Ön Söz
Sait Faik Abasıyanık, Türk edebiyatının en özgün yazarlarından biri olarak, insan ruhunun derinliklerini ve gündelik hayatın inceliklerini büyük bir ustalıkla anlatır. Onun edebiyatı, modern Türk hikâyeciliğine getirdiği yenilikler ve samimi üslubuyla her zaman farklı bir yerde durur. Bu bağlamda, "Sarnıç" adlı eseri, onun edebiyat serüvenindeki önemli bir kilometre taşıdır.
"Sarnıç", Sait Faik’in yazarlık yolculuğunda başlattığı özgün hikâye tarzının en güzel örneklerini barındırır. Kitap, sıradan insanların yaşamlarına ışık tutarken, İstanbul’un sokakları, denizi ve insanları arasında gezinen bir anlatı sunar. Sait Faik, bu hikâyelerinde sadece bireyleri değil, aynı zamanda onların çevresiyle olan ilişkilerini de ince bir duyarlılıkla işler. Böylece, okuyucu hem karakterlerin iç dünyasına hem de dönemin toplumsal atmosferine tanıklık eder.
Bu eserde, yazarın kendine has gözlem gücünü ve insana duyduğu derin sevgiyi bulmak mümkündür. Sait Faik, kelimeleri adeta bir ressamın fırçası gibi kullanarak, okuru hikâyelerinin içine çeker. Doğa tasvirleri, sokak yaşamı ve deniz hikâyeleri, onun kaleminde hayat bulur ve okuru büyüler.
"Sarnıç", aynı zamanda Sait Faik’in edebiyat anlayışını ve hayata bakışını yansıtan bir ayna gibidir. Onun eserlerinde, insanın yalnızlığı, doğayla kurduğu bağ ve küçük mutlulukların önemi sık sık karşımıza çıkar. Bu yönleriyle "Sarnıç", yalnızca bir hikâye kitabı değil, aynı zamanda bir düşünce ve duygu dünyasının kapılarını aralayan bir eserdir.
Elinizde tuttuğunuz bu kitap, Sait Faik’in insanı ve hayatı anlatma konusundaki eşsiz yeteneğinin bir yansımasıdır. Okuyucuyu sade bir anlatımla derin bir dünyaya davet eden "Sarnıç", her yaştan ve her kesimden okuyucunun kendine bir parça bulabileceği bir başyapıttır.
Sait Faik’in o benzersiz dünyasına adım atarken, hikâyelerinde kaybolmanın ve her satırda farklı bir hayat keşfetmenin keyfini çıkaracağınızı umuyorum.
Keyifli okumalar!
Sarnıç
Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz, herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk... Ön avlusu, aynı zamanda burunları, kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi, ancak son sınıf öğrencileriyle öğretmenlerin gezindiği bir yer olan liseyi, bir gün arkamıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık. Bir daha buraya ömrümüzün sonuna kadar öğrenci olarak giremeyeceğimizi bile bile. Bu müthiş bir şeydi! Biz ne kadar seviniyorduk!.. Sanıyorduk ki, sürekli bir güzel şeyi geride bırakacak, bir daha ona sürünemeyecek, onun içine giremeyecek, bir ânı bir daha yaşayamayacaktık.
Önümüzde hayat... Her gün bir başka uykuya yatıp, bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Ya da bana öyle geliyordu. Çoğumuz evlenmiştik. Birbirimizi liseden beri bırakmayan dört arkadaş, hepimiz, birer kız almıştık. Aynı mahallede oturuyor, aynı yolları tepiyor, evimize varıyor; aynı kadını her akşam daha fazla sevmeye çalışıyorduk. Aynı mezarlık karşımızdaydı. Seneler böyle geçtiği halde aynı sarışın, esmer, ayakları çıplak çocuklar hiç büyümeden aynı servi ağaçlarına tırmanmaya çalışıyorlar, aynı ölülerin taşları arkasında saklambaç oynuyorlardı. Birdenbire her şeyin bir saniyede duruverdiğini görmüştük. Daireden evimize, ticarethanemizden fakirhanemize iki arkadaş döndüğümüz günlerde bir mahalle mescidindeki ilkokulu, bahçesinde bir Roma belediye başkanının burunsuz heykeli dikili lisemizi, İstanbul’u, üniversiteyi, bir iki öğretmen okulu kızını hatırlar ve bu kadar süratle geçmiş bir zamanın hesabını tutardık. Arkadaşım:
— Hatırlar mısın? derdi. İlkokulumuz Kirazlı Mescitti. Bir gün Şeker Hoca derste idi. Bizim Şükrü minareye sabahleyin kimse görmeden çıkmış, paldır küldür iki teneke devirmişti. Hoca ile sokağa nasıl fırladığımızı hatırlamaz mısın?
— Hatırlamaz olur muyum? Hatırlamaz olur muyum?
— Şeker Hoca okulun karşısına dikilmiş, biz arkasında... O bir şeyler mırıldanır, sureler okurken birden Şükrü, okul kapısında, elinde tenekeler gözüküvermişti.
— Ya! Ya! Ama iyi adamdı!.. Şükrü’ye ceza bile vermemişti. Saçlarını çeker gibi okşamış, “Yaramaz” demişti, “Bir daha yapma emi! Bizi korkuttun.”
Bu sözlere ikimizin de gözü yaşarırdı.
Niçin? Sanki o günler şimdiki kadar güzel miydi? Acaba o günler de bugünküler kadar durgun değil miydi? Her gün, her saat aynı hocayı görmez miydik? Senelerce aynı okulun eşiğini aşındırmamış mıydık? Aynı mahalle imamının sesini, minareden, aynı saatlerde duymaz mıydık?
Evimizin arkasında bir türbe vardı. İçerde kandil yanar, yeşil sandukaların içinde kocaman, minare boylu ölüler yatardı. Ölülerin kocaman kavukları vardı. Bir odanın içinde karı koca yatarlardı. Ve bir kandili her akşam beyaz sarıklı bir ihtiyar yakardı.
Kış geceleri dar sokaklar birbirine yapışır, bir ölü aydınlık sokaklara iner; yalnız türbenin içinden ılık bir ahiret ve sakin ölüm havası eserdi. Sokaklarda çıt yoktu. Sonra birdenbire insanlar yatsıdan dönerlerdi. Keskin bir öksürük sesi duyardık. Kulak verirdik. Karları bir lâstik ezer; odada beyaz başörtülü, kaşları sürmeli bir taze bir sakız patlatırdı. Benim bir ablam vardı. Davut’un bir büyük abisi vardı. Biz Davut ile abisinin bizim evin erik ağacında saatlerce beklediğini, karın üzerine iki karış yağdığını, ders çalıştığımız odada ışığı söndürerek, birbirimize sokularak, nefes almadan rüya görür ve hiçbir şey anlamaz, birçok şeyler sezer gibi seyretmemiş miydik? O Davut kimdi? Kimin çocuğuydu? Niçin onu hatırladıkça içimden bir şeylerin sökülüp koptuğunu, başımın birdenbire dönüp bir müddet sustuğunu duyuyorum.
Bu Davut kimdi? Kaçıncı sınıfta ilkokulu bıraktı? Üzerine iki karış kar yağan delikanlı, acaba ablamı Davut’un söylediği gibi hakikaten öptü mü? Ablamın duru beyaz yanaklarını bu elleri, kafası, saçları ve ensesi büyük delikanlının beyaz köklü kocaman dişleri gözüken ince dudaklı, geniş ağzı tükürükledi mi? Sonra benim o duru beyaz renkli, iki kaşı birbirine değen etli dudaklı ablam ne oldu? Bu şimdi bazen evinin önünden geçtikçe uğradığım kocaman memeli bir hâkim karısı olan kadın, benim uzun ve kardan bacaklı ablam mıdır?
Savaş zamanındaydık... Anam bir sabah ekmeğin üstüne belli belirsiz tereyağ sürmüştü. Bütün ömrümce bol tereyağlar sürülmüş ekmek yedim. Fakat o günkü tereyağın sevincini duyamadım. Gün oldu ki, halkla bu çarşıları, sefil dükkânları, pis aşçıları, kışlaları ve tezgâhları dolduran halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Kocaman kahvelerde kravatları düzgün, boğazları tok gençlerle bilardo oynadım. Öyle lokantalarda yemek yedim ki, bir öğle yemeği parasıyla beş kişi bir hafta doyardı. O tiyatrolarda, o koltuklara oturdum ki, etrafımda beyaz kadınlar dünyanın en kokulu lâvantasını sürmüşlerdi, erkeklerin yüzlerinde ise bir tek kıl yoktu. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük, mütevazı köşeler aradım? Dostlarımı, en sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Bir tiyatronun galerisinde tanıştığım birisi, en iyi arkadaşım oldu. Bir tezgâhta tülbent dokuyan narin bir kıza âşık oldum. Onun ayaklarını ellerimin içine aldım. Onu paltomun içine saklayarak kış geceleri sakin sokaklarda yürüdüğüm zaman saadeti ilk defa vücuduma bir otuz altı buçuk derece hararetle sindirdiğimi hissettim. En çok zevki kasabanın bayram yerlerinden, halkın tatil günleri serpildiği çayırlıklardan aldım. Kayalara, dağlara, baharın ve yabani kokuların rüzgârla beraber dolaştığı tepelere tırmanıp küçük çoban çocuklarıyla konuştum. Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum. Dert dinledim. Onların sefaleti ile kederlendim. Saadetleriyle coştum. Her umumi ve herkese açık yol, aşçı dükkânı, bahçe, kır benim oldu.
İnkaya yollarının rengini ezberledim. Gölge görmeyen yollar benim gölgemle doldu.
Köylülerle beraber demir parmaklıklara asılıp içkili belediye bahçesinin içinden saz dinledim. Açık yerlerde oynayan sinemaları parasız seyredenlerle yaz günleri birbirimizi ittik.
Mahalle kahvesinde yirmi lira maaşlı posta dağıtıcıları, balıkçılar, dostsuz emekliler, zayıf ve sessiz kahvecilerle altı kol iskambil oynadım. Dünya benimdi!
Yine öyle zaman oldu ki, bir partiden insanlar öteki taraftan olanları yağlı iplerle geçirdiler. Her ikisine de acıdım. Vurulanla vurulduğum, ölenle öldüğüm günler oldu.
Kimdim, neydim, kimi seviyordum?
Her barınacak, her çorbası tüten, her sobası yanan evde bir kaderin, bir bilinmez yaranın korkusunu gördüm. Hatırlarım: Günlerden bir gün, dünyanın en arzulu insanı olmuştum. Ne görsem almak, neye baksam kucaklamak, ısırmak, sevmek, koklamak, neyi sevsem kıskanmak, başkalarına koklatmamak isterdim. O zaman sarhoş olmaya giderdim. Durmadan içerdim. İçtiğim zaman her şey güzeldi. Her şeyi kucağıma alabilirdim. Her şeyi ısıtabilirdim!
Bu, yalnız bir hayvanî his miydi? Yoksa bunun gerisinde saklı açık bir insanlık sevgisi var mıydı? Beni idare edemeyen neydi? Bu dünya insan için yeterliydi. Bu dünyada insan en güzel, en büyük, en bahtiyar mahlûktu. O halde, niçin sokakta çıplak çocuklar, aç gezenler, işsiz delikanlılar, titreşen köylüler, yalnız namazlarını ve torunlarını seven ihtiyarlar vardı?
Sürekli soru sorup hiçbir cevap almadan evime döndüğüm akşamların birinde, karımı oturmuş ağlar buldum.
— Karı, dedim. Ocağın mı yanmaz? Çorban mı tütmez? Başında ağrı mı var? Hasta mısın? Ne ağlayıp duruyorsun?
— Efendi! Sayende, dedi, hiçbir eksiğim, gediğim yok... Ne açım ne açığım, halime şükrederim. Ama kürklü mantom yokmuş. Baloya gitmezmişim. Haftada bir defacık sinemaya da gidemiyormuşum. Bunların zararı yok!..
— Öyle ise nedir? dedim. Derdin ne Fitnat?
— Anamı, babamı göreceğim geldi, dedi.
Karım, vakti hali oldukça yerinde İstanbullu babasını görmeye gideli tam bir sene oldu. Dönmedi. Babası bana birkaç satır yazdı:
“Muhterem damadım,
Rızam olmaksızın sana varan sevgili kızım bana geri geldi. Çektiği sefaletleri anlattı. Hatırıma şu atasözü geliyor: Kendi geçememiş, kuyruğuna da kabak bağlamış. Şimdilik karını göndermiyorum. Boşanmak istersen, avukatım gelip seni görecektir. İstemezsen ben gelip seni göreceğim. Baki selam.”
Onun beni görmemesi için, dünyada yapmayacağım hiçbir şey yoktur.
Dünya birdenbire değişivermişti. Artık ne lise hayatı ne geçmiş arkadaşlıkların sarhoş edici hatıraları, ne de Kirazlı mescitteki ilkokulu kalmıştı.
Şimdi uzun boylu, ipince bir İstanbul kızını boş bir odadan, yağan kara bakarak, hatırlıyor; kimseye anlatamayacağım, gizli, bencil bir hayatı yeniden yaşayarak saç sobaya bir iki odun daha atıyor, kurumuş hatıralar sarnıcına gizli, bilinmez bir kaynaktan akan şarıl şarıl su sesleri duyuyorum. Bu son hatıralarla sonuna kadar idareye çalışıyorum.
Kalorifer ve Bahar
Şehrin kuzeyiyle doğusu arasında surlar... Surların üstünde ve etrafında sefil kulübeler, bostanlar, kenar mahalleler... Kenar mahallelerin merkezde konuşulan dile göre yayık söyleyişli kızları, çamurlu yüzlü, bazan da fazla zeki çocukları vardır.
İnsan isimleri çoğunca, anadan doğar doğmaz takılan anlamsız isimler değildir. İnsanlar buralarda; dal, hıyar, çukur, göbek, lahana gibi sebze ve meyve isimleriyle; katır, barbunya, zargana, kunduz gibi hayvan adlarıyla yahut da yüzünün, karakterinin bir tarafını bildiren, bal dudak, cambaz, kıllı, köse, sulu gibi isimlerle çağrılırlar.
Bu mahallelerden şehrin merkezine gitmek, İstanbul’dan Ankara’ya gidip gelmekten zordur! İnsanlar birbirini burada, Ahmet, Mehmet, Apostol, Yorgi, Avram, Şalom diye çağırmadıkları için kimin Müslüman, kimin Hristiyan, kimin Yahudi olduğu da pek belli olmaz. Her üç dilin kolay, tarafsız, zorunlu parçalarını ve argosunu öğrenmiş olanlar da çoktur. Bazen bir sarı Apostol, bir sulu Avram’a Yahudice sataşır; bazen bir barbunya Ahmet, Zargana Agop’a Ermenice dert yanardı. Sefil kulübelerin, ucu bucağı görünmez yangın yerlerinin ortasında işlenen her suç, o kenar mahallelerin sessizliğini özlemeye, tek yaşamayı sevmeye, sefaletini incelemeye gelene karşı olduğu için, fazla dedikodu yapılmaz; yalnız birkaç gün sur haricindeki kahvelerde oturan jandarmalar ve son baharda yaprak hışırtılarına karşı Nat Pinkerton hikayeleri okuyan polisler telaşa düşerdi. Sonra bir gün sarı yüzlü, korkak, aç bir delikanlının elleri kelepçeli, adaleleri gerilmiş yüzü gülümser vaziyette götürüldüğü görülürdü. Hapishaneye buradan askere gider gibi gidilirdi. Kendi aralarında din farkı gözetmeksizin kız bile alıp veren bu insanların başlıca düşmanı daha doğrusu sevgilisi, bir tepeye çıkıldığı zaman görülen, şehrin merkezidir. Orada kapkaranlık, soğuk geceleri ısıtan bir aydınlık vardı. Bu, bir uzak cümbüş veya yangın hissini verirdi, insan çamurlu yangın yerlerinde, ceketinin ceplerinden ellerini çıkarır, istemsizce bir ışığa doğru uzatırdı.
Kadınlar bu mahallede doğarlar, gene aynı mahallede fakat bir başka sefil kulübede ölürlerdi. Erkekler bu mahallede doğarlardı ama, asla bu mahallede ölmezlerdi. Kimi hapishanede, kimi bir duvar dibinde, bir cami avlusunda, ne bileyim başka yerlerde, kendi doğdukları yerden başka yerlerde ölürlerdi.
Bu mahallede çocukların bazan baş parmakları yoktu. Bu, çok özel bir sanata şimdiden alışmaları için mahalle operatörleri tarafından yapılan bir ameliyat neticesiydi. Bazı çocukların da ayakları yoktu. Topuğundan, bileğinden, baldırından, dizkapağından ve kasığından itibaren kopmuş ayaklı, mavi gözlü, koşamamaktan doğan kinlerini tekrar tramvay ve otobüslerden alan çocuklar.
Elektrik, benzin, kalorifer, telefon ve çini soba, hasretini çekmedikleri şeylerdi. Fakat, çıkmaz sokağa akşam karanlığında düşen mavimsi şeyin; bir tramvay teli sürçmesinden doğan bu masmavi masal aydınlığının, cin ışığının elektrik, sonra gene tramvay altlarında homurdanan sesin motor sesi olduğunu biliyorlardı. Bazen kapısı açık bir yazıhanede bir başkasıyla konuşur gibi tavırlar alan şişman adamın komik bir vaziyette, bir acayip sopayı kulağına götürdüğünü ve bir acayip makineye bir şeyler söylediğini görürlerdi. Hatta büyükler bile küçüklere, bunun ne olduğunu sormaya cesaret edemezlerdi. Yalnız sur haricinde, büyük yoldaki direklerin vınlayışından anlarlardı ki, şişman adamın sesi bir başka şişman adama aktarılmaktadır.
Bakın, kalorifer bu mahallelere nasıl tanıtıldı: