MEHMET RAUF (1875-1931)
Mehmet Rauf (d. 12 Ağustos 1875 - ö. 23 Aralık 1931). Türk edebiyatçı. İstanbul'da doğmuş ve küçük yaşta edebiyat ile ilgilenmeye başlamıştır. Bahriye Okulu'na gitmiş, İngilizce ve Fransızca öğrenmiştir. Yakından takip ettiği Halit Ziya'nın eserlerine ve realizm akımına ilgi duymuştur. Fransız yazar Paul Bourget'yi okudu ve ondan etkilendi. 1896 yılından itibaren Servet-i Fünûn'da yazmaya başladı. Roman,hikaye ve tiyatro türünde eserler vermiştir.Psikolojik tahlillere büyük önem verir. Bu yüzden eserlerinde kahraman sayısı azdır.
Mehmet Rauf’un edebî kişiliği dönemin güçlü yazarı Halit Ziya’nın etkisi altında gelişir. Eylül romanını yine bu etkiyle yazar.
Mehmet Rauf, ferdin iç dünyasını esas alan konuları ile Servetifünun hareketinin genel karakterine daha uygun romantik duyguları, hayalleri ve romantik aşkları işlerler. Bu psikolojik içeriğe sosyal hayattaki Batılılaşma hareketine ait bazı unsurlar karışmış olsa da onun eserlerinde sosyal unsurlar sadece basit çevre tasvirleri olarak kalmıştır.
En Önemli Eserleri:
Eylül (1900), Ferda-yi Garam (1913), Genç Kız Kalbi (1925), Böğürtlen (1926), Son Yıldız (1927), Halas (1929).
EYLÜL
I
Salona bahçedekilerin kahkahaları geliyordu. Süreyya canı sıkılmış bir halde bıkkınlıkla: "Çılgın kız" diye söylendi.
Balkona tarafındaki büyük kapıdan parmaklığa yaslanmış dışarıyı seyreden karısı dönüp: "Fakat bu gece hava ne güzel!" dedi.Bir Nisan günü saat on birde başlayan yağmur yaklaşık yarım saat sürmüştü; şimdi yağmurun ıslattığı yeşilliğin üzerinde altına benzeyen sapsarı incileriyle lâcivert renkli gökyüzü titriyor, toprağın, ağaçların ıslak nefesi bütün varlıkların içine işliyordu.
Genç kadın pencerenin kenarına yaslanarak birkaç kez uzun uzun nefes aldı, her nefes aldığında ömrü uzuyormuşçasına göğüs geçiriyordu. Sonra hâlâ sigarasının dumanı altında kalmış, hala kış mevsiminin etkisini gösterdiği karanlık ve hüzünlü bir tepede oturan Süreyya'ya doğru yaklaşarak kolundan tuttu, onu kaldırmak istedi:
- Bu kadar güzel bir havada sıkılarak oturmak, gezenlere, eğlenenlere gereksiz yere kızmak daha mı iyidir sanki? Haydi, biz de onlar gibi gezmeye çıkalım...
Süreyya'nın bu gece canı çok sıkılıyordu, "Adam sen de!" dedi. Babasına kırgınlığını köyde herkese anlatıyordu; yazlığa gidiş günleri geldiğinde çok ısrar etmiş, ama babası son defa da olsa denize yakın bir yere gitmeye ikna olmamıştı. Büyük babalarının zamanında düşüncesizce "şu taş ocağında" yaptırdığı bu köşk, onların başka yerlere gitmelerine hep engel oluyordu. Bütün kış hayalinde Boğaziçi varken tekrar koşup geldikleri "şu çöplük", çocukluğundan bugüne kadar yaşaya yaşaya usandığı bu kimsesiz çöl, onu dışarılarda dolaşıp eğlenmesini engelleyecek kadar usandırmıştı! Babasına karşı hiçbir şey yapamıyordu. Bütün bunların acısını çıkarmak düşüncesiyle hırsını başkalarından alıyor, çeşitli bahanelerle hep şimdiki yaşamını kötülüyordu.
Dolayısıyla günlük yaşamında genellikle neşeli olan Süreyya burada oturmaya başladıkları on günden beri, neredeyse devamlı sinirli, coşkun ve mutsuzdu. Öyle ki çok sevdiği karısı Suat'a karşı bile hiçbir sebep yokken kötü davranıyordu.
Suat'ı kolunu tutan elinden çekerek yanı başına oturttu. Ona kırgın olmadığı için gülümsemek zorunda olduğunu düşünerek göstermelik, manasız bir gülümseyişle:
"Şimdi çamura saplanırız; toprak değil ki... Yağmurun yağdığı anda gücün varsa yürü! Bastığın yerden ayağın bir okka çamurla birlikte kalkar..." dedi.
Genç kadın, beş yıllık hassas bir yakınlığın verdiği algıyla çok iyi gözlemlediği bu mutsuzluğun ortadan kaldırılmasına, kendisinin artık yetmediğini anladığından, üzgün, acılı bir ses tonuyla sordu:
- Çok sıkılıyorsun anlaşılan?
- Evet, hiç sorma!... Burası zaten yaşanılabilecek bir yer değil ki! Allah'ın kırı!... Hele bu yemekten sonraki zamanlar... Sabahleyin yemeğe kadar, akşam vakti... Eninde sonunda her an boğulacakmış gibi oluyor insan!... Herkes orda burada bir köşede eziliyor!... Kendimi bostan kuyusunda yaşıyor hissediyorum…!
Suat, kaşlarını endişeli bir biçimde çatarak, gözlerini daha çok karartarak, kaç senedir bu yerde, aynı şekilde, aynı hayatta, şikayet etmek için hiç bir neden bulunmadan geçirilmiş mutlu günleri düşünerek susuyordu; bir an: "Bu güne kadar hiç böyle düşünmüyordun!" demeye çalıştı. Fakat ne işe yarayacaktı? Küçük bir bahane, sudan bir sebeple geçiştirilmeyecek miydi? "hiç olmazsa sen git, o yerlerde kal, biraz eğlenirsin!" diyebilirdi; fakat beş senedir beraber yaşamaya, bütün şeyleri birlikte yapmaya o kadar alışmışlardı ki, kocası için kalbinde taşıdığı derin bağlılığın heyecanıyla böyle bir özveride de bulunsa, onun bunu fark ederek, üzüldüğünü görerek daha çok rahatsız olacağını, yine yeminler edeceğini, her şeyin aynı kalarak, yalnızca görünüşü düzeltmekle ilgilenilmiş olunacağını düşünüyordu.
Çünkü suçun temelinin köşkte olmadığını hissediyordu; suç, şu sebebi düşünüldüğünde kalbini derinden yaralayan can sıkıntısında, ne kadar aşk ve vefa ile geçerse geçsin, beş yıllık bir hayatın hırpaladığı kalplerde, bu kalplerin, insan kalbinin zamana karşı koyamamasında, eskimeye yatkınlığındaydı. Ve o, kadın olarak, bu acı veren düşünce ile başını büküp konuşmazken, Süreyya sürekli söylenip şikâyet ediyordu. Belki ellinci defa:
- Ah, büyük babalarımız! diyordu; anlaşılamayan amaçlarla cehennem köşelerine benzeyen bu yerlerde yaptıkları bağa gelip kendilerini hapsedeceklerine ne çıkardı şu İstanbul'u İstanbul yapan güzel mekanlara gitselerdi... Sonra bir ebeveynin düşüncesizliği bütün bir aileye kalıtımsal bir hastalık oluyor; bütün torunlar onlar gibi çile çekmek için gelip bu köşelerde kalıyorlar... Bağ,üzüm... İşte şoksera hepsini mahvetti ya... Zaten yer, yer değil ki... Babam elindekilerinin hepsini harcasın bakalım, bu hastalığa karşı önlem alabilir mi?
Sonra birdenbire hiddetlenerek:
- Ah bu çöl! dedi. Şimdi düşün ki Boğaziçi’nde, ya da varsayalım Adalar’dayız... Ah Deniz yok mu deniz? Sımsıcak yakıcı havalarda bile insana hayat verir! Serin... Mavi... hoş... fakat buralarda poyrazın çıkması için en az saat sekizi dokuzu beklemeli... Duman, duman... Hamam gibi!... Sonra manzaranın sınırlılığı, değişmeyen hep aynı rengi... Düşün bir kere Suat: Bir sandalımız olur, Sabahları erken ya da akşamları geç vakitlerde sen şemsiyeni kapardın, ben küreklere asılırdım... Mehtap olsa da olmasa da oranın geceleri ne kadar güzeldir!...
Süreyya konuşurken kendisini hayallerin içinde kayboluyor, gerçekten orada, denizdeymiş gibi zevk alarak anlatıyordu. Suat kocasının adına düşünüp: "Madem ki böyle bir şey mümkün değil!" demek istedi. Fakat yine söyleyemedi; kocasının bulutların üstünde uçtuğu o anda bu söz, kanatlarını bağlamak gibi olacak, bu o imkansızlık hali onu yeniden sinirlendirecekti. Onun yerine bunu Süreyya kendisi söyledi:
- Fakat işte imkansız, babam razı olmuyor... Çünkü... Çünkü istemiyor, sevmiyor; hepsi işte bundan! Eğer o istese biz mutlu olacağız... Bak, mutluluğumuzu engelleyen şey ne kadar küçük...
Sonra elini kaldırarak gizli bir düşmanı tehdit ediyormuş gibi "Ah para!" diye söylendi.
En azından elli liraya gerekiyordu. "Elli lira," diyor, sonra ümitsizce; "...ve bu parayı bulmak mümkün değil..." diye hiddetleniyordu: " İmkanı yok, elli lira bulmak olanaksız... aksi takdirde ben bugüne kadar kadar seni bin kere alıp götürürdüm!" Suat: "Oh ne güzel olurdu..." diyerek sevindi.
Süreyya karısına dönüp onun sevinçle ışıldayan kara gözlerine bakarak konuşmasını sürdürdü:
- Ne mutlu olurduk Suat, ne mutlu olurduk!... Hem asıl senin için gerçekten bir tek senin için istiyordum... Sen susuyorsun, fakat ben biliyorum ki gelip burada kapalı kalmak seni kötüleştiriyor... her şeyden önce havasızlık... Sıkıntı... Biz papaz mıyız ki bu manastırda hayatımızı geçirelim... Hayat, kalabalıklar içinde, güzel hava ile olur. Kalabalık arasında yalnız yaşamak, kalabalıkla beraber gezip birlikte bir köşeye çekilmek, işte gerçek zevk budur. İnsan kalpleri, birbirine bağlılığın ne anlama geldiğini işte o zaman anlar. Ben seni ne kadar sevdiğimi başka kadınlarla karşılaştığımda anlıyorum. Bazen senden güzel bulduğum kadınlarla karşılaştığımda bakıyorum da, kendi kendime hiç birisini seni sevdiğim gibi, seni sevdiğim kadar sevemeyeceğime yemin ediyorum. Sen de öyle bir şey var ki, hiç birinde bulamıyorum... Bu öyle bir şey ki, işte bütün kaygılarım senle birlikteyken yok oluyor. Ruhum bir şifa, bir huzur buluyor! Dudaklarını gözlerime değdirdiğin an bütün varlığımın koşa koşa gelip ruhumda toplandığını, orada seninle buluşmaktan mutlu bir şekilde kaldığını hissediyorum. Hele şu an düşünüyorum da ben dünyada senden başka hangi kadınla olsaydım hiç biriyle senin gibi olamayacaktım; seninle olduğum gibi böyle ruhuma kadar, canıma kadar içten...
Bunları dile getirirken hemen dudaklarının yanı başında olan Suat'ın gözlerini öpüyor, eline aldığı elini kaldırıp dudaklarından ayırmıyordu. Suat kocasının söylediklerini dinleyerek susuyordu. Süreyya bu elin ipekten dokusunu uzun uzun koklayarak, bir inleyişe benzer bir sesle:
- Ah Suat, dedi, bir de sen olmasaydın!...
Genç kadının mesut ve sessiz, bir şey sorar gibi bakan gözlerine dalarak kalbinden kopup gelen, içten bir sesle:
"Sen de olmasaydın yaşamazdım Suat!..." dedi, sesinde bir hüzün ürperişi vardı.
Suat suskun ve heyecanlı duruyordu. Kocasının bu heyecanlı anlarında o daima sessiz olur, anlatmak istediklerini onun gibi anlatamadığından, aniden kocasının boynuna atılmak isteğiyle, arzularının coşkunluğunda boğularak, ona bağlılığının ateşlerini suskunlukla söndürerek ezilirdi; ve hâlâ böyle yeni bir gelin gibi utanıp, hislerini ne bir sözle, ne bir davranışla anlatamadığı zamanlar olurdu. Heyecanını ve asıl ruhundan çıkan haykırışları kendinde tutardı; bu durum kalbini kocasına çok daha büyük bir ateşle bağlar; böyle zamanlarda ruhu kocasına kayaları parçalayan bir coşkulu bir çağlayan gibi akardı. Şimdi yine kendi kendine, bu anda Süreyya için hayatını isteseler, mutlulukla vereceğini itiraf ediyordu. Beş yıldan beri kocasının kendisini ne çok yücelttiğini, bir erkek olarak ne büyük bir fedakarlıkla, diğer kocalara hiç benzemeden nasıl yalnızca kendisini sevdiğini, bütün davranışlarına ve tavırlarına kendisi için nasıl bir şefkat, nasıl bir yumuşaklık vererek yaşadığını çok iyi görüyordu. Çocukluk dönemi annesiyle babasının geçimsizlikleri ile, sıkıntıyla geçtiği için, her türlü hayalin üstünde gördüğü bu karı koca hayatı, onda ödenemez bir gönül borcu yaratmıştı. Konuşmayla araları pek iyi olmayan, söylemek istediklerini düpedüz söyleyemeyenlere has bir sezgi sayesinde edindiği ince, derin düşünceleriyle bu birlikteliğin nereye doğru gittiğini fark ediyordu; hele gün geçtikçe eski ateşin azaldığını, eski sıcaklığın düşerek her gün biraz daha alışkanlığa dönüştüğünü gördükçe, sorgulayan derin bakışlarıyla hepsini hissediyordu. Fakat aralarında hiçbir zaman azalmayan içtenlik, aksine daima artıyordu. Kocasının samimiyetinden şüphelenmesine imkan yoktu, çünkü onun bir gün önce şüphe etmediği içtenliğini her geçen gün biraz daha çoğalmış buluyordu. O kadar ki, şu an evlendiklerinden bir yıl sonrasını hatırlayınca, o zaman birbirlerine bağlılıklarını ortaya koyan kesinlikle yeterli ve sağlam gördüğü içtenliğinin bugünküne göre hiç olduğunu anlıyor, bugün; "O zaman nasıl emin olmuşum?" diye düşünüyordu. O zamanın ateşi ve özlemi bugün azalmışsa da ihtiyatlı ve anlayışlı bir kadın olarak, bugünkü içtenliği geçmişteki içtenliğe tercih edip bu azalıştan duyduğu hüznü gidermek için çalışıyordu.
Süreyya çaresizlikten yine dertlenerek:
- Bak, dedi, bak Suat, elli lira insanı nelerden mahrum bırakıyor? Sonra biz de adamız öyle mi? Karısını mutlu edecek elli lirayı bulamayan erkek...
Kocasını böyle çaresiz, eli kolu bağlı görmek istemeyen Suat onun öyle düşünmemesi, yılgın görünmemesi için:
- Fakat ben seni böyle daha çok seviyorum, dedi; herkes zengin olabilir, fakat senin gibi olamaz!
Sonra Süreyya'nın hüzünlü halini dağıtmak için ekledi:
- Madem ki sen beni kapıp bir yalıya götüremiyorsun, hiç olmazsa ben seni alayım da balkona olsun çıkarayım... bu kadar güzel bir geceden yararlanmamak cinayet sayılır.
Bu sırada bahçeden, gecenin küçük bir yerinden ince, gösterişli bir kahkaha daha geldi.
Suat pencereye yanaşarak:
-Kız kardeşine bak bir kere... O hiç senin gibi düşünmüyor!... dedi.
Süreyya da balkona çıkmıştı, oradaki hasır bir koltuğa düşer gibi oturup: "Yanında Necip mi var?" diye sordu.
Suat diğer sandalyeden pelerinini almış üstüne örtüyordu, gülerek cevap verdi:
- Galiba.
- Kocası da babamın yanında değil mi? Acayip evlilik, acayip koca, acayip karı... ziyadesiyle acayip karı...
Suat gülerek:
- Fazlasıyla acayip koca... dedi.
Bunun üzerine tartışmaya koyuldular
Süreyya'ya göre her işte olduğu gibi bunda da babasının olumsuz davranışları ve aldığı kötü önlemlerin sonucunda kötü bir koca bularak kötü bir evlilik yapan kız kardeşi Hacer, evliliğinin daha ilk yılında kocasından uzaklaşmış ve aralarında belirli bir ilgisizlik başlamıştı; Fatin her türlü tasavvurun üstünde son derece beyefendi çıkınca, kuş gibi şen şakrak, biraz narin ve hoppaca olan Hacer'de bu durum derin bir kızgınlığa neden olmuştu
Süreyya, tek tük ağaçlarla ta ötedeki dağların eteğine kadar uzayıp giden bağa bakarak tekrarlıyordu:
- Çılgın kız! Zavallı Necip, geldiği günden beri geleli ondan çekmediği kalmadı. Geldiğine bin kez pişman olmuştur...
Necip, Süreyya'nın halasının oğluydu ve ara sıra köşke misafir olarak gelirdi.
Süreyya da genç, güzel, ince Necip'i düşünerek eniştesi Fatin beyi görüyor, yağlıymış gibi parlayan ensesi ve yüzü, sürekli bir çıkar umuduyla tuhaf bakan küçük hilekâr gözleri, biraz yüksek omuzlarının üstünde yemek yerken bir hayvanı andıran öne eğilmiş koca başıyla nasıl mide bulandıran bir mahluk olduğunu kabul edip Hacer'e hak vermek istiyordu. Fatin bey bir köşede, ailenin bireyi olmak için kendini yırtan, azimli bir aday gibi beyefendinin gözüne girip evin demirbaşları arasında yer almak için her şeyi yaparken, uysal görünen fakat arzulu, titiz Hacer'in Necip'i kederine bir intikam aracı olarak kullanmasından korkuyordu.
Sonra dedi ki:
- Yok, bana öyle geliyor ki, Fatin değil de onun yerinde kim olsaydı, Hacer hep böyle olacaktı. Onda hâlâ çocukluktan kalan bir yaramazlık var ki, artık özür falan kabul etmez. Kendisini gören mektepten kaçmış, komşu evinde oyun oynayan bir küçük bir mahalle kızı sanır.
Suat onu savunarak:
- Yoo, rica ederim bey, haksızlık etme... Hacer'i daima suçlu görmeğe o kadar çok alıştığından artık o, ne yaparsa yapsın kötü görüyorsun. Düşün bir kere, zavallı kız! O güldükçe bir şey bana rahatsızlık veriyor!
O zaman Hacer'in evliliğinden önceki durumunu anlatmaya başladı. Genç kızın itiraf edercesine anlattığı ümitlerini, isteklerini, bütün genç kızların bir gün ulaşacakları o ana dair, kadın olmakla ilgili düşlerini anlattı. O genç kız bugünkü haliyle, birdenbire karşısında bulduğu böyle kaleminde, yaşlı memurlar arasında oturup büyüyerek yaşlanmış, tembelleşmiş bir koca yüzünden duyduğu hisleri gösteriyordu.