Michel de Montaigne 28 Şubat 1533’te doğdu. Babası asker, hukukçu ve Dordogne vadisindeki Bordeaux ve Montaigne çiftliklerinin sahibi olan Pierre Eyquem idi. Annesi, İspanyol ya da Protekiz kökenli zengin bir Yahudi ailesinden gelen, adı önceleri Lopez olan Antoinette de Louppes idi. Ailesi ve çocukluğuna dair yazdığı anlatıda bize pek çok bilgi verir. Anne-babası ve çocukları ile olan ilişkilerini irdeler, babasına olan yakınlığından uzun uzun bahseder. Beş erkek kardeşi ve üç de kız kardeşi vardır. Montaigne 13 yaşında felsefe okumaya başlar, 16 yaşında Bordeaux Üniversitesi’nden Toulouse Üniversitesi’ne geçti. 21 yaşında Perigueux’da bir onur elde etti aynı yıl babası Bordeaux valisi seçildi. Bu şehre 1557 yılında geçti. Bu tarihten sonra Etienne de la Boetie ile dostluğu başladı. Çok geçmeden kendini Bordeaux Huguenot ayaklanmaları ile büyük bir kargaşa içinde buldu ve bu kargaşa zengin bir tüccarın yakılarak öldürülmesiyle doruk noktasına ulaştı.
1561’de bir buçuk yıl sürecek bir görev için meclise yollandı. 1562’de Kralla beraber Huguenotlardan yeni ele geçirilmiş Rouen’e gitti ve burada yamyamlar üzerine olan denemesinde anlattığı Brezilya yerlilerini gördü. Bu süre içinde politik görüşleri oluşmuş olabilir ama bunlar kısa ömürlüydü.
1563’de otuzuncu yaş gününden hemen önce Bordeaux’ya döndü ve altı ay sonra da çok sevdiği la Boetie’nin ani ölüm haberini aldı. Bundan iki yıl sonra kendisine yüklü bir çeyiz getiren Françoise de la Chassagne ile evlendi ve 1568’de babasının ölümü topraklarını Montaigne’nin topraklarına kattı.
Ertesi yıl ilk yazılı eseri basıldı, Catalan Raimond Se-bond’un Doğal Din Bilimi savunması eserini daha sonra yazdı. Babasının isteği üzerine Hıristiyan inancını açıklamak için hazırladığı bir çeviri çalışmasıydı bu. Daha önceki okumalarıyla beraber Sebond incelemesi ve la Boetie’nin etkisiyle hukuğu bıraktı ve çiftliğine çekilip 1571 yılına kadar yaşamını hazırladı.
Birinci kitabının ilk denemelerini 1572-73 yılları arasında hazırladı, hemen hemen hepsi kısaydı ve okuduklarından aldığı notlar şeklindeydi. Bununlar beraber dostluk ve eğitim hakkında kendi diyecekleri çok fazlaydı.
Yazıları kendisinin de katıldığı iç savaşla beraber sekteye uğradı. Raimond Sebond İçin Savunma’yı yazmaya başladığı ve Que sçais-je mührünü yaptırdığı 1576 yılına kadar kitaplığına dönebilmek için istifasına verecek özgürlüğe sahip değildi. Bu denemesi ikinci kitabının hemen hemen beşte ikisini kaplamaktadır. Montaigne kırk yedi yaşına geldiğinde her iki kitabı da 1580’de basılmıştır, bu basımda özellikle yamyamlar üzerine olmak üzere bir iki deneme daha eklenmiştir.
Denemelerinin basımından sonra uzun süredir acı çektiği böbrek taşı acılarına son vermek için bir yolculuğa çıktı, Almanya ve İtalya’yı gezdi. Baden, Ausburg, Münih, Venic, Florence ve Roma’da bulundu, Roma’ya gittiğinde Papa’nın huzuruna kabul edildi ve tüm kitaplarına el konuldu.
Montaigne Bordeaux Valisi seçildiği haberi geldiğinde Lucca ılıcalarındaydı, görevinin ilk dönemi sırasında Paris’e gitti ve ilk olarak İtalya gezilerine değinen denemelerini yazmayı sürdürdü. Altıncı ve son kızının doğduğu yıl olan 1583’te Denemelerin ikinci ve genişletilmiş baskısı yayımlandı. Çocuklarından yalnızca bir tanesi kızı Leonor, birkaç aydan fazla yaşadı.
Montaigne ertesi yıl yine vali seçildi ve uzun yıllar kendisiyle iyi geçindiği ve o sene krallık onuruna aday olan Havarreli Henry kendisini ziyaret etti. Ama Montaigne Henry’nin hizmetine uygun bir aday idiyse de hevesini yitirdiği için kabul etmedi. Görevinin ikinci dönemi sona erdikten hemen sonra veba salgınından kaçarak ailesiyle birlikte Montaigne’ye döndü ve okumaya başladı. 1586’da üçüncü kitabın özanlatımsal denemelerini hazırlıyordu. Bunları ve ilk iki kitaba eklediği yeni bir çok denemeyle birlikte dördüncü derlemesi 1588’de basıldı. Montaigne politik huzursuzluk ve savaşın sürekli rahatsız etmesine rağmen yazmaya devam etti giderek daha özgün ve daha da genişleterek yazıyordu. 1599 yılında Navarre’li Henry’nin teklif ettiği bir onuru geri çevirdi ve 13 Ekim 1592’de elli dokuz yaşındayken öldü. Tüm ekleri ile birlikte Denemelerinin bir derlemesi evlatlık edindiği kızı Mile de Gournay tarafından 1595 yılında yayınlandı. Yarım yüzyıl daha insanlar tarafından tanınmaya ve kabul görmeye devam etti. Fakat aykırı olan görüşleri sebebiyle bir takım politik güçleri rahatsız ettiği için unutturuldu, sonrasında kısa bir düşüşün ardından Voltaire ve yandaşları onu yeniden canlandırdılar. Montaigne Denemeleri 21. yüzyıla girmiş dünya insanları tarafından da okunmaya devam etmektedir.
AKIL VE İNSAN
Kendimde değer verdiğim tek şey, hiç kimsenin kendinde eksik görmediği bir güçtür. Aklımı beğenerek her insanın, her gün yaptığı şeyi yapmış oluyorum. Kim kendini akılsız sayar ki? Böyle bir şey mantık açısından da mümkün değildir. Öyle bir sakatlık ki bu, onu kendinde gören, kendini de görmüyor demektir. Öyle bir illet ki bu, devası yoktur; ama hasta gözü kendine çevirip de bu illeti gördü mü illet dağılıverir; güneşin sisleri dağıtması gibi. İnsanın böyle bir konuda kendini kötülemesi, temize çıkarması, kendini kusurlu görmesi bütün kusurlarından yakınmasıdır. En zavallı insanlar bile akıldan yana paylarına razıdırlar.
Başkalarında bizden daha fazla yiğitlik, beden gücü, tecrübe, güzellik görebiliriz; ama akıl üstünlüğünü kimseye bırakmayız. Başkalarında doğru düşünceler gördük mü bunları, şöyle bir düşünerek biz de bulabilirdik sanırız. Başkalarını, eserlerinden gördüğümüz bilgiyi, sanatı ve daha başka değerleri bizimkilerden üstün tutabiliriz, ama bu düşüncenin bulduklarına, kendi düşüncemizle de varabileceğimize inanırız; onların büyüklüğünü ve zorluğunu bir türlü göremeyiz, meğer ki bu düşünceler bizden ölçülmez bir uzaklıkta olsun. Onun için benim yazdıklarımın pek tutulacağını, övüleceğimi çok da ummuyorum; bu çeşit yazarların ünü az olur.
Sonra kimin için yazıyoruz? Kitaplar arasında yaşayanlar, bilginler, bilginlikten başka bir değer tanımazlar. İnsan düşüncesinin, bilgi sahibi olmak ve iyi yazmaktan başka bir yolda ilerleyebileceğine inanmazlar. Scipio’ları birbirine kanştırsaydınız, artık söyleyeceğiniz sözlerin ne gibi bir değeri olabilir? Onlara göre Aristoteles’i bilmeyen kendini de bilmiyor demektir. Basit ruhlu bilgisiz insanlarsa kendilerini aşan ince bir sözün değerini ve önemini anlamazlar. Dünyayı dolduranlar da bu iki çeşit insandır. Sizin dilinizden anlayacak üçüncü çeşide, ruhları kendiliğinden istikrarlı ve sağlam insanlara gelince, onlar o kadar azdır ki aramızda adları sanları bile duyulmaz. Onlara kendimizi beğendirmeye çalışmakta fazla bir kâr da yoktur.
Doğada insanlara en adil dağıtılan nimet akıldır derler. Çünkü hiç kimse akıl payından şikayetçi değildir. Nasıl olur? Aklını beğenmemesi için aklından ötesini görebilmesi gerekir. Ben düşüncelerimin doğru olduğunu sanıyorum. Öyle sanmayan kim var? Aklımın eksik olmadığına benim dair bulduğum en iyi kanıt kendime az değer verişimdir. Eksik olsaydı kendime beslediğim sevgi onu kolayca aldatabilirdi; çünkü ben kendimi öyle seviyorum ki; sevgimi bir türlü kendimden dışarıya taşıyamıyorum. Herkes sevgisini bir sürü dosta, tanıdığa dağıtırken, ben kendi içimin rahatından, kendi varlığımdan başka şeye bağlamıyorum. Başka şeylere bağlanışım kendi isteğimle, bile bile değildir.
‘Sağlıklı olmak ve yaşamak, işte benim bütün bilgim.’
Persius
Durum böyleyken düşüncemin kendi yetersizliğini yüzüne vurmaktan hiç geri kalmadım. Gerçekten düşüncemin en çok üstünde durduğu şeylerden biri de budur. Herkesin gözü dışarıdadır; ben gözümü içime çevirir, içime dikerim. Herkes önüne bakar, ben içime bakarım. Bütün derdim kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi yoklar, kendime bakarım. Herkes kendinden başka şeylerin peşindedir; hep kendisinin ötesine gitme hayalindedir.
‘Kimse kendi içine inmeye çalışmaz.’ Persius
ANLAŞILMAYAN
DUYGULAR
Tam hatırlamıyorum, ama iç savaşlarımızdan ikincisi olacak; evimden bir fersah uzaklığında bir yere gezmeye gitmiştim. Benim ev de bütün kargaşalıkların göbeğinde olmuştur her zaman. Uzağa gitmediğim ve güvensizlik duymadığım için yanıma fazla adam almamış, pek uysal, ama hiç de sağlam olmayan bir ata binmiştim. Dönüşte bu attan alışkın olmadığı bir hız istemek zorunda kaldım bir ara. Adamlardan biri, geme dizgine kulak asmayan gürbüz bir küheylana binmiş iri yarı delikanlı, arkadaşlarını geçip caka satmak için dolu dizgin üstüme geliverdi. Ben küçük, at küçük, adam bütün ağırlığı, dev cüssesiyle çarpınca ikimiz de tepe taklak yere yuvarlandık. At bir yana serili, ben sırt üstü on adım ötesinde; yüzüm gözüm yara bere içinde; elimden fırlamış kılıcım beş kulaç uzaklarda, üstüm başım param parça, kımıltısız, duygusuz bir kütük. Geçirdiğim tek baygınlıktı bu. Adamlarım beni ayıltmak için ellerinden geleni yaptıktan sonra öldüm sanmışlar ve kollarına alıp zor bela evime getirmişler.
Yolda ve iki uzun saat ölü sayıldıktan sonra kımıldamaya, soluk almaya başladım. Mideme o kadar kan akmış ki beden onu boşaltmak için büyük bir çaba olmalı. Ayağa kaldırdıklarında bir hayli kan kustum. Aynı şeyi birkaç kez tekrarladıktan sonra biraz canlanmaya başladım. Ama öyle belirsiz bir dirilişti ki bu, ilk duygularım yaşamaktan çok daha fazla ölüme yakındı. Hiç unutmadığım bu duygular bana ölümün yüzünü ve düşüncesini öyle doğal, öyle olağan gösterdiler ki onunla bir çeşit uzlaşmaya varmış gibiydim. Kendime gelmeğe başlayınca gözlerimin gördüğü şeyler o kadar bulanık, silik ve ölüydü ki, ışıktı yalnız seçebildiğim.
‘Gözlerini bir açıp, bir kapar gibi
Yarı uyur, yarı uyanık bir insan.’ Tasso
Kendimi kan içinde gördüm; çünkü üstüm başım kustuğum kanlara bulanmıştı. İlk düşündüğüm şey kafama bir kurşun girdiğini sanmak oldu; gerçekten o sırada çevremizde tüfekler patlıyordu. Canım dudaklarımın ucunda tutunur gibiydi; çıkıp gitmesine yardım edeyim diye gözlerimi kapıyor, uyuşmaktan ve kendimi bırakmaktan adeta garip bir zevk alıyordum. Yumuşacık ve hafif bir hayal aleminde yüzüyordum. Rahatsızlık şöyle dursun, uykuya dalmak üzereyken hissedilebilen bir tatlılık vardı bunda.
Öyle sanıyorum ki can çekişirken kendini bilmez durumda olanların hali de budur: Büyük acılar duyarak, ruhları işkence içinde kıvranıyor sanarak onlara acımamız yersizdir. Başkalarına, hatta, Etienne de la Boite’ye karşı bile ben hep böyle düşünmüşümdür. Ölüme yakın halde aygın baygın gördüklerimiz, uzun bir sancıdan bitkin düşenler, inme inenler, sara nöbeti geçirenler, başından yara alanlar, kimi zaman iniltiler çıkarır, derin derin soluk alırlar, bedenlerinde kıvranmaya benzer kımıltılar olur. Bunlara bakarak onların kendilerini az çok bildiklerini sanırız; oysa, ben derim ki ruhları da, bedenleri de uykudadır:
‘Yaşıyor ama bilmiyor yaşadığını.’ Ovidius
Organların uğradığı o büyük sarsıntı, duyguların düştüğü o büyük ve derin uyuşma içinde, insanın gücünü sürdürebileceğine inanamam; böyle olunca hangi düşünce onlara azap çektirecek, durumlarının korkunçluğunu anlatıp hissettirecek? İşte bundan ötürü pek acınacak durumda olmadıkları kanısındayım.
Hayvanların, hatta insanların öldükten sonra kaslarını sıktıkları, oynattıkları görülür. Herkes bilir kimi organlarımız bizden hiç de izin almadan kımıldar, dikilir ve yatarlar. Sadece derimizi oynatan bu etkilemeler bizim sayılmaz. Bizim olmaları için insanın bütünlüğüyle işe karışması gerekir. Uyurken elimizin, ayağımızın duyduğu acılar bizim değildir.
ARAŞTIRMA MERAKI
Demokritos sofrasına gelen incirleri yerken bir bal kokusu almış ve hemen bir araştırmaya başlamış. O güne dek incirlerinden almadığı bu koku nerden gelebilir diye. Merakını gidermek için kalkmış sofradan, incirlerin toplandığı yeri görmeye gitmek istemiş. Sofradan niçin kalktığını duyan hizmetçi kadın gülmüş. “Boşuna vakit kaybetmeyin,” demiş; “incirleri bal çanağına koymuştum toplarken.” Demokritos’un canı sıkılmış bu araştırma fırsatını kaçırdığı, bir merak konusu elinden alındığı için, “Hadi be sen de,” demiş hizmetçi kadına, “keyfimi kaçırdın; ama ben yine de bal kokusu incirde kendiliğinden varmış gibi nedenini araştıracağım.” Böylece yanlış, kendi varsaydığı bir etkiye doğru nedenler bulmaktan geri kalmamış. Ünlü ve büyük bir filozofun bu hikayesi, sonunda bir kazanç umudu olmadan, bizi seve seve bir şeylerin ardına düşüren araştırma tutkumuzu anlatıyor.
Tıpkı bunun gibi, ruhun her türlü beslenişinde zevk çok kez tek başınadır, hoşumuza giden her şey besleyici ya da sağlığa yaralı değildir.
AMERİKA’NIN KEŞFİ
Yeni bir dünya bulduk. Bunun sonuncu kardeş olduğunu kim söyleyebilir. Bugüne dek kimsenin bildiği yoktu bu yeni dünyayı. Bizimki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki alfabeyi öğreniyor henüz. Elli yıl öncesine kadar ne yazı biliyordu, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne buğday, ne üzüm. Doğanın kucağında çırılçıplaktı; anası ne verirse onunla besleniyordu.
Biz dünyamızı son ağında, şair Lucretius’ı da gençlik yıllarında görmekte aldanmıyorsak, biz karanlığa gömülürken, bu dünya aydınlığa yeni erecek daha. Bütün dünya bir inme geçirecek de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kalacak. Ama çok korkarım ona dokunmakla çöküp yıkılışını hızlandırmış, inançlarımızı, bilim ve sanatlarımızı onlara pek pahalıya satmış olacağız. Bir çocuk dünyaydı bulduğumuz; öyleyken biz onu ne doğal değer ve gücümüzün üstünlüğüyle dizginimiz altına soktuk, ne doğruluğumuz, iyiliğimizle yetiştirdik, ne de ruh yüceliğimiz, cömertliğimizle kendimize bağladık. Verdikleri karşılıkların, kendileriyle yapılan alış verişlerin çoğu gösteriyor ki doğal kafa aydınlığı, kavrama bakımından hiç de bizden aşağı değiller. Kusko ve Meksiko şehirlerinin akıllara durgunluk veren ihtişamı; görülmedik nice şeyler arasında bilmem hangi kralın o bahçesi ki, meyvaları ve tüm bitkileri gerçek bir bahçedeki düzen ve büyüklükleriyle altından yapılmış, sarayında ülkesinde yaşayan bütün hayvanların yine altından heykelleri, kıymetli taşlardan, kuş kanatlarından, boyalı pamuklardan yaptıkları el işlerinin güzelliği zanaattan yana da bizden geri kalmadıklarını göstermektedir. İnançlara bağlılık, yasalara saygı, iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince bunların bizde onlardakinden daha az olması işimize pek yaradı. Bu üstünlükleri yüzünden mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp varlıklarını çiğnettirmişlerdir.