gridreads

1. Bölüm

BİRİN­Cİ BÖLÜM

“Bana öyle geli­yor ki..” dedi­ğim anda, “Bunu yap­ma­lı­yım,” dedi Sher­lock Holmes sözümü ağzıma tıkadı.

Holmes’un genel tav­rıy­dı bu, yine de sözü­mün bu şekil­de kesil­me­sin­den rahat­sız oldum.

“Bili­yor musun Holmes, bazen çok kaba­la­şı­yor­sun,” dedim kırgın bir sesle.

Ama öyle­si­ne dal­gın­dı ki, benim sitem dolu söz­le­ri­mi duy­ma­dı bile. Henüz baş­la­ma­dı­ğı kah­val­tı­sı önünde, koluna yas­lan­mış bir şekil­de, biraz önce zarf­tan çıkart­tı­ğı kâğıda bakı­yor­du. Sonra zarfı alarak ışığa doğru tuttu ve içini dışını dik­kat­li­ce ince­le­di.

“Bu Por­lock’ın yazısı,” dedi. Sesi düşün­ce­liy­di. “Her ne kadar bir iki kere görmüş de olsam, yazı­nın ona ait oldu­ğu­na eminim. Yunan­ca ‘e’ har­fi­nin tepe­sin­de­ki çiz­gi­ye bak, çok belir­gin. Eğer bu mektup Por­lock’tan ise, çok önemli bir şey olmuş demek­tir.”

Ben yok­mu­şum gibi kendi halin­dey­di ve kendi ken­di­ne konu­şu­yor gibiy­di. Ancak söy­le­dik­le­ri­ne duy­du­ğum merak ve ilgi, kız­gın­lı­ğı­mı unut­tur­muş­tu.

“Bu Por­lock’da kim?” dedim yap­tı­ğı kaba­lı­ğı unu­ta­rak.

“Por­lock mu, uydur­ma bir isim, müs­te­ar isim Watson. Fakat bunun arka­sın­da çok hile­kâr ve kaypak bir karak­ter var. Bana yaz­dı­ğı mek­tup­la­rın­dan birin­de kul­lan­dı­ğı bu adın gerçek adı olma­dı­ğı­nı, ken­di­si­ni bula­ma­ya­yım diye bu adı uydur­du­ğu­nu itiraf etmiş­ti. Ama Por­lock’ın kendi başına bir önemi yok. Onu önemli yapan yakın olduğu önemli ve güçlü bir isim.

Köpek balığı ile pilot balı­ğı­nı, ya da çakal ile aslanı düşün. Gerçek kor­kunç olanla kar­şı­laş­tı­rıl­dı­ğın­da basit gözü­ken her­han­gi bir şeyi düşün. Onun arka­sın­da­ki kişi sadece kor­kunç değil, kötü de biri, hem de en kötü­ler­den biri. Benim dik­ka­ti­mi çekmiş olması da bu yüzden. Pro­fe­sör Mori­arty’den bah­set­ti­ği­mi hatır­lı­yor­sun değil mi?”

“Suç­lu­la­rın en bilim­sel olanı ve en ünlüsü, dolan­dı­rı­cı­lar ara­sın­da en..”

“Benim utan­cım,” diye yine lafı ağzıma tıka­ya­rak mırıl­dan­dı Holmes adeta itiraz eder­ce­si­ne.

“Ben sadece insan­lar tara­fın­dan az bili­ne­ni diye­cek­tim.”

“Ne acı, ne acı!” dedi yüksek sesle Holmes. “Sende rahat­sız eden ve ken­di­mi koru­mam gere­ken bir mizah anla­yı­şı var, Watson. Ama Mori­arty’den böyle söz etti­ğin zaman ona övgü yağ­dı­rı­yor­muş­sun gibi oluyor. Oysa Mori­arty her türlü kötü­lü­ğün plan­la­yı­cı­sı, bütün zaman­la­rın en büyük hile­ba­zı ve yeral­tı dün­ya­sı­nın beyni. Hatta belki de yap­tık­la­rı ile ülke­le­rin kade­ri­ni bile etki­le­miş bir beyin. İşte Mori­arty ger­çek­te böyle bir adam. Ancak görü­nü­şü­ne ve tavır­la­rı­na bakar­san, sanki tam ter­si­ne bir adam­mış düşün­ce­si­ne kapı­la­bi­lir­sin. İnsana şüphe uyan­dır­mak­tan uzak, alçak­gö­nül­lü ve mükem­mel biriy­miş izle­ni­mi veri­yor. Üste­lik her şeyi iste­di­ği gibi yön­len­dir­mek­te de olduk­ça başa­rı­lı.

Öyle ki, söy­le­di­ğin çok normal eleş­ti­ri­ler için bile seni mah­ke­me­ye düşü­re­bi­lir ve incin­miş ruhu için taz­mi­nat ala­bi­lir. Ne de olsa O mate­ma­ti­ğin sınır­la­rı­nı zor­la­yan ‘Bir Mete­o­run Dina­mik­le­ri’ adlı meşhur kita­bın yazarı.

Üste­lik, bilim dün­ya­sın­dan hiç kim­se­nin bunu kita­bın eleş­ti­ri­si­ni dahi yapa­ma­ya­ca­ğı söy­le­ni­yor. Böyle birine suç­la­ma yapı­la­bi­lir mi hiç? Nasıl görü­ne­ce­ğiz bili­yor musun, küfür­baz bir Doktor ve ifti­ra­cı bir Pro­fe­sör. Ama O ne kadar dahi olsa da, bizim gibi ufak adam­la­rın sırası da gele­cek Watson.”

“O günü gör­me­yi çok ister­dim,” dedim yavaş bir sesle. “Ama sen Por­lock deni­len adam­dan söz edi­yor­dun.”

“Ah, evet. Şu bizim Por­lock... O da bizim zin­ci­ri­miz­de bir halka. Bizi bir­bi­ri­mi­ze doğ­ru­dan bağ­la­yan bir halka değil gör­dü­ğüm kada­rıy­la, ama zin­cir­de­ki tek zayıf halka da O.”

“Ama hiçbir zincir, en zayıf hal­ka­sın­dan daha kuv­vet­li değil­dir.” Dedim.

“Evet hak­lı­sın Watson. Por­lock’ın da herkes gibi zayıf­lık­la­rı var. Belli bir ücret kar­şı­lı­ğın­da gide­ri­le­bi­len ihti­yaç­lar. Ben de bir iki defa onun ihti­yaç­la­rı­nı gider­me­si­ne yar­dım­cı oldum. Kar­şı­lı­ğın­da bana ver­di­ği bil­gi­ler, her ne kadar bir suçun aydın­la­tıl­ma­sı­nı sağ­la­ma­dıy­sa da, en azın­dan bazı suç­la­rın işlen­me­si­ni mani oldu. Bu mek­tu­bun­da önemli bil­gi­ler içer­di­ği­ni sanı­yo­rum. Yalnız önce­lik­le şif­re­yi çöz­me­miz lazım.”

Holmes, kâğıdı taba­ğı­nın altına koya­rak iyice düzelt­ti. Ben ise ayağa kal­ka­rak onun üze­ri­ne eğil­miş, yazı­lan­la­rı oku­ma­ya çalı­şı­yor­dum.

534 C2 13 127 36 31 4 1721 41

DOUG­LAS 109 293 5 37 BIRLS­TO­NE

26 BIRLS­TO­NE 9 13 171

“Bu yazı­lar da ne anlama geli­yor Holmes.”

“Anla­şı­lan bize mesa­jı­nı şif­re­le­yip gön­der­miş.”

“Ama şifre kod­la­rı olma­dan şif­re­li bir mesajı nasıl çöze­bi­li­riz?”

“Şim­di­lik, şifre kod­la­rı­na ihti­ya­cı­mız yok sanı­yo­rum.”

“Ne demek şim­di­lik yok?”

“Bir çok şifre türüne, mesaj­la­rı­nı gazete sütunu okur­muş­ça­sı­na rahat­lık­la anla­ya­cak kadar aşi­na­yım.

Şifre kodu gibi şeyler daha çok haber alma teş­ki­lât­la­rı­nın kar­ma­şık mesaj­la­rı çöze­bil­me­si için. Ama burada söz konusu olan sıra­dan bir şifre kodu değil, bu daha farklı.

Bu numa­ra­lar sanı­rım, bir kita­bın say­fa­la­rın­da­ki belli keli­me­le­re denk geli­yor­lar. Fakat hangi kitaba ait olduk­la­rı­nı bil­me­di­ğim sürece pek yapa­bi­le­ce­ğim bir şey yok.”

“Tamam da niye ‘Doug­las’ ve ‘Birls­to­ne’?” “Eh, bu da bil­me­ce­nin bir par­ça­sı dostum.” “Hiç olmaz­sa kita­bın adını ver­sey­di.”

“Sev­gi­li Watson, sence her­ke­sin, adeta doğuş­tan gelen bir kur­naz­lı­ğa sahip olduğu için takdir ettiği biri,

şifre kodu ile mesajı aynı zarfta gön­de­rir mi? Ama bu

şekil­de, yan­lış­lık­la bir baş­ka­sı­nın eline bile geçse, tek başına işe yara­maz. Bir sorun çık­ma­sı, ancak iki­si­nin de yanlış ellere geç­me­si­ne bağlı ki, bu da pek mümkün değil. Mesa­jın ikinci kısmı henüz gel­me­di; ancak onu aldı­ğı­mız­da bize daha doyu­ru­cu açık­la­ma­lar ve bu kod­la­rın kar­şı­lık­la­rı­nı içeren kay­na­ğı da geti­re­ce­ği­ni sanı­yo­rum.”

Holmes’un bu öngö­rü­sü çok geç­me­di, birkaç dakika sonra ikinci mek­tu­bun da gel­me­siy­le doğru çıktı. Holmes, zarfı açarak kâğıdı çıkart­tı ve özene ince­le­di.

“Kesin­lik­le aynı yazı,” dedi ken­din­den güve­nen tavır­la. “Evet Watson, artık mesa­jın ne anlama gel­di­ği­ni öğre­ne­bi­li­riz.”

Fakat mek­tu­bu oku­yun­ca yüzün­de­ki güven­li hava kay­bol­du.

“Bu kötü, hem de çok kötü. Bek­le­di­ğim türden bir mesaj değil bu. Sanı­rım Por­lock’a boşuna güven­mi­şim. Bu mesa­jın bize hiçbir fay­da­sı yok.”

Bu söz­le­ri söy­le­dik­ten sonra mek­tu­bu okudu: “Sev­gi­li Bay Holmes. Bu konu çok teh­li­ke­li, o yüz

den daha fazla kur­ca­la­mak taraf­ta­rı deği­lim. Çok teh­li­ke­li. Zaten benden şüp­he­len­me­ye baş­la­dı­ğı­nı his­se­di­yo­rum. Tam şifre çözüm­le­ri­ni zarfa koya­cak­tım ki, O geldi. Eğer bu şifre çözüm­le­ri­ni görmüş olsay­dı, başım derde gire­cek­ti. Bana duy­du­ğu güven­siz­li­ği yüzün­den

anlı­yor­dum. Şimdi lütfen, siz de artık bir yararı olma­yan şif­re­li mesajı yok edin. Fred Por­lock.”

Holmes, mek­tu­bu oku­duk­tan sonra san­dal­ye­si­ne oturdu, sinir­li bir şekil­de elin­de­ki mek­tu­bu büktü. Şömi­ne­nin ateşi onun sıkın­tı­lı yüzünü aydın­la­tı­yor­du.

“Belki de...” dedi bir süre sonra “Belki de endişe edecek bir durum yoktur. Belki de sadece vic­da­nı­dır. Bir hain oldu­ğu­nu bil­me­nin suç­lu­lu­ğuy­la, ken­di­si­ni her­ke­sin bil­di­ği duy­gu­su­na kapıl­mış ola­bi­lir.”

‘O’ diye söz ettiği kişi her­hal­de Pro­fe­sör Mori­arty?” dedim.

“Doğru, ‘O’ tabi­ri­ni kul­lan­dık­la­rın­da, genel­lik­le Pro­fe­sör Mori­arty kas­te­di­lir.” “Fakat O ne yapa­bi­lir ki?”

“Hmm! Bak bu güzel bir soru. Ama söz konusu kişi Avrupa’nın en parlak beyin­le­rin­den biriy­se, üste­lik karan­lı­ğın bütün güç­le­ri­ni arka­sın­da top­la­mış­sa, ihti­mal­ler son­suz­dur. Yine de, bana sanki kurun­tu yapı­yor­muş gibi geli­yor. Her iki mek­tu­bu da muka­ye­se et. İlk mek­tup­ta­ki yazı,olduk­ça düzgün, fakat ziya­ret­ten sonra yaz­dı­ğı kısım nere­dey­se okun­ma­ya­cak kadar karı­şık.”

“Peki, o zaman cevap yazma zah­me­ti­ne niye girdi ki?“Çünkü aniden ses­siz­li­ğe bürü­nür­se, benim merak edip olayın peşini bırak­ma­ya­ca­ğı­mı ve bunun da onun için çok zarar vere­cek bir şey oldu­ğu­nu düşün­dü.”

“Eh, çok da yersiz bir düşün­ce değil.”

Bu arada, ori­ji­nal mesajı almış, ince­li­yor­dum.

“Bu kadar önemli bir mesa­jın, kim­se­nin asla oku­ya­ma­ya­ca­ğı bir kâğıt par­ça­sı­nın üze­rin­de anlam­sız dur­ma­sı beni çile­den çıka­rı­yor.”

Sher­lok Holmes, bir lokma bile yeme­di­ği kah­val­tı­sı­nı ileri iterek, arka­sı­na yas­lan­dı ve tavana doğru baka­rak konuş­tu:

“Ama belki de, bizim Mac­hi­a­ve­list zekâ­mı­zın gözden kaçır­dı­ğı nok­ta­lar vardır. Olayı tekrar düşü­ne­lim. Bu adamın refe­rans ver­di­ği kaynak, bir kitap. Bunu bizim için baş­lan­gıç nok­ta­mız saya­lım.”

“Ama ihti­mal­ler o kadar çok ki...”

“Baka­lım o çok ihti­mal­le­ri azal­ta­bi­le­cek miyiz. Bu kitap hak­kın­da bil­gi­miz var mı?”

“Hiç yok gibi.”

“Şif­re­li mesaj 534 gibi yüksek bir sayıy­la baş­lı­yor. O zaman biz bu yüksek sayı­nın, belli bir kitaba ait sayfa numa­ra­sı oldu­ğu­nu düşü­ne­lim. Demek ki bu kitap olduk­ça kalın bir kitap. Peki bu kita­bın türü hak­kın­da ne bili­yo­ruz? Bir son­ra­ki işaret C2. Bu ne demek ola­bi­lir Watson?”

“Chap­ter2 ise, İkinci bölüm ola­bi­lir.”

“Sanı­rım değil. Sayfa numa­ra­sı­nı zaten ver­di­ği için, bir de bölüm numa­ra­sı ver­me­si anlam­sız.”

“Sütun!” diye bağır­dım.”

“Column ola­bi­lir. İkinci sütun.”

“Bravo Watson. Bu sabah for­mun­da­sın. Eğer sütun değil­se, hayal kırık­lı­ğı­na uğra­rım doğ­ru­su. Neyse, say­fa­sın­da iki sütun basılı, bir bölümü iki yüz doksan üç kelime alacak kadar uzun bir kitap ne ola­bi­lir. Aklına gelen var mı?”

“Kor­ka­rım ki yok.”

“Çabuk pes etme. Sana biraz daha ipucu vere­yim. Kitap öyle büyük ki, bana gön­der­mek­ten­se benim almamı tercih ede­ce­ği, benim de rahat­lık­la bula­bi­le­ce­ğim bir kitap olsun. Bu kitap onda vardı; ve bende de ola­ca­ğı­nı düşün­dü. Kısa­ca­sı Watson, çok bili­nen ve hemen her­kes­te ola­bi­le­cek bir kitap.”

“Man­tık­lı bir düşün­ce.”

“Şimdi araş­tır­ma­mı­zı, büyük, iki sütun­lu say­fa­lar halin­de bası­lan ve çok yaygın bir kitap­la sınır­lan­dır­mış olduk.”

“Kutsal Kitap!” diye bağır­dım keş­fe­den­le­rin sevinç­li bir sesle.

“İyisin Watson, ger­çek­ten iyisin. Fakat kor­ka­rım çok da yeter­li değil. Ama ben Mori­arty’nin elinin altın­da olma­ya­cak bir cil­di­ni san­mı­yo­rum. Üste­lik Kutsal Kita­bın o kadar çok farklı bas­kı­sı var ki, hiç biri­nin sayfa numa­ra­lan­dır­ma düzeni diğe­ri­ne uymaz. Bu büyük ihti­mal­le hemen her­kes­te olması muh­te­mel bir baskı olmalı.”

‘”Brads­haw!” dedim bu sefer.

“Brads­haw’in kul­lan­dı­ğı keli­me­ler, böyle bir mesajı ilet­mek için uygun değil. Brads­haw olmaz. Aynı neden­le, sözlük de olmaz. O zaman geriye ne kalır?”

“Alma­nak”

“Bravo dostum! Eğer yanı­lı­yor­san, çok şaşı­rı­rım. Bir Alma­nak! Whi­ta­ker Alma­na­ğı­nı ele alalım. Yaygın olarak kul­la­nı­lı­yor. Yeter­li sayıda say­fa­sı var. Üste­lik de sayfa başına iki sütun şek­lin­de basılı.”

Masa­sın­da­ki cildi eline aldı.

“Şimdi sayfa 534, sütun iki. Gör­dü­ğüm kada­rıy­la İngi­liz Hin­dis­tan’ındaki tica­ret ve kay­nak­lar­la ilgili. Not al Watson. On üç numara, ‘Mah­rat­ta.’ Yüz yirmi yedi numara ise ‘Hükü­met’. İşte şimdi anla­şı­lır bir hale geli­yor. Ama yine de, bu konu bizim ve Pro­fe­sör Mori­arty’nin ilgi alanı pek gir­mi­yor. Tekrar dene­ye­lim. Mah­rat­ta yöne­ti­mi ne yapı­yor? Ah, işte bir son­ra­ki kelime ‘domuz­lar’ses çıka­rı­yor.’ Hayır, olmu­yor.”

Alaycı bir şekil­de konu­şu­yor­du ama çatı­lan kaş­la­rın­dan hayal kırık­lı­ğı­na kapıl­dı­ğı anla­şı­lı­yor­du. Ben çare­siz ve keyif­siz bir şekil­de otur­muş, şömi­ne­nin alev­le­ri­ni sey­re­di­yor­dum. Uzun ses­siz­li­ği bozan, elinde sarı ciltli bir kitap­la kütüp­ha­ne­den çıkan Holmes’un söz­le­ri oldu.

“Son geliş­me­le­ri takip etme­mi­zin müka­fa­tı­nı alı­yo­ruz, Watson,” dedi sevinç­li bir sesle. “Ocak ayının yedi­sin­de yayın­lan­mış, yeni bir Alma­na­ğı­mız var. Ben Por­lock’un eski­si­ni kul­lan­dı­ğı­nı san­mı­yo­rum. Şimdi, baka­lım beş yüz otuz dör­dün­cü say­fa­da bizim için neler var. Yüz yirmi yedi numara ‘Teh­li­ke,’ on üç numara ise ‘Var.’ ‘Teh­li­ke var!’ Not Al Watson, hep­si­ni not al.” Holmes’un göz­le­ri heye­can­la par­lı­yor, yazı­lan­la­rı oku­duk­ça ince par­mak­la­rı heye­can­la kası­lı­yor­du.

“Ha! Ha! Baş­kent! Bunu da yaz Watson. ‘Teh­li­ke çok yakın ola­bi­lir.’ Sonra da, ‘Doug­las’ yazı­yor, ‘zengin taşra şimdi Birls­to­ne güven sıkış­tı­rı­yor.’”

Bir kâğıt üze­rin­de çözüm­le­di­ği mesajı diz­le­ri­min üze­ri­ne koy­du­ğun­da, ben hâlâ kara­la­mış oldu­ğum bu garip mesaja anlam­sız­ca bakı­yor­dum.

“Bir şeyi anlat­mak için ne karı­şık ifade şekli!’” dedim.

“Oysa, olduk­ça düzgün ifade etmiş,” dedi Holmes. Bir şey anlat­mak iste­di­ğin­de, tek bir sütuna bakı­yor­san, anlat­mak iste­di­ği­ni ifade edecek keli­me­le­ri bul­mak­ta zor­la­nır­sın. Bazı şeyler, ister iste­mez kar­şın­da­ki­nin zekâ­sı­na kalır. Aslın­da olduk­ça anla­şı­lır bir şekil­de ifade etmiş. Şu Doug­las deni­len zengin taş­ra­lı cen­til­men, her nere­dey­se, ona karşı düzen­len­miş bir komplo söz konusu. Üste­lik de ‘güven’ veya ‘güve­ni­lir­lik’ ile ilgili bir konuda...”

Holmes’da, işine bağlı gerçek bir sanat­çı­nın coş­ku­su vardı. Başa­rı­sız­lı­ğa uğrasa bile, işini şevkle yap­ma­ya devam edi­yor­du.

Billy, arka­sın­da Londra polisi teş­ki­lâ­tın­dan dedek­tif Mac­Do­nald ile bir­lik­te içeri gir­di­ğin­de hâlâ keyif­le yüzü gülü­yor­du.

Alec Mac­Do­nald henüz ünlü bir dedek­tif değil­di. Soruş­tur­ma biri­mi­nin genç, fakat ken­di­si­ne veri­len dâva­la­rı başa­rıy­la sonuç­lan­dır­mış, güve­ni­lir bir ele­ma­nıy­dı. Uzun boyu ona bir fizikî üstün­lük sağ­lı­yor­du ve parlak göz­le­ri ise zekây­la par­lı­yor­du. Sert tavır­lı ve asık surat­lı bir adamdı, koyu bir Abar­din aksa­nıy­la koşu­yor­du. Holmes, ona iki kere yar­dım­cı olmuş­tu. Holmes’un bu yar­dım­la­rı­na kar­şı­lık aldığı en büyük ödül ise mese­le­nin çözü­mü­ne olan kat­kı­sın­dan dolayı duy­du­ğu entel­lek­tü­el sevinç­ti.

Bu yüzden de, İskoç dedek­tif bu amatör mes­lek­ta­şı­na karşı derin bir saygı ve sevgi duyu­yor; Holmes’e ver­di­ği değeri ise her mese­le­de ona danı­şa­rak ve açık sözlü dav­ra­na­rak gös­te­ri­yor­du. Sıra­dan biri belki büyük­lük duy­gu­su­na kapı­la­bi­lir ve uzman olma­yan birin­den, yardım iste­mek­ten kaçı­na­bi­lir­di. Ancak Mac Donald olgun biriy­di. Bu yüzden, hiçbir komp­lek­se kapıl­ma­dan, ala­nın­da Avrupa’nın bir numa­ra­sı adamın yar­dı­mı­nı mem­nu­ni­yet­le kar­şı­lı­yor­du. Holmes’un bu İskoç­ya­lı ile arka­daş­lık yapmak gibi bir isteği yoktu, ama yine de ona yakın­lık gös­te­ri­yor­du.

Dedek­ti­fe gülüm­se­ye­rek baktı.

“Bugün erken­ci­si­niz, Bay Mac,” dedi. “Size iyi avlar dili­yo­rum. Ama beni ziya­re­te gel­di­ği­ni­ze göre, yolun­da git­me­yen bir şeyler olmalı.”

“Üze­rin­de çalış­tı­ğım bir şey var. Bir olayın ilk mey­da­na gel­di­ği zaman, dâvayı soruş­tur­mak için en iyi zaman­dır. Bunu hiç kimse sizin kadar iyi bile­mez. Fakat..” Dedek­tif aniden sustu. Yüzün­de beli­ren büyük bir şaş­kın­lık ifa­de­si ile masa­nın üze­rin­de­ki kâğıda bak­ma­ya baş­la­dı. Benim esra­ren­giz mesajı yaz­dı­ğım kâğıda takıl­mış­tı göz­le­ri.

“Doug­las!” diye keke­le­di. “Birls­to­ne! Bu da nedir böyle Bay Holmes? Bu çok ilginç!.. Allah aşkına, bütün o isim­le­ri siz nere­den bul­du­nuz?”

“O benim ve Dr.Watson’ın çöz­dü­ğü bir mesaj. Ama bu isim­le­re neden böyle tepki ver­di­niz?”

Dedek­tif, büyük bir hay­ret­le yüzü­mü­ze bakı­yor­du. “Şu Bay Doug­las. Birls­to­ne köş­kü­nün sahibi. Şeey..

“Bu sabah kor­kunç bir şekil­de öldü­rül­dü.”

İKİNCİ BÖLÜM

Dedek­ti­fin o söz­le­ri söy­le­di­ği an, arka­da­şı­mın yaşa­dı­ğı en dra­ma­tik anlar­dan biriy­di. Habere şaşır­mış hali yoktu. Olayı zalim­ce değil­se bile umur­sa­maz bir soğuk­kan­lı­lık­la kar­şı­la­mış­tı. Her ne kadar duy­gu­la­rı kör­leş­miş­se de, zihni gayet aktif­ti. Habe­rin bende uyan­dır­dı­ğı dehşet duy­gu­su­nu Holmes’un his­set­me­di­ği bel­liy­di. O, olaya bir kim­ya­ger deney tüpün­den taşan kabar­cık­la­ra nasıl bakar­sa öyle bakı­yor­du sanki.

“Fev­ka­la­de!” diye tepki verdi sadece.. “Pek şaşır­mış görün­mü­yor­su­nuz.”

“Doğru, şaşır­tı­cı değil, Bay Mac. Neden şaşı­ra­yım. Güve­ni­lir oldu­ğu­nu bil­di­ğim bir kay­nak­tan, biri­nin teh­li­ke­de oldu­ğu­na dair bir bilgi aldım. Ben bu bil­gi­yi aldık­tan bir saat sonra ise bah­se­di­len kişi öldüğü habe­ri­ni aldım.. Bu bana ilginç geldi, ama şaşırt­ma­dı.”

Bölüm 1 · 1/20

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki