gridreads

1. Bölüm

MEHMET RAUF (1875-1931)

Mehmet Rauf (d. 12 Ağus­tos 1875 - ö. 23 Aralık 1931). Türk ede­bi­yat­çı. İstan­bul'da doğmuş ve küçük yaşta ede­bi­yat ile ilgi­len­me­ye baş­la­mış­tır. Bah­ri­ye Okulu'na gitmiş, İngi­liz­ce ve Fran­sız­ca öğren­miş­tir. Yakın­dan takip ettiği Halit Ziya'nın eser­le­ri­ne ve rea­lizm akı­mı­na ilgi duy­muş­tur. Fran­sız yazar Paul Bour­get'yi okudu ve ondan etki­len­di. 1896 yılın­dan iti­ba­ren Servet-i Fünûn'da yaz­ma­ya baş­la­dı. Roman,hikaye ve tiyat­ro türün­de eser­ler ver­miş­tir.Psi­ko­lo­jik tah­lil­le­re büyük önem verir. Bu yüzden eser­le­rin­de kah­ra­man sayısı azdır.

Mehmet Rauf’un edebî kişi­li­ği döne­min güçlü yazarı Halit Ziya’nın etkisi altın­da geli­şir. Eylül roma­nı­nı yine bu etkiy­le yazar.

Mehmet Rauf, ferdin iç dün­ya­sı­nı esas alan konu­la­rı ile Ser­ve­ti­fü­nun hare­ke­ti­nin genel karak­te­ri­ne daha uygun roman­tik duy­gu­la­rı, hayal­le­ri ve roman­tik aşk­la­rı işler­ler. Bu psi­ko­lo­jik içe­ri­ğe sosyal hayat­ta­ki Batı­lı­laş­ma hare­ke­ti­ne ait bazı unsur­lar karış­mış olsa da onun eser­le­rin­de sosyal unsur­lar sadece basit çevre tas­vir­le­ri olarak kal­mış­tır.

En Önemli Eser­le­ri:

Eylül (1900), Ferda-yi Garam (1913), Genç Kız Kalbi (1925), Böğürt­len (1926), Son Yıldız (1927), Halas (1929).

EYLÜL

I

Salona bah­çe­de­ki­le­rin kah­ka­ha­la­rı geli­yor­du. Sürey­ya canı sıkıl­mış bir halde bık­kın­lık­la: "Çılgın kız" diye söy­len­di.

Bal­ko­na tara­fın­da­ki büyük kapı­dan par­mak­lı­ğa yas­lan­mış dışa­rı­yı sey­re­den karısı dönüp: "Fakat bu gece hava ne güzel!" dedi.Bir Nisan günü saat on birde baş­la­yan yağmur yak­la­şık yarım saat sür­müş­tü; şimdi yağ­mu­run ıslat­tı­ğı yeşil­li­ğin üze­rin­de altına ben­ze­yen sap­sa­rı inci­le­riy­le lâci­vert renkli gök­yü­zü tit­ri­yor, top­ra­ğın, ağaç­la­rın ıslak nefesi bütün var­lık­la­rın içine işli­yor­du.

Genç kadın pen­ce­re­nin kena­rı­na yas­la­na­rak birkaç kez uzun uzun nefes aldı, her nefes aldı­ğın­da ömrü uzu­yor­muş­ça­sı­na göğüs geçi­ri­yor­du. Sonra hâlâ siga­ra­sı­nın dumanı altın­da kalmış, hala kış mev­si­mi­nin etki­si­ni gös­ter­di­ği karan­lık ve hüzün­lü bir tepede oturan Sürey­ya'ya doğru yak­la­şa­rak kolun­dan tuttu, onu kal­dır­mak istedi:

- Bu kadar güzel bir havada sıkı­la­rak otur­mak, gezen­le­re, eğle­nen­le­re gerek­siz yere kızmak daha mı iyidir sanki? Haydi, biz de onlar gibi gez­me­ye çıka­lım...

Sürey­ya'nın bu gece canı çok sıkı­lı­yor­du, "Adam sen de!" dedi. Baba­sı­na kır­gın­lı­ğı­nı köyde her­ke­se anla­tı­yor­du; yaz­lı­ğa gidiş gün­le­ri gel­di­ğin­de çok ısrar etmiş, ama babası son defa da olsa denize yakın bir yere git­me­ye ikna olma­mış­tı. Büyük baba­la­rı­nın zama­nın­da düşün­ce­siz­ce "şu taş oca­ğın­da" yap­tır­dı­ğı bu köşk, onla­rın başka yer­le­re git­me­le­ri­ne hep engel olu­yor­du. Bütün kış haya­lin­de Boğa­zi­çi varken tekrar koşup gel­dik­le­ri "şu çöplük", çocuk­lu­ğun­dan bugüne kadar yaşaya yaşaya usan­dı­ğı bu kim­se­siz çöl, onu dışa­rı­lar­da dola­şıp eğlen­me­si­ni engel­le­ye­cek kadar usan­dır­mış­tı! Baba­sı­na karşı hiçbir şey yapa­mı­yor­du. Bütün bun­la­rın acı­sı­nı çıkar­mak düşün­ce­siy­le hır­sı­nı baş­ka­la­rın­dan alıyor, çeşit­li baha­ne­ler­le hep şim­di­ki yaşa­mı­nı kötü­lü­yor­du.

Dola­yı­sıy­la günlük yaşa­mın­da genel­lik­le neşeli olan Sürey­ya burada otur­ma­ya baş­la­dık­la­rı on günden beri, nere­dey­se devam­lı sinir­li, coşkun ve mut­suz­du. Öyle ki çok sev­di­ği karısı Suat'a karşı bile hiçbir sebep yokken kötü dav­ra­nı­yor­du.

Suat'ı kolunu tutan elin­den çeke­rek yanı başına oturt­tu. Ona kırgın olma­dı­ğı için gülüm­se­mek zorun­da oldu­ğu­nu düşü­ne­rek gös­ter­me­lik, mana­sız bir gülüm­se­yiş­le:

"Şimdi çamura sap­la­nı­rız; toprak değil ki... Yağ­mu­run yağ­dı­ğı anda gücün varsa yürü! Bas­tı­ğın yerden ayağın bir okka çamur­la bir­lik­te kalkar..." dedi.

Genç kadın, beş yıllık hassas bir yakın­lı­ğın ver­di­ği algıy­la çok iyi göz­lem­le­di­ği bu mut­suz­lu­ğun orta­dan kal­dı­rıl­ma­sı­na, ken­di­si­nin artık yet­me­di­ği­ni anla­dı­ğın­dan, üzgün, acılı bir ses tonuy­la sordu:

- Çok sıkı­lı­yor­sun anla­şı­lan?

- Evet, hiç sorma!... Burası zaten yaşa­nı­la­bi­le­cek bir yer değil ki! Allah'ın kırı!... Hele bu yemek­ten son­ra­ki zaman­lar... Sabah­le­yin yemeğe kadar, akşam vakti... Eninde sonun­da her an boğu­la­cak­mış gibi oluyor insan!... Herkes orda burada bir köşede ezi­li­yor!... Ken­di­mi bostan kuyu­sun­da yaşı­yor his­se­di­yo­rum…!

Suat, kaş­la­rı­nı endi­şe­li bir biçim­de çata­rak, göz­le­ri­ni daha çok karar­ta­rak, kaç sene­dir bu yerde, aynı şekil­de, aynı hayat­ta, şika­yet etmek için hiç bir neden bulun­ma­dan geçi­ril­miş mutlu gün­le­ri düşü­ne­rek susu­yor­du; bir an: "Bu güne kadar hiç böyle düşün­mü­yor­dun!" demeye çalış­tı. Fakat ne işe yara­ya­cak­tı? Küçük bir bahane, sudan bir sebep­le geçiş­ti­ril­me­ye­cek miydi? "hiç olmaz­sa sen git, o yer­ler­de kal, biraz eğle­nir­sin!" diye­bi­lir­di; fakat beş sene­dir bera­ber yaşa­ma­ya, bütün şey­le­ri bir­lik­te yap­ma­ya o kadar alış­mış­lar­dı ki, kocası için kal­bin­de taşı­dı­ğı derin bağ­lı­lı­ğın heye­ca­nıy­la böyle bir özve­ri­de de bulun­sa, onun bunu fark ederek, üzül­dü­ğü­nü göre­rek daha çok rahat­sız ola­ca­ğı­nı, yine yemin­ler ede­ce­ği­ni, her şeyin aynı kala­rak, yal­nız­ca görü­nü­şü düzelt­mek­le ilgi­le­nil­miş olu­na­ca­ğı­nı düşü­nü­yor­du.

Çünkü suçun teme­li­nin köşkte olma­dı­ğı­nı his­se­di­yor­du; suç, şu sebebi düşü­nül­dü­ğün­de kal­bi­ni derin­den yara­la­yan can sıkın­tı­sın­da, ne kadar aşk ve vefa ile geçer­se geçsin, beş yıllık bir haya­tın hır­pa­la­dı­ğı kalp­ler­de, bu kalp­le­rin, insan kal­bi­nin zamana karşı koya­ma­ma­sın­da, eski­me­ye yat­kın­lı­ğın­day­dı. Ve o, kadın olarak, bu acı veren düşün­ce ile başını büküp konuş­maz­ken, Sürey­ya sürek­li söy­le­nip şikâ­yet edi­yor­du. Belki ellin­ci defa:

- Ah, büyük baba­la­rı­mız! diyor­du; anla­şı­la­ma­yan amaç­lar­la cehen­nem köşe­le­ri­ne ben­ze­yen bu yer­ler­de yap­tık­la­rı bağa gelip ken­di­le­ri­ni hap­se­de­cek­le­ri­ne ne çıkar­dı şu İstan­bul'u İstan­bul yapan güzel mekan­la­ra git­se­ler­di... Sonra bir ebe­vey­nin düşün­ce­siz­li­ği bütün bir aileye kalı­tım­sal bir has­ta­lık oluyor; bütün torun­lar onlar gibi çile çekmek için gelip bu köşe­ler­de kalı­yor­lar... Bağ,üzüm... İşte şok­se­ra hep­si­ni mah­vet­ti ya... Zaten yer, yer değil ki... Babam elin­de­ki­le­ri­nin hep­si­ni har­ca­sın baka­lım, bu has­ta­lı­ğa karşı önlem ala­bi­lir mi?

Sonra bir­den­bi­re hid­det­le­ne­rek:

- Ah bu çöl! dedi. Şimdi düşün ki Boğa­zi­çi’nde, ya da var­sa­ya­lım Adalar’dayız... Ah Deniz yok mu deniz? Sım­sı­cak yakıcı hava­lar­da bile insana hayat verir! Serin... Mavi... hoş... fakat bura­lar­da poy­ra­zın çık­ma­sı için en az saat sekizi dokuzu bek­le­me­li... Duman, duman... Hamam gibi!... Sonra man­za­ra­nın sınır­lı­lı­ğı, değiş­me­yen hep aynı rengi... Düşün bir kere Suat: Bir san­da­lı­mız olur, Sabah­la­rı erken ya da akşam­la­rı geç vakit­ler­de sen şem­si­ye­ni kapar­dın, ben kürek­le­re ası­lır­dım... Mehtap olsa da olmasa da oranın gece­le­ri ne kadar güzel­dir!...

Sürey­ya konu­şur­ken ken­di­si­ni hayal­le­rin içinde kay­bo­lu­yor, ger­çek­ten orada, deniz­dey­miş gibi zevk alarak anla­tı­yor­du. Suat koca­sı­nın adına düşü­nüp: "Madem ki böyle bir şey mümkün değil!" demek istedi. Fakat yine söy­le­ye­me­di; koca­sı­nın bulut­la­rın üstün­de uçtuğu o anda bu söz, kanat­la­rı­nı bağ­la­mak gibi olacak, bu o imkan­sız­lık hali onu yeni­den sinir­len­di­re­cek­ti. Onun yerine bunu Sürey­ya ken­di­si söy­le­di:

- Fakat işte imkan­sız, babam razı olmu­yor... Çünkü... Çünkü iste­mi­yor, sev­mi­yor; hepsi işte bundan! Eğer o istese biz mutlu ola­ca­ğız... Bak, mut­lu­lu­ğu­mu­zu engel­le­yen şey ne kadar küçük...

Sonra elini kal­dı­ra­rak gizli bir düş­ma­nı tehdit edi­yor­muş gibi "Ah para!" diye söy­len­di.

En azın­dan elli liraya gere­ki­yor­du. "Elli lira," diyor, sonra ümit­siz­ce; "...ve bu parayı bulmak mümkün değil..." diye hid­det­le­ni­yor­du: " İmkanı yok, elli lira bulmak ola­nak­sız... aksi tak­dir­de ben bugüne kadar kadar seni bin kere alıp götü­rür­düm!" Suat: "Oh ne güzel olurdu..." diye­rek sevin­di.

Sürey­ya karı­sı­na dönüp onun sevinç­le ışıl­da­yan kara göz­le­ri­ne baka­rak konuş­ma­sı­nı sür­dür­dü:

- Ne mutlu olur­duk Suat, ne mutlu olur­duk!... Hem asıl senin için ger­çek­ten bir tek senin için isti­yor­dum... Sen susu­yor­sun, fakat ben bili­yo­rum ki gelip burada kapalı kalmak seni kötü­leş­ti­ri­yor... her şeyden önce hava­sız­lık... Sıkın­tı... Biz papaz mıyız ki bu manas­tır­da haya­tı­mı­zı geçi­re­lim... Hayat, kala­ba­lık­lar içinde, güzel hava ile olur. Kala­ba­lık ara­sın­da yalnız yaşa­mak, kala­ba­lık­la bera­ber gezip bir­lik­te bir köşeye çekil­mek, işte gerçek zevk budur. İnsan kalp­le­ri, bir­bi­ri­ne bağ­lı­lı­ğın ne anlama gel­di­ği­ni işte o zaman anlar. Ben seni ne kadar sev­di­ği­mi başka kadın­lar­la kar­şı­laş­tı­ğım­da anlı­yo­rum. Bazen senden güzel bul­du­ğum kadın­lar­la kar­şı­laş­tı­ğım­da bakı­yo­rum da, kendi ken­di­me hiç biri­si­ni seni sev­di­ğim gibi, seni sev­di­ğim kadar seve­me­ye­ce­ği­me yemin edi­yo­rum. Sen de öyle bir şey var ki, hiç birin­de bula­mı­yo­rum... Bu öyle bir şey ki, işte bütün kay­gı­la­rım senle bir­lik­tey­ken yok oluyor. Ruhum bir şifa, bir huzur bulu­yor! Dudak­la­rı­nı göz­le­ri­me değ­dir­di­ğin an bütün var­lı­ğı­mın koşa koşa gelip ruhum­da top­lan­dı­ğı­nı, orada senin­le buluş­mak­tan mutlu bir şekil­de kal­dı­ğı­nı his­se­di­yo­rum. Hele şu an düşü­nü­yo­rum da ben dün­ya­da senden başka hangi kadın­la olsay­dım hiç biriy­le senin gibi ola­ma­ya­cak­tım; senin­le oldu­ğum gibi böyle ruhuma kadar, canıma kadar içten...

Bun­la­rı dile geti­rir­ken hemen dudak­la­rı­nın yanı başın­da olan Suat'ın göz­le­ri­ni öpüyor, eline aldığı elini kal­dı­rıp dudak­la­rın­dan ayır­mı­yor­du. Suat koca­sı­nın söy­le­dik­le­ri­ni din­le­ye­rek susu­yor­du. Sürey­ya bu elin ipek­ten doku­su­nu uzun uzun kok­la­ya­rak, bir inle­yi­şe benzer bir sesle:

- Ah Suat, dedi, bir de sen olma­say­dın!...

Genç kadı­nın mesut ve sessiz, bir şey sorar gibi bakan göz­le­ri­ne dala­rak kal­bin­den kopup gelen, içten bir sesle:

"Sen de olma­say­dın yaşa­maz­dım Suat!..." dedi, sesin­de bir hüzün ürpe­ri­şi vardı.

Suat suskun ve heye­can­lı duru­yor­du. Koca­sı­nın bu heye­can­lı anla­rın­da o daima sessiz olur, anlat­mak iste­dik­le­ri­ni onun gibi anla­ta­ma­dı­ğın­dan, aniden koca­sı­nın boy­nu­na atıl­mak iste­ğiy­le, arzu­la­rı­nın coş­kun­lu­ğun­da boğu­la­rak, ona bağ­lı­lı­ğı­nın ateş­le­ri­ni sus­kun­luk­la sön­dü­re­rek ezi­lir­di; ve hâlâ böyle yeni bir gelin gibi utanıp, his­le­ri­ni ne bir sözle, ne bir dav­ra­nış­la anla­ta­ma­dı­ğı zaman­lar olurdu. Heye­ca­nı­nı ve asıl ruhun­dan çıkan hay­kı­rış­la­rı ken­din­de tutar­dı; bu durum kal­bi­ni koca­sı­na çok daha büyük bir ateşle bağlar; böyle zaman­lar­da ruhu koca­sı­na kaya­la­rı par­ça­la­yan bir coş­ku­lu bir çağ­la­yan gibi akardı. Şimdi yine kendi ken­di­ne, bu anda Sürey­ya için haya­tı­nı iste­se­ler, mut­lu­luk­la vere­ce­ği­ni itiraf edi­yor­du. Beş yıldan beri koca­sı­nın ken­di­si­ni ne çok yücelt­ti­ği­ni, bir erkek olarak ne büyük bir feda­kar­lık­la, diğer koca­la­ra hiç ben­ze­me­den nasıl yal­nız­ca ken­di­si­ni sev­di­ği­ni, bütün dav­ra­nış­la­rı­na ve tavır­la­rı­na ken­di­si için nasıl bir şefkat, nasıl bir yumu­şak­lık vere­rek yaşa­dı­ğı­nı çok iyi görü­yor­du. Çocuk­luk dönemi anne­siy­le baba­sı­nın geçim­siz­lik­le­ri ile, sıkın­tıy­la geç­ti­ği için, her türlü haya­lin üstün­de gör­dü­ğü bu karı koca hayatı, onda öde­ne­mez bir gönül borcu yarat­mış­tı. Konuş­may­la ara­la­rı pek iyi olma­yan, söy­le­mek iste­dik­le­ri­ni düpe­düz söy­le­ye­me­yen­le­re has bir sezgi saye­sin­de edin­di­ği ince, derin düşün­ce­le­riy­le bu bir­lik­te­li­ğin nereye doğru git­ti­ği­ni fark edi­yor­du; hele gün geç­tik­çe eski ateşin azal­dı­ğı­nı, eski sıcak­lı­ğın düşe­rek her gün biraz daha alış­kan­lı­ğa dönüş­tü­ğü­nü gör­dük­çe, sor­gu­la­yan derin bakış­la­rıy­la hep­si­ni his­se­di­yor­du. Fakat ara­la­rın­da hiçbir zaman azal­ma­yan içten­lik, aksine daima artı­yor­du. Koca­sı­nın sami­mi­ye­tin­den şüp­he­len­me­si­ne imkan yoktu, çünkü onun bir gün önce şüphe etme­di­ği içten­li­ği­ni her geçen gün biraz daha çoğal­mış bulu­yor­du. O kadar ki, şu an evlen­dik­le­rin­den bir yıl son­ra­sı­nı hatır­la­yın­ca, o zaman bir­bir­le­ri­ne bağ­lı­lık­la­rı­nı ortaya koyan kesin­lik­le yeter­li ve sağlam gör­dü­ğü içten­li­ği­nin bugün­kü­ne göre hiç oldu­ğu­nu anlı­yor, bugün; "O zaman nasıl emin olmu­şum?" diye düşü­nü­yor­du. O zama­nın ateşi ve özlemi bugün azal­mış­sa da ihti­yat­lı ve anla­yış­lı bir kadın olarak, bugün­kü içten­li­ği geç­miş­te­ki içten­li­ğe tercih edip bu aza­lış­tan duy­du­ğu hüznü gider­mek için çalı­şı­yor­du.

Sürey­ya çare­siz­lik­ten yine dert­le­ne­rek:

- Bak, dedi, bak Suat, elli lira insanı neler­den mahrum bıra­kı­yor? Sonra biz de adamız öyle mi? Karı­sı­nı mutlu edecek elli lirayı bula­ma­yan erkek...

Koca­sı­nı böyle çare­siz, eli kolu bağlı görmek iste­me­yen Suat onun öyle düşün­me­me­si, yılgın görün­me­me­si için:

- Fakat ben seni böyle daha çok sevi­yo­rum, dedi; herkes zengin ola­bi­lir, fakat senin gibi olamaz!

Sonra Sürey­ya'nın hüzün­lü halini dağıt­mak için ekledi:

- Madem ki sen beni kapıp bir yalıya götü­re­mi­yor­sun, hiç olmaz­sa ben seni alayım da bal­ko­na olsun çıka­ra­yım... bu kadar güzel bir gece­den yarar­lan­ma­mak cina­yet sayı­lır.

Bu sırada bah­çe­den, gece­nin küçük bir yerin­den ince, gös­te­riş­li bir kah­ka­ha daha geldi.

Suat pen­ce­re­ye yana­şa­rak:

-Kız kar­de­şi­ne bak bir kere... O hiç senin gibi düşün­mü­yor!... dedi.

Sürey­ya da bal­ko­na çık­mış­tı, ora­da­ki hasır bir kol­tu­ğa düşer gibi oturup: "Yanın­da Necip mi var?" diye sordu.

Suat diğer san­dal­ye­den pele­ri­ni­ni almış üstüne örtü­yor­du, güle­rek cevap verdi:

- Galiba.

- Kocası da baba­mın yanın­da değil mi? Acayip evli­lik, acayip koca, acayip karı... ziya­de­siy­le acayip karı...

Suat güle­rek:

- Faz­la­sıy­la acayip koca... dedi.

Bunun üze­ri­ne tar­tış­ma­ya koyul­du­lar

Sürey­ya'ya göre her işte olduğu gibi bunda da baba­sı­nın olum­suz dav­ra­nış­la­rı ve aldığı kötü önlem­le­rin sonu­cun­da kötü bir koca bula­rak kötü bir evli­lik yapan kız kar­de­şi Hacer, evli­li­ği­nin daha ilk yılın­da koca­sın­dan uzak­laş­mış ve ara­la­rın­da belir­li bir ilgi­siz­lik baş­la­mış­tı; Fatin her türlü tasav­vu­run üstün­de son derece beye­fen­di çıkın­ca, kuş gibi şen şakrak, biraz narin ve hop­pa­ca olan Hacer'de bu durum derin bir kız­gın­lı­ğa neden olmuş­tu

Sürey­ya, tek tük ağaç­lar­la ta öte­de­ki dağ­la­rın ete­ği­ne kadar uzayıp giden bağa baka­rak tek­rar­lı­yor­du:

- Çılgın kız! Zaval­lı Necip, gel­di­ği günden beri geleli ondan çek­me­di­ği kal­ma­dı. Gel­di­ği­ne bin kez pişman olmuş­tur...

Necip, Sürey­ya'nın hala­sı­nın oğluy­du ve ara sıra köşke misa­fir olarak gelir­di.

Sürey­ya da genç, güzel, ince Necip'i düşü­ne­rek eniş­te­si Fatin beyi görü­yor, yağ­lıy­mış gibi par­la­yan ensesi ve yüzü, sürek­li bir çıkar umu­duy­la tuhaf bakan küçük hile­kâr göz­le­ri, biraz yüksek omuz­la­rı­nın üstün­de yemek yerken bir hay­va­nı andı­ran öne eğil­miş koca başıy­la nasıl mide bulan­dı­ran bir mahluk oldu­ğu­nu kabul edip Hacer'e hak vermek isti­yor­du. Fatin bey bir köşede, aile­nin bireyi olmak için ken­di­ni yırtan, azimli bir aday gibi beye­fen­di­nin gözüne girip evin demir­baş­la­rı ara­sın­da yer almak için her şeyi yapar­ken, uysal görü­nen fakat arzulu, titiz Hacer'in Necip'i kede­ri­ne bir inti­kam aracı olarak kul­lan­ma­sın­dan kor­ku­yor­du.

Sonra dedi ki:

- Yok, bana öyle geli­yor ki, Fatin değil de onun yerin­de kim olsay­dı, Hacer hep böyle ola­cak­tı. Onda hâlâ çocuk­luk­tan kalan bir yara­maz­lık var ki, artık özür falan kabul etmez. Ken­di­si­ni gören mek­tep­ten kaçmış, komşu evinde oyun oyna­yan bir küçük bir mahal­le kızı sanır.

Suat onu savu­na­rak:

- Yoo, rica ederim bey, hak­sız­lık etme... Hacer'i daima suçlu gör­me­ğe o kadar çok alış­tı­ğın­dan artık o, ne yapar­sa yapsın kötü görü­yor­sun. Düşün bir kere, zaval­lı kız! O gül­dük­çe bir şey bana rahat­sız­lık veri­yor!

O zaman Hacer'in evli­li­ğin­den önceki duru­mu­nu anlat­ma­ya baş­la­dı. Genç kızın itiraf eder­ce­si­ne anlat­tı­ğı ümit­le­ri­ni, istek­le­ri­ni, bütün genç kız­la­rın bir gün ula­şa­cak­la­rı o ana dair, kadın olmak­la ilgili düş­le­ri­ni anlat­tı. O genç kız bugün­kü haliy­le, bir­den­bi­re kar­şı­sın­da bul­du­ğu böyle kale­min­de, yaşlı memur­lar ara­sın­da oturup büyü­ye­rek yaş­lan­mış, tem­bel­leş­miş bir koca yüzün­den duy­du­ğu his­le­ri gös­te­ri­yor­du.

Bölüm 1 · 1/34

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki