gridreads

1. Bölüm

Michel de Mon­ta­ig­ne 28 Şubat 1533’te doğdu. Babası asker, hukuk­çu ve Dor­dog­ne vadi­sin­de­ki Bor­de­a­ux ve Mon­ta­ig­ne çift­lik­le­ri­nin sahibi olan Pierre Eyquem idi. Annesi, İspan­yol ya da Pro­te­kiz köken­li zengin bir Yahudi aile­sin­den gelen, adı önce­le­ri Lopez olan Anto­i­net­te de Loup­pes idi. Ailesi ve çocuk­lu­ğu­na dair yaz­dı­ğı anla­tı­da bize pek çok bilgi verir. Anne-babası ve çocuk­la­rı ile olan iliş­ki­le­ri­ni irde­ler, baba­sı­na olan yakın­lı­ğın­dan uzun uzun bah­se­der. Beş erkek kar­de­şi ve üç de kız kar­de­şi vardır. Mon­ta­ig­ne 13 yaşın­da fel­se­fe oku­ma­ya başlar, 16 yaşın­da Bor­de­a­ux Üni­ver­si­te­si’nden Tou­lo­u­se Üni­ver­si­te­si’ne geçti. 21 yaşın­da Peri­gu­e­ux’da bir onur elde etti aynı yıl babası Bor­de­a­ux valisi seçil­di. Bu şehre 1557 yılın­da geçti. Bu tarih­ten sonra Eti­en­ne de la Boetie ile dost­lu­ğu baş­la­dı. Çok geç­me­den ken­di­ni Bor­de­a­ux Hugu­e­not ayak­lan­ma­la­rı ile büyük bir kar­ga­şa içinde buldu ve bu kar­ga­şa zengin bir tüc­ca­rın yakı­la­rak öldü­rül­me­siy­le doruk nok­ta­sı­na ulaştı.

1561’de bir buçuk yıl süre­cek bir görev için mec­li­se yol­lan­dı. 1562’de Kralla bera­ber Hugu­e­not­lar­dan yeni ele geçi­ril­miş Rouen’e gitti ve burada yam­yam­lar üze­ri­ne olan dene­me­sin­de anlat­tı­ğı Bre­zil­ya yer­li­le­ri­ni gördü. Bu süre içinde poli­tik görüş­le­ri oluş­muş ola­bi­lir ama bunlar kısa ömür­lüy­dü.

1563’de otu­zun­cu yaş günün­den hemen önce Bor­de­a­ux’ya döndü ve altı ay sonra da çok sev­di­ği la Boetie’nin ani ölüm habe­ri­ni aldı. Bundan iki yıl sonra ken­di­si­ne yüklü bir çeyiz geti­ren Fran­ço­i­se de la Chas­sag­ne ile evlen­di ve 1568’de baba­sı­nın ölümü top­rak­la­rı­nı Mon­ta­ig­ne’nin top­rak­la­rı­na kattı.

Ertesi yıl ilk yazılı eseri basıl­dı, Cata­lan Rai­mond Se-bond’un Doğal Din Bilimi savun­ma­sı ese­ri­ni daha sonra yazdı. Baba­sı­nın isteği üze­ri­ne Hıris­ti­yan inan­cı­nı açık­la­mak için hazır­la­dı­ğı bir çeviri çalış­ma­sıy­dı bu. Daha önceki oku­ma­la­rıy­la bera­ber Sebond ince­le­me­si ve la Boetie’nin etki­siy­le hukuğu bırak­tı ve çift­li­ği­ne çeki­lip 1571 yılına kadar yaşa­mı­nı hazır­la­dı.

Birin­ci kita­bı­nın ilk dene­me­le­ri­ni 1572-73 yıl­la­rı ara­sın­da hazır­la­dı, hemen hemen hepsi kısay­dı ve oku­duk­la­rın­dan aldığı notlar şek­lin­dey­di. Bunun­lar bera­ber dost­luk ve eğitim hak­kın­da kendi diye­cek­le­ri çok faz­lay­dı.

Yazı­la­rı ken­di­si­nin de katıl­dı­ğı iç savaş­la bera­ber sek­te­ye uğradı. Rai­mond Sebond İçin Savun­ma’yı yaz­ma­ya baş­la­dı­ğı ve Que sçais-je müh­rü­nü yap­tır­dı­ğı 1576 yılına kadar kitap­lı­ğı­na döne­bil­mek için isti­fa­sı­na vere­cek özgür­lü­ğe sahip değil­di. Bu dene­me­si ikinci kita­bı­nın hemen hemen beşte iki­si­ni kap­la­mak­ta­dır. Mon­ta­ig­ne kırk yedi yaşına gel­di­ğin­de her iki kitabı da 1580’de basıl­mış­tır, bu basım­da özel­lik­le yam­yam­lar üze­ri­ne olmak üzere bir iki deneme daha eklen­miş­tir.

Dene­me­le­ri­nin bası­mın­dan sonra uzun süre­dir acı çek­ti­ği böbrek taşı acı­la­rı­na son vermek için bir yol­cu­lu­ğa çıktı, Alman­ya ve İtalya’yı gezdi. Baden, Aus­burg, Münih, Venic, Flo­ren­ce ve Roma’da bulun­du, Roma’ya git­ti­ğin­de Papa’nın huzu­ru­na kabul edildi ve tüm kitap­la­rı­na el konul­du.

Mon­ta­ig­ne Bor­de­a­ux Valisi seçil­di­ği haberi gel­di­ğin­de Lucca ılı­ca­la­rın­day­dı, göre­vi­nin ilk dönemi sıra­sın­da Paris’e gitti ve ilk olarak İtalya gezi­le­ri­ne deği­nen dene­me­le­ri­ni yaz­ma­yı sür­dür­dü. Altın­cı ve son kızı­nın doğ­du­ğu yıl olan 1583’te Dene­me­le­rin ikinci ve geniş­le­til­miş bas­kı­sı yayım­lan­dı. Çocuk­la­rın­dan yal­nız­ca bir tanesi kızı Leonor, birkaç aydan fazla yaşadı.

Mon­ta­ig­ne ertesi yıl yine vali seçil­di ve uzun yıllar ken­di­siy­le iyi geçin­di­ği ve o sene kral­lık onu­ru­na aday olan Havar­re­li Henry ken­di­si­ni ziya­ret etti. Ama Mon­ta­ig­ne Henry’nin hiz­me­ti­ne uygun bir aday idiyse de heve­si­ni yitir­di­ği için kabul etmedi. Göre­vi­nin ikinci dönemi sona erdik­ten hemen sonra veba sal­gı­nın­dan kaça­rak aile­siy­le bir­lik­te Mon­ta­ig­ne’ye döndü ve oku­ma­ya baş­la­dı. 1586’da üçüncü kita­bın özan­la­tım­sal dene­me­le­ri­ni hazır­lı­yor­du. Bun­la­rı ve ilk iki kitaba ekle­di­ği yeni bir çok dene­mey­le bir­lik­te dör­dün­cü der­le­me­si 1588’de basıl­dı. Mon­ta­ig­ne poli­tik huzur­suz­luk ve sava­şın sürek­li rahat­sız etme­si­ne rağmen yaz­ma­ya devam etti gide­rek daha özgün ve daha da geniş­le­te­rek yazı­yor­du. 1599 yılın­da Navar­re’li Henry’nin teklif ettiği bir onuru geri çevir­di ve 13 Ekim 1592’de elli dokuz yaşın­day­ken öldü. Tüm ekleri ile bir­lik­te Dene­me­le­ri­nin bir der­le­me­si evlat­lık edin­di­ği kızı Mile de Gour­nay tara­fın­dan 1595 yılın­da yayın­lan­dı. Yarım yüzyıl daha insan­lar tara­fın­dan tanın­ma­ya ve kabul gör­me­ye devam etti. Fakat aykırı olan görüş­le­ri sebe­biy­le bir takım poli­tik güç­le­ri rahat­sız ettiği için unut­tu­rul­du, son­ra­sın­da kısa bir düşü­şün ardın­dan Vol­ta­i­re ve yan­daş­la­rı onu yeni­den can­lan­dır­dı­lar. Mon­ta­ig­ne Dene­me­le­ri 21. yüz­yı­la girmiş dünya insan­la­rı tara­fın­dan da okun­ma­ya devam etmek­te­dir.

AKIL VE İNSAN

Ken­dim­de değer ver­di­ğim tek şey, hiç kim­se­nin ken­din­de eksik gör­me­di­ği bir güçtür. Aklımı beğe­ne­rek her insa­nın, her gün yap­tı­ğı şeyi yapmış olu­yo­rum. Kim ken­di­ni akıl­sız sayar ki? Böyle bir şey mantık açı­sın­dan da mümkün değil­dir. Öyle bir sakat­lık ki bu, onu ken­din­de gören, ken­di­ni de gör­mü­yor demek­tir. Öyle bir illet ki bu, devası yoktur; ama hasta gözü ken­di­ne çevi­rip de bu illeti gördü mü illet dağı­lı­ve­rir; güne­şin sis­le­ri dağıt­ma­sı gibi. İnsa­nın böyle bir konuda ken­di­ni kötü­le­me­si, temize çıkar­ma­sı, ken­di­ni kusur­lu gör­me­si bütün kusur­la­rın­dan yakın­ma­sı­dır. En zaval­lı insan­lar bile akıl­dan yana pay­la­rı­na razı­dır­lar.

Baş­ka­la­rın­da bizden daha fazla yiğit­lik, beden gücü, tec­rü­be, güzel­lik göre­bi­li­riz; ama akıl üstün­lü­ğü­nü kim­se­ye bırak­ma­yız. Baş­ka­la­rın­da doğru düşün­ce­ler gördük mü bun­la­rı, şöyle bir düşü­ne­rek biz de bula­bi­lir­dik sanı­rız. Baş­ka­la­rı­nı, eser­le­rin­den gör­dü­ğü­müz bil­gi­yi, sanatı ve daha başka değer­le­ri bizim­ki­ler­den üstün tuta­bi­li­riz, ama bu düşün­ce­nin bul­duk­la­rı­na, kendi düşün­ce­miz­le de vara­bi­le­ce­ği­mi­ze ina­nı­rız; onla­rın büyük­lü­ğü­nü ve zor­lu­ğu­nu bir türlü göre­me­yiz, meğer ki bu düşün­ce­ler bizden ölçül­mez bir uzak­lık­ta olsun. Onun için benim yaz­dık­la­rı­mın pek tutu­la­ca­ğı­nı, övü­le­ce­ği­mi çok da ummu­yo­rum; bu çeşit yazar­la­rın ünü az olur.

Sonra kimin için yazı­yo­ruz? Kitap­lar ara­sın­da yaşa­yan­lar, bil­gin­ler, bil­gin­lik­ten başka bir değer tanı­maz­lar. İnsan düşün­ce­si­nin, bilgi sahibi olmak ve iyi yaz­mak­tan başka bir yolda iler­le­ye­bi­le­ce­ği­ne inan­maz­lar. Scipio’ları bir­bi­ri­ne kanş­tır­say­dı­nız, artık söy­le­ye­ce­ği­niz söz­le­rin ne gibi bir değeri ola­bi­lir? Onlara göre Aris­to­te­les’i bil­me­yen ken­di­ni de bil­mi­yor demek­tir. Basit ruhlu bil­gi­siz insan­lar­sa ken­di­le­ri­ni aşan ince bir sözün değe­ri­ni ve öne­mi­ni anla­maz­lar. Dün­ya­yı dol­du­ran­lar da bu iki çeşit insan­dır. Sizin dili­niz­den anla­ya­cak üçüncü çeşide, ruh­la­rı ken­di­li­ğin­den istik­rar­lı ve sağlam insan­la­ra gelin­ce, onlar o kadar azdır ki ara­mız­da adları san­la­rı bile duyul­maz. Onlara ken­di­mi­zi beğen­dir­me­ye çalış­mak­ta fazla bir kâr da yoktur.

Doğada insan­la­ra en adil dağı­tı­lan nimet akıl­dır derler. Çünkü hiç kimse akıl payın­dan şika­yet­çi değil­dir. Nasıl olur? Aklını beğen­me­me­si için aklın­dan öte­si­ni göre­bil­me­si gere­kir. Ben düşün­ce­le­ri­min doğru oldu­ğu­nu sanı­yo­rum. Öyle san­ma­yan kim var? Aklı­mın eksik olma­dı­ğı­na benim dair bul­du­ğum en iyi kanıt ken­di­me az değer veri­şim­dir. Eksik olsay­dı ken­di­me bes­le­di­ğim sevgi onu kolay­ca alda­ta­bi­lir­di; çünkü ben ken­di­mi öyle sevi­yo­rum ki; sev­gi­mi bir türlü ken­dim­den dışa­rı­ya taşı­ya­mı­yo­rum. Herkes sev­gi­si­ni bir sürü dosta, tanı­dı­ğa dağı­tır­ken, ben kendi içimin raha­tın­dan, kendi var­lı­ğım­dan başka şeye bağ­la­mı­yo­rum. Başka şey­le­re bağ­la­nı­şım kendi iste­ğim­le, bile bile değil­dir.

‘Sağ­lık­lı olmak ve yaşa­mak, işte benim bütün bilgim.’

Per­si­us

Durum böy­ley­ken düşün­ce­min kendi yeter­siz­li­ği­ni yüzüne vur­mak­tan hiç geri kal­ma­dım. Ger­çek­ten düşün­ce­min en çok üstün­de dur­du­ğu şey­ler­den biri de budur. Her­ke­sin gözü dışa­rı­da­dır; ben gözümü içime çevi­rir, içime dike­rim. Herkes önüne bakar, ben içime baka­rım. Bütün derdim ken­dim­le­dir. Hep ken­di­mi sey­re­der, ken­di­mi yoklar, ken­di­me baka­rım. Herkes ken­din­den başka şey­le­rin peşin­de­dir; hep ken­di­si­nin öte­si­ne gitme haya­lin­de­dir.

‘Kimse kendi içine inmeye çalış­maz.’ Per­si­us

ANLA­ŞIL­MA­YAN

DUY­GU­LAR

Tam hatır­la­mı­yo­rum, ama iç savaş­la­rı­mız­dan ikin­ci­si olacak; evim­den bir fersah uzak­lı­ğın­da bir yere gez­me­ye git­miş­tim. Benim ev de bütün kar­ga­şa­lık­la­rın göbe­ğin­de olmuş­tur her zaman. Uzağa git­me­di­ğim ve güven­siz­lik duy­ma­dı­ğım için yanıma fazla adam alma­mış, pek uysal, ama hiç de sağlam olma­yan bir ata bin­miş­tim. Dönüş­te bu attan alış­kın olma­dı­ğı bir hız iste­mek zorun­da kaldım bir ara. Adam­lar­dan biri, geme diz­gi­ne kulak asma­yan gürbüz bir kühey­la­na binmiş iri yarı deli­kan­lı, arka­daş­la­rı­nı geçip caka satmak için dolu dizgin üstüme geli­ver­di. Ben küçük, at küçük, adam bütün ağır­lı­ğı, dev cüs­se­siy­le çar­pın­ca ikimiz de tepe taklak yere yuvar­lan­dık. At bir yana serili, ben sırt üstü on adım öte­sin­de; yüzüm gözüm yara bere içinde; elim­den fır­la­mış kılı­cım beş kulaç uzak­lar­da, üstüm başım param parça, kımıl­tı­sız, duy­gu­suz bir kütük. Geçir­di­ğim tek bay­gın­lık­tı bu. Adam­la­rım beni ayılt­mak için elle­rin­den geleni yap­tık­tan sonra öldüm san­mış­lar ve kol­la­rı­na alıp zor bela evime getir­miş­ler.

Yolda ve iki uzun saat ölü sayıl­dık­tan sonra kımıl­da­ma­ya, soluk almaya baş­la­dım. Mideme o kadar kan akmış ki beden onu boşalt­mak için büyük bir çaba olmalı. Ayağa kal­dır­dık­la­rın­da bir hayli kan kustum. Aynı şeyi birkaç kez tek­rar­la­dık­tan sonra biraz can­lan­ma­ya baş­la­dım. Ama öyle belir­siz bir diri­liş­ti ki bu, ilk duy­gu­la­rım yaşa­mak­tan çok daha fazla ölüme yakın­dı. Hiç unut­ma­dı­ğım bu duy­gu­lar bana ölümün yüzünü ve düşün­ce­si­ni öyle doğal, öyle olağan gös­ter­di­ler ki onunla bir çeşit uzlaş­ma­ya varmış gibiy­dim. Ken­di­me gel­me­ğe baş­la­yın­ca göz­le­ri­min gör­dü­ğü şeyler o kadar bula­nık, silik ve ölüydü ki, ışıktı yalnız seçe­bil­di­ğim.

‘Göz­le­ri­ni bir açıp, bir kapar gibi

Yarı uyur, yarı uyanık bir insan.’ Tasso

Ken­di­mi kan içinde gördüm; çünkü üstüm başım kus­tu­ğum kan­la­ra bulan­mış­tı. İlk düşün­dü­ğüm şey kafama bir kurşun gir­di­ği­ni sanmak oldu; ger­çek­ten o sırada çev­re­miz­de tüfek­ler pat­lı­yor­du. Canım dudak­la­rı­mın ucunda tutu­nur gibiy­di; çıkıp git­me­si­ne yardım edeyim diye göz­le­ri­mi kapı­yor, uyuş­mak­tan ve ken­di­mi bırak­mak­tan adeta garip bir zevk alı­yor­dum. Yumu­şa­cık ve hafif bir hayal ale­min­de yüzü­yor­dum. Rahat­sız­lık şöyle dursun, uykuya dalmak üze­rey­ken his­se­di­le­bi­len bir tat­lı­lık vardı bunda.

Öyle sanı­yo­rum ki can çeki­şir­ken ken­di­ni bilmez durum­da olan­la­rın hali de budur: Büyük acılar duya­rak, ruh­la­rı işken­ce içinde kıv­ra­nı­yor sana­rak onlara acı­ma­mız yer­siz­dir. Baş­ka­la­rı­na, hatta, Eti­en­ne de la Boite’ye karşı bile ben hep böyle düşün­mü­şüm­dür. Ölüme yakın halde aygın baygın gör­dük­le­ri­miz, uzun bir san­cı­dan bitkin düşen­ler, inme inen­ler, sara nöbeti geçi­ren­ler, başın­dan yara alan­lar, kimi zaman inil­ti­ler çıka­rır, derin derin soluk alır­lar, beden­le­rin­de kıv­ran­ma­ya benzer kımıl­tı­lar olur. Bun­la­ra baka­rak onla­rın ken­di­le­ri­ni az çok bil­dik­le­ri­ni sanı­rız; oysa, ben derim ki ruh­la­rı da, beden­le­ri de uyku­da­dır:

‘Yaşı­yor ama bil­mi­yor yaşa­dı­ğı­nı.’ Ovi­di­us

Organ­la­rın uğra­dı­ğı o büyük sar­sın­tı, duy­gu­la­rın düş­tü­ğü o büyük ve derin uyuşma içinde, insa­nın gücünü sür­dü­re­bi­le­ce­ği­ne ina­na­mam; böyle olunca hangi düşün­ce onlara azap çek­ti­re­cek, durum­la­rı­nın kor­kunç­lu­ğu­nu anla­tıp his­set­ti­re­cek? İşte bundan ötürü pek acı­na­cak durum­da olma­dık­la­rı kanı­sın­da­yım.

Hay­van­la­rın, hatta insan­la­rın öldük­ten sonra kas­la­rı­nı sık­tık­la­rı, oynat­tık­la­rı görü­lür. Herkes bilir kimi organ­la­rı­mız bizden hiç de izin alma­dan kımıl­dar, diki­lir ve yatar­lar. Sadece deri­mi­zi oyna­tan bu etki­le­me­ler bizim sayıl­maz. Bizim olma­la­rı için insa­nın bütün­lü­ğüy­le işe karış­ma­sı gere­kir. Uyur­ken eli­mi­zin, aya­ğı­mı­zın duy­du­ğu acılar bizim değil­dir.

ARAŞ­TIR­MA MERAKI

Demok­ri­tos sof­ra­sı­na gelen incir­le­ri yerken bir bal kokusu almış ve hemen bir araş­tır­ma­ya baş­la­mış. O güne dek incir­le­rin­den alma­dı­ğı bu koku nerden gele­bi­lir diye. Mera­kı­nı gider­mek için kalk­mış sof­ra­dan, incir­le­rin top­lan­dı­ğı yeri gör­me­ye gitmek iste­miş. Sof­ra­dan niçin kalk­tı­ğı­nı duyan hiz­met­çi kadın gülmüş. “Boşuna vakit kay­bet­me­yin,” demiş; “incir­le­ri bal çana­ğı­na koy­muş­tum top­lar­ken.” Demok­ri­tos’un canı sıkıl­mış bu araş­tır­ma fır­sa­tı­nı kaçır­dı­ğı, bir merak konusu elin­den alın­dı­ğı için, “Hadi be sen de,” demiş hiz­met­çi kadına, “key­fi­mi kaçır­dın; ama ben yine de bal kokusu incir­de ken­di­li­ğin­den varmış gibi nede­ni­ni araş­tı­ra­ca­ğım.” Böy­le­ce yanlış, kendi var­say­dı­ğı bir etkiye doğru neden­ler bul­mak­tan geri kal­ma­mış. Ünlü ve büyük bir filo­zo­fun bu hika­ye­si, sonun­da bir kazanç umudu olma­dan, bizi seve seve bir şey­le­rin ardına düşü­ren araş­tır­ma tut­ku­mu­zu anla­tı­yor.

Tıpkı bunun gibi, ruhun her türlü bes­le­ni­şin­de zevk çok kez tek başı­na­dır, hoşu­mu­za giden her şey bes­le­yi­ci ya da sağ­lı­ğa yaralı değil­dir.

AME­Rİ­KA’NIN KEŞFİ

Yeni bir dünya bulduk. Bunun sonun­cu kardeş oldu­ğu­nu kim söy­le­ye­bi­lir. Bugüne dek kim­se­nin bil­di­ği yoktu bu yeni dün­ya­yı. Bizim­ki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki alfa­be­yi öğre­ni­yor henüz. Elli yıl önce­si­ne kadar ne yazı bili­yor­du, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne buğday, ne üzüm. Doğa­nın kuca­ğın­da çırıl­çıp­lak­tı; anası ne verir­se onunla bes­le­ni­yor­du.

Biz dün­ya­mı­zı son ağında, şair Luc­re­ti­us’ı da genç­lik yıl­la­rın­da gör­mek­te aldan­mı­yor­sak, biz karan­lı­ğa gömü­lür­ken, bu dünya aydın­lı­ğa yeni erecek daha. Bütün dünya bir inme geçi­re­cek de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kala­cak. Ama çok kor­ka­rım ona dokun­mak­la çöküp yıkı­lı­şı­nı hız­lan­dır­mış, inanç­la­rı­mı­zı, bilim ve sanat­la­rı­mı­zı onlara pek paha­lı­ya satmış ola­ca­ğız. Bir çocuk dün­yay­dı bul­du­ğu­muz; öyley­ken biz onu ne doğal değer ve gücü­mü­zün üstün­lü­ğüy­le diz­gi­ni­miz altına soktuk, ne doğ­ru­lu­ğu­muz, iyi­li­ği­miz­le yetiş­tir­dik, ne de ruh yüce­li­ği­miz, cömert­li­ği­miz­le ken­di­mi­ze bağ­la­dık. Ver­dik­le­ri kar­şı­lık­la­rın, ken­di­le­riy­le yapı­lan alış veriş­le­rin çoğu gös­te­ri­yor ki doğal kafa aydın­lı­ğı, kav­ra­ma bakı­mın­dan hiç de bizden aşağı değil­ler. Kusko ve Mek­si­ko şehir­le­ri­nin akıl­la­ra dur­gun­luk veren ihti­şa­mı; görül­me­dik nice şeyler ara­sın­da bilmem hangi kralın o bah­çe­si ki, mey­va­la­rı ve tüm bit­ki­le­ri gerçek bir bah­çe­de­ki düzen ve büyük­lük­le­riy­le altın­dan yapıl­mış, sara­yın­da ülke­sin­de yaşa­yan bütün hay­van­la­rın yine altın­dan hey­kel­le­ri, kıy­met­li taş­lar­dan, kuş kanat­la­rın­dan, boyalı pamuk­lar­dan yap­tık­la­rı el işle­ri­nin güzel­li­ği zana­at­tan yana da bizden geri kal­ma­dık­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. İnanç­la­ra bağ­lı­lık, yasa­la­ra saygı, iyilik, cömert­lik, dürüst­lük, içten­lik gibi erdem­le­re gelin­ce bun­la­rın bizde onlar­da­kin­den daha az olması işi­mi­ze pek yaradı. Bu üstün­lük­le­ri yüzün­den mah­vol­muş­lar, kendi ken­di­le­ri­ni satıp var­lık­la­rı­nı çiğ­net­tir­miş­ler­dir.

Bölüm 1 · 1/22

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki