma­yı fark etti. Martin de utandı. Ona öyle geldi ki, yanak­la­rı gemi­nin kazan dai­re­sin­de ocağın açık kapısı kar­şı­sın­da kal­dı­ğı zaman­ki sıcak­lık­la yandı. Bıçak­lı kav­ga­lar gibi konu­lar, bir hanı­me­fen­di ile konu­şul­ma­sı uygun konu­lar değil­di. Kitap­lar­da, onun yaşam biçi­min­de­ki kişi­ler­le böyle şey­ler­den konu­şul­maz­dı.

Baş­lat­mak iste­dik­le­ri konuş­ma­da, kısa bir durak­la­ma oldu.

Ruth bu sefer de yana­ğın­da­ki yara izini sordu.

“O yal­nız­ca bir kazay­dı,” dedi Martin elini yana­ğı­na koya­rak. “Bir gece bir koyda şid­det­li bir deniz vardı, ana seren taşı­yı­cı koptu, arka­sın­dan da palan­ga. Taşı­yı­cı teldi ve bir yılan gibi etrafa sav­ru­lu­yor­du. Bütün var­di­ya onu yaka­la­ma­ya çalı­şı­yor­du, ben atıl­dım ve çar­pıl­dım.”

“Ya,” dedi Ruth, bu kez sesin­de anla­yış vardı. Aslın­da Martin’in konuş­ma­sı ona çok anla­şıl­maz gel­miş­ti, bir taşı­yı­cı­nın ne oldu­ğu­nu ve çar­pıl­ma­nın ne oldu­ğu­nu merak edi­yor­du. Martin, onun hak­kın­da konuş­ma­ya karar verdi.

“Bu adam, Swin­bur­ne,” dedi ‘i’ yi uza­ta­rak.

“Kim?”

“Swin­bur­ne,” diye tek­rar­la­dı aynı yanlış söy­le­şiy­le. “Şair.”

“Swin­bur­ne,” Ruth yanlış söy­le­şi düzelt­ti.

“Evet, o adam,” diye keke­le­di, yanak­la­rı­nı yine sıcak bastı.

“Ne zaman öldü?”

“Bil­mi­yo­rum.” Ruth ona merak­la bakı­yor­du. “Onu nerede tanı­mış­tı­nız?”

“Onu hiç gör­me­dim,” oldu cevap. “Ama siz gel­me­den hemen önce, orada masa­nın üze­rin­de­ki kitap­la­rın ara­sın­da gördüm. Nasıl bulu­yor­su­nuz onun şiir­le­ri­ni?”

O zaman Ruth, onun öner­miş olduğu bu konu üze­rin­de rahat­lık­la konuş­ma­ya baş­la­dı. Martin biraz rahat­la­dı ve kol­tu­ğun kıyı­sın­dan geriye doğru biraz­cık yer­leş­ti. Sanki koltuk ondan kaça­bi­lir ve onu yere fır­la­ta­bil­miş gibi, kol­tu­ğun kol­la­rı­na elle­riy­le sıkıca yapış­mış­tı.

Ruth’u kendi konu­la­rın­da konuş­tur­ma­yı başar­mış­tı. O hızla anla­tır­ken, Martin onun o güzel kafa­sı­na yer­leş­miş bütün bu bil­gi­le­re hay­ran­lık duya­rak ve solgun yüzü­nün güzel­li­ği­ni yudum­la­ya­rak, onu izle­me­ye çalı­şı­yor­du. Ağzın­dan hızla dökü­len alışık olma­dı­ğı söz­cük­ler­den ve ona yaban­cı gelen, ama yine de zih­ni­ni hare­ke­te geçi­ren bu düşün­ce süreç­le­rin­den rahat­sız olma­sı­na karşın onu izledi. “Bura­da­ki bil­gi­li ve güzel bir yaşam,” diye düşün­dü. Ken­din­den geçer­ce­si­ne aç göz­ler­le onu süzdü. Burada, onun için yaşa­ma­ya, onu kazan­ma­ya, onun için dövüş­me­ye ve onun için ölmeye değer bir şey vardı. Kitap­lar ger­çek­ti, dün­ya­da böyle kadın­lar da vardı.

Ruth onun düş gücüne kanat­lar verdi. Büyülü sera­bın öte­sin­den sey­re­der gibi, o sal­la­nan titrek haya­lin için­den, kar­şı­sın­da oturan, ede­bi­yat ve sanat­tan söz eden gerçek insanı süzü­yor­du. Doğa­sın­da olan erkek­li­ği­nin, göz­le­rin­de par­la­dı­ğın­dan haber­siz­di. Ama erkek­ler dün­ya­sın­dan çok az şey bilen Ruth, bir kadın olarak, onun yanan göz­le­ri­nin far­kın­day­dı.

Şim­di­ye dek ona böyle bakan hiçbir erkek olma­mış­tı; bu onu rahat­sız etti; keke­le­di ve konuş­ma­sı kesil­di çünkü konu­nun akış çiz­gi­si­ni kay­bet­miş­ti.

Martin onu kor­kut­muş­tu, aynı zaman­da böy­le­si­ne bakıl­mak garip bir biçim­de hoşuna git­miş­ti. İçgü­dü­le­ri, başka bir dün­ya­dan gelen bu yol­cu­yu, bu eli yaralı, boy­nun­da alışık olma­dı­ğı kuma­şın yarat­tı­ğı kır­mı­zı çizgi olan, kaba varo­lu­şun leke­le­yip kir­let­ti­ği çok açık olan bu ince­lik­siz genç adamı kazan­ma­ya zor­lar­ken, eği­ti­mi onu teh­li­ke­ye, yan­lı­şa ve tuzak­la­ra karşı uyardı.

“Söy­le­di­ğim gibi... ne söy­lü­yor­dum?” Bir­den­bi­re durdu ve duru­mu­na neşey­le güldü.

Onun kah­ka­ha sesiy­le omur­ga­sın­da küçük ürper­ti­ler aşağı yukarı oynar­ken, Martin hemen atıldı:

“Swin­bur­ne büyük bir şair olmayı başa­ra­ma­dı çünkü... ve buraya kadar gel­miş­ti­niz bayan.” Kendi ken­di­ne, “Çın­la­yan gümüş çanlar gibi,” diye düşün­dü ve bir an için, pembe kiraz çiçek­le­ri altın­da sigara içtiği, yüksek tapı­na­ğın saz san­da­let­li sofu­la­rı duaya çağı­ran çan­la­rı din­le­di­ği uzak bir ülkeye gitti.

“Evet, teşek­kür­ler ederim” dedi Ruth, “Swin­bur­ne genel­de başa­rı­sız, çünkü ince­lik­siz. Birçok şiiri var ki, hiç bir zaman okun­ma­ma­lı­dır, ger­çek­ten büyük şair­le­rin her dizesi güzel ger­çek­ler­le dolu­dur ve insan­da­ki yüce ve soylu şey­le­re ses­le­nir.”

“Muh­te­şem oldu­ğu­nu düşün­müş­tüm,” dedi tered­düt­le Martin. “Azıcık oku­muş­tum. Onun alçak oldu­ğu­nu bil­mi­yor­dum. Sanı­rım bu diğer kitap­la­rın­da ortaya çıkar.”

“Oku­du­ğu­muz o kitap­tan birçok dize atı­la­bi­lir­di,” dedi Ruth. Sesi ciddi, katı ve kes­kin­di.

“Onları atla­mı­şım­dır,” dedi Martin. “Benim oku­duk­la­rım ger­çek­ten iyi­ler­di, tümü aydın­lık­tı, parıl­dı­yor­du, dos­doğ­ru içime işli­yor, içimi güneş gibi aydın­la­tı­yor­du. Bana böyle geldi, ama sanı­rım şiir­den pek anla­mı­yo­rum bayan.”

Birden boca­la­ya­rak durdu. Bil­gi­siz­li­ği­nin acı veren bilin­ciy­le kafası karış­mış­tı. Oku­du­ğu kitap­ta, yaşa­mın güzel­li­ği­ni ve büyük­lü­ğü­nü his­set­miş­ti, ama kendi konuş­ma­sı yeter­siz­di. Duy­gu­la­rı­nı anla­ta­mı­yor­du. Ken­di­si­ni karan­lık ve yaban­cı bir gemide alışık olma­dı­ğı dona­nım­lar ara­sın­da çalış­ma­ya çalı­şan bir gemi­ci­ye ben­zet­ti. Bu yeni dünya ile tanış­mak göre­viy­di ve şimdi için­de­ki şey­le­ri Ruth’un anla­ya­bil­me­si için, onları anla­ta­bil­me­yi öğren­me­ye karar verdi. Ruth onun ufkun­da büyü­yor­du.

“Şimdi Long­fel­low...” diyor­du Ruth.

“Evet onu okudum.” Küçü­cük kitap bil­gi­si dağar­cı­ğın­dan en büyük yararı sağ­la­mak ve ken­di­si­nin bütü­nüy­le aptal biri olma­dı­ğı­nı gös­ter­mek iste­ğiy­le düşün­me­den atıldı. “The Psalm of Life, Excel­si­or ve sanı­rım hepsi bu.”

Ruth başıy­la oynadı ve gülüm­se­di. Martin bu gülüm­se­me­nin hoş­gö­rü­lü bir acıma oldu­ğu­nu his­set­ti. Bu biçim­de yanlış izle­nim ver­me­ye çalış­ma­sı aptal­lık­tı. O Long­fel­low denen adam, mut­la­ka sayı­sız şiir kitabı yaz­mış­tı.

Bölüm 1 · 1/44

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki