LEV NİKOLAYEVİÇ TOLSTOY
28 Ağustos 1828'de Moskova'nın güney tarafında, asil bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Kont Nikolay İlyiç Tolstoy, 1812 yılı Napolyon Savaşlarına katılmış emekli bir yarbaydı. Annesi ise prensesti.
Kazan Lisesi'ne girdi. Hukuk Fakültesi'ne yazıldı (1846). Bir yıl sonra bıraktı. Dinî inancı gevşekti. Teğmen olarak Kafkasya'ya gitti (1851-52). Burada sağlığı bozuldu. Can sıkıntısını gidermek için roman yazmaya karar verdi. Sonya ile evlendi (1862). Savaş ve Barış adlı büyük romanını bu sırada yazdı (1864-69).
Ardından peşi peşine meşhur eserlerini yazmaya devam etti. Anna Karenina (1877), İtiraflar (1878-79), Efendi ile Uşak (1891, Diriliş, Sanat Nedir? 1897). Hacı Murat (1901). Doğumunun 80. yıl dönümünü bütün Rusya kutladı (1908). Vasiyetnamesini hazırladı (1910). Aile çevresinde bunalan yaşlı yazar, karısına evden kaçtı. Trene binip güneye yöneldi. Yolda halsiz düştüğünden, Astopovo istasyonunda trenden indi. Gar şefi, ünlü yolcuyu evinde konuk etti. Koşup gelen karısını yanına almadı. Bir hafta sonra öldü.
En Önemli Eserleri:
Kazaklar (1863), Savaş ve Barış (1864-69), Anna Karenina (1873-77), İtiraflarım (1878-1879), Efendi İle Uşak (1891), İvan İliç'in Ölümü (1886), Diriliş (1897), Hacı Murat (1901).
I. BÖLÜM
Yazın tam ortasıydı. Tarlaları geçip eve gidiyordum. Otlaklar biçilmiş, çavdar tarlaları da biçilmeyi bekliyordu. Bu mevsimde, renkleri birbirine çok güzel uyan çiçekler vardır. Pembe, kırmızı, beyaz çiğdemler, taçları süt beyaz, ortaları sapsarı, tuhaf fakat çok hoş kokulu papatyalar; laleleri anımsatan sapsarı uzun uzun susamlar, bal kokulu sarı katırtırnakları, yerlerde sürünen çan çiçekleri; kırmızı, sarı, pembe mineler; yol boyunca görünen, hoş fakat çok hafif kokuları olan eflatun hatmiler, henüz açılmışken güneşin ışıkları altında parlak lacivert, akşamları ya da artık solmaya başladıkları zaman ya kırmızımtrak ya mavi görünen katırboncukları, çevreye tatlı bir badem kokusu yayan, dokununca da hemen solan huni biçiminde sarmaşık çiçekleri...
Farklı çiçeklerden bir demet yaparak eve dönüyordum. Bir hendekte, muhteşem güzellikte, mor renkli bir devedikeni gördüm. Bizde, "Tatar" adı verilen türden bir devedikeniydi.
Bunlara tarlada biri rastladı mı büyük bir dikkatle toprağı oyarak kökünden çıkarır, otlar biçilirken de aralarında böyle bir devedikeni görülünce, onu hemen ot yığınından kimsenin eline batmasın diye alıp bir yana atarlar.
Kendi kendime, "Bu devedikenini koparıp çiçek demetinin ortasına koyayım," dedim. Hendeğin içine indiğimde, çiçeğin ortasına yapışmış, derin ve tatlı tatlı uykuda olan, üzeri hafif tüylü bir yaban arısını uzaklaştırdım. Ardından da çiçeği koparmaya çalıştım. Çok zorlandım fakat sonunda kopardım. Dalında daha güzel duran çiçeği kopardığıma pişman oldum ve onu yere attım. Bu kadar uğraş verdiğimi hatırlayarak, "Ne kadar büyük bir yaşama isteği vardı!.. Canını kurtarmak için nasıl da çaba sarfetti!.. Hayatını verirken bile, bunu ne kadar pahalıya mal etti!" diye düşündüm.
Evime giden yol, taşlı topraklı bir yoldu. Yeni sürülmüş olan tarla, bir çiftçinindi. Tarla o kadar büyüktü ki her iki yanda, dağın yamacına kadar, düzgün bir şekilde alt üst edilmiş, henüz ekilmemiş kara topraktan başka hiçbir şey görünmüyordu.
Bu kapkara ve ölü tarlanın içinde, elimde olmayarak, bir canlılık belirtisi bulmaya çalışarak: "İnsan denilen varlık ne kadar yok edici!.. Burada bile, kendi yaşamını sürdürmek için kim bilir daha kaç canlı varlığa, bitkiye acımadan kıydı!" diye düşünüyordum.
İleride sağda, Tatar çiçeği gördüm. Üç sap şeklindeydi, birinin üst kısmı koparılmıştı, sapın diğer kısmı koparılmış bir el gibi sarkıyordu. Diğer iki sapta ise birer çiçek vardı. Bu çiçekler de bir zamanlar koyu kırmızıydı fakat şimdi ikisi de kararmıştı.
Saplardan biri kırılmıştı, kırılmış olan kısım, ucunda kara çiçeğiyle aşağı doğru sarkmıştı. Diğer çiçek de kara toprağın çamuruna bulanmıştı fakat her şeye karşın yine de dimdik ayakta duruyordu.
"Ne müthiş bir direniş bu!" dedim. "İnsan buradaki her şeyi kendisine boyun eğdirip hepsini yenmiş! Sadece bu devedikeni ona teslim olmamış..."
İşte o an aklıma çok eski bir Kafkas öyküsü geldi. Bu öykünün bir kısmını ben yaşadım, bir kısmını olaya şahit olanlardan dinledim, bir kısmını da hayalimde canlandırdım. İşte öykü şudur:
Yıl 1851 sonlarıydı. Kasım ayının soğuk bir akşam günüydü.
Hacı Murat, topraklarından yirmi verst kadarını Rusların elinden kurtaran Çeçenlerin köyüne, her yanından tezek kokuları duyulan, Ruslara düşman Makhet avuluna giriyordu.
Müezzin yeni sustuğundan, birbirlerine yapışmış daracık köy evlerinin avlularına dağılan ineklerin homurtusu, arada sırada birbirleriyle tartışan erkeklerin gırtlaktan gelen boğuk sesleriyle, aşağıda çeşme başında toplanan kadınlarla çocukların sesleri duyuluyordu.
Hacı Murat, Şamil'in kahramanlığı ile tanınmış vekiliydi. Sancağı almadan asla köyden dışarı çıkmazdı. On kadar müridi sürekli yanındaydı. Bunlar etrafında dolaşır, atlarının üzerinde onun için türlü türlü oyunlar yapar, cigitlik ederlerdi. Ancak, şimdi sırtındaki yamçısına sarınmış, atkısıyla da yüzünü örtmüştü.
Yamçısının altından tüfeği görünüyordu. Bir müridini yanına almıştı. Mümkün olduğu kadar kimseye görünmemeye çalışıyor, yolda karşılaştığı insanları o hareketli gözleriyle büyük bir dikkatle süzüyordu.
Köyün ortasına gelen Hacı Murat, meydana giden yola değil de, sola sapan daracık sokağa girdi. Kulübelerin birinin önünde durup dikkatlice kapıya baktı.
Kulübenin önünde, saçağın altında tek bir kişi bile yoktu.
Sadece damda, çamurla yeni sıvanmış bacanın arkasında, sırtına bir gocuk alan biri, öylece uzanmış yatıyordu.
Atından inmeden, damdaki adamı kırbacıyla dürten Hacı Murat, gocuğun altından çıkan yaşlı bir adamla karşılaştı.
Adamın sırtında eski püskü bir yelek vardı. İhtiyarın gözleri nemli ve kızarmıştı, kirpikleri yoktu. Birbirine yapışan göz kapaklarını iyice açabilmek için, gözlerin kırpıp duruyordu.
Hacı Murat alışılmış selamı vererek:
"Selamünaleyküm..." dedi. Ardından atkısını açarak, yüzünü gösterdi.
Yaşlı adam, Hacı Murat'ı tanıyınca dişsiz ağzı ile gülümseyerek:
"Aleykümselam!" dedi.
Ardından o zayıf bacaklarının üzerinde doğrularak bacanın yanında durmakta olan nalınlarını giymeye çalıştı. Onları giyince de, hiç acele etmeden, sırtına doğrudan doğruya çıplak tene giyilebilen, buruşuk yeleğini giydi. Yavaşça dama dayalı olan merdivenden aşağı inmeye başladı.
Yaşlı adam giyinip tahta merdivenden aşağı inerken, kırışmış, güneşte yanmış ince boynunu bir sağa bir sola sallıyor, dişsiz ağzını sürekli şapırdatıyordu.
Aşağı iner inmez, hemen misafire saygı göstererek Hacı Murat'ın atına yaklaştı, tek eliyle dizginini, diğer eliyle de sağ özengiyi tuttu. Hacı Murat'ın güçlü müridi kendi atından çevik bir hareketle aşağı atlayarak yaşlı adamı yavaşça yana doğru itti ve onun yerine geçti.
Hacı Murat, atından inip hafifçe topallayarak saçağın altına doğru yürüdü.
İçeriden aceleyle, on beş yaşlarında bir çocuk çıktı. Büyük bir şaşkınlıkla kapkara ve parlak gözlerini gelenlere dikti.
Yaşlı adam, Hacı Murat'ın önüne geçti. Kulübenin kolay açılan kapısını gıcırdatarak açtı ve çocuğa dönerek:
"Camiye koş, babanı çağır!" dedi.
Hacı Murat içeri girdiğinde, köy evinin iç kapısından artık pek genç olmayan zayıf bir kadın çıktı. Üzerinde sarı bir gömlek, ayağında lacivert bir şalvar ve kırmızı bir yelek vardı.
Ellerinde yastıkları taşıyordu. İkiye bükülmüş olarak odanın karşı duvarının dibine, misafirin oturabilmesi için yastıkları yan yana dizerek Hacı Murat'a:
"Gelişinle bize mutluluk getirdin!" dedi.
Hacı Murat:
"Allah evlatlarını bağışlasın bacı..." dedi.
Yamçısını, tüfeğini, ardından belindeki kılıcı çıkarıp ihtiyara uzattı.
İhtiyar, tüfekle kılıcı dümdüz sıvanmış, beyaz badana ile tertemiz boyanmış duvara, parıl parıl parlayan iki büyük leğenin arasındaki bir çiviye, ev sahibinin silahlarının yanına astı.
Hacı Murat belindeki tabancayı yokladı, Çerkez elbisesinin önünü kapayarak, duvarın dibine dizili olan yastıklara yaklaşıp oturdu. İhtiyar da yanına gelip çıplak ayaklarıyla bağdaş kurdu, gözlerini kapadı, ellerini açıp avuçlarını yukarı doğru kaldırdı.
Hacı Murat da aynı şeyi yaptı.
Her ikisi de dualar edip ellerini yüzlerine sürdüler.
Ardından Hacı Murat:
"Ne haber?" diye sordu.
Yaşlı adam cansız, kırmızı gözleriyle Hacı Murat'ın yüzüne değil de göğsüne bakıyordu.
"Haber yok..." dedi. "Kovanların orada kalıyorum, bizim oğlanı görmek için yeni gelmiştim, olup bitenleri o bilir..."
Hacı Murat, yaşlı adamın çok fazla şey bildiğini, aslında kendisinin öğrenmesi gereken olayları öğrendiğini, fakat söylemek istemediğini anladı. Başını sallayıp bir daha da bir şey sormadı.
Yaşlı adam kendi kendine konuşmaya başladı:
"Bir şey yok, yeni olan bir şey varsa o da şu: Tavşanlar kendi aralarında toplanıp kartalları nasıl kovacağız diye tartışıyorlarmış. Kartallar ise birbirlerini yemekten başka bir şey yapmıyorlarmış..."
Yaşlı adam bunu söyledikten sonra, hırıltılı ve öfkeli:
"Geçen hafta Rus köpekleri Miçinskiy'de saman yığınlarını tutuşturmuşlar. Allah belalarını versin!.. Gebersinler!" diye söylendi.
Hacı Murat'ın müridi içeriye girdi. İri, kuvvetli ayaklarıyla toprak zemin üzerinde yumuşak adımlarla yürüdü. Aynı Hacı Murat gibi sırtındaki yamçıyı, tüfeğini, ardından da kılıcını çıkardı. Üzerinde yalnız hançerle tabancasını bıraktı. Çıkardıklarını gidip Hacı Murat'ın silahlarının asılı olduğu çivilere astı.
Yaşlı adam içeriye gireni göstererek:
"Bu adam da kim?" diye sordu.
Hacı Murat:
"Benim müridimdir," dedi. "Adı Eldar."
Yaşlı adam: "Tamam öyleyse," dedi.
Ardından Eldar'a sedirin üzerinde, Hacı Murat'ın yanında yer gösterdi.
Eldar bağdaş kurup oturdu. Bir koyunun gözleri gibi hafifçe patlak olan güzel gözleriyle, konuşan yaşlıya baktı. Yaşlı adam, yaklaşık bir hafta kadar evvel kendi köylerinden yiğit birkaç delikanlının iki Rus askerini yakaladıklarını, birini öldürdüklerini ve Vedeno'ya, Şamil'e gönderdiklerini anlatıyordu.
Hacı Murat anlatılanları dalgın bir şekilde dinliyor, arada sırada gözlerini kapıya doğru yöneltiyor, dışarıdaki seslere kulak kabartıyordu. Dışarıdaki saçağın altında ayak sesleri duyuldu.
Kapı gıcırdadı, ardından da içeriye ev sahibi girdi.
Ev sahibi Sado, kırk yaşlarındaydı. Uzun bir burnu, küçük bir sakalı vardı. Gözleri, kendisini koşup çağırmış, ardından da babası ile beraber içeri girerek kapının yanında bağdaş kurarak oturan, on beş yaşlarındaki oğlunun gözleri gibi kapkara ve pırıl pırıldı. Kapının önünde ayaklarındaki nalınları çıkardı, epeydir tıraş etmediği, bu nedenle yavaş yavaş her yanında kara saçlar çıkmış başının üzerindeki yıpranmış eski kalpağını ensesine doğru itti, ardından da hemen Hacı Murat'ın karşısına bağdaş kurarak oturdu.
O da yaşlı adam gibi, ilk önce avuçlarını yukarı doğru çevirerek ellerini açıp dua etti, yüzünü sıvazladı, ondan sonra da konuşmaya başladı.
Şamil'in, Hacı Murat'ı yakalamaları, ölü veya diri olarak gelip kendisine teslim etmeleri için emir verdiğini, emri bildirmeye gelen habercilerin bir gün önce oradan ayrıldıklarını, halkın Şamil'in emri dışına çıkmaktan korktuğunu anlattı. Bu nedenle çok dikkatli hareket edilmesi gerektiğini de belirtti.
"Benim evimde bulunan bir misafire ben sağ olduğum sürece hiç kimse bir şey yapamaz. Fakat, kırlarda durum nasıl olur, işte bunu düşünmek gerekir," dedi.
Sado konuşmasını tamamlayınca Hacı Murat:
"Madem düşünmek gerek biz de düşünürüz" dedi. "Şimdi Ruslara birini göndermeli. Onlara bir mektup yazmalı. Müridim mektubu götürür, sadece bir kılavuz bulmalı..."
Sado:
"Kardeşim Batu'yu göndeririz," diye teklifte bulundu.
Ardından oğluna dönerek:
"Git Batu'yu çağır!" dedi.
Çocuk yerinden fırladı, sağlam ve çevik bacaklarını hızla oynatarak, dışarı çıktı.
Yaklaşık on dakika geçtikten sonra, yanında, yüzü güneşten kararmış, derisinin üzerinde damarları kabarık görünen kısa bacaklı bir Çeçen'le geldi.
Çeçen'in üzerinde artık her yanı açılmaya, akmaya başlamış sarı bir Çerkez elbisesi vardı, kol ağzındaki püsküller bile kopmuştu.
Dizlerine kadar gelen çizmelerinin üst kısmını da aşağı doğru kıvırmıştı. İçerdekilere selam verdi ve oturdu.
Hacı Murat içeri girenin selamına karşılık verdi ve hiç zaman kaybetmeden, boşu boşuna fazla söz söylemeden sordu:
"Sen benim müridimi Rusların yanına götürebilir misin?"
Batu neşeli bir edayla:
"Götürürüm..." dedi. "Her şeyi yapabilirim! Benimle hiçbir Çeçen başa çıkamaz! Başkasına baksan, her şeyi yaparım der, söz verir fakat hiçbir şey yapamaz! Ben yaparım..."
Hacı Murat:
"Peki öyleyse..." dedi. "İpin uzunu, sözün kısası makbuldür!"
Batu:
"Ben de sustum işte..." dedi.
"Dikyar'ın karşısında Argun çayının dirsek çevirdiği yeri, ormanın düzlük yerini biliyor musun? Hani ortasında iki saman yığınının bulunduğu düzlüğü?"
"Biliyorum!"
"Adamlarımdan üç atlı orada beni bekliyorlar."
Batu başını sallayarak:
"Ayia!.." dedi.
"Oraya gidince Han Mahoma'yı istersin. Han Mahoma ne yapılacağını, kime ne söyleneceğini bilir. Onu Rus komutanına, Prens Vorontzov'a götürmek gerek. Götürebilir misin?"
"Tabii ki götürürüm."
"Onu götürüp tekrar buraya getirmelisin. Bunu da yapar mısın?"
"Tabii yaparım."
"Onu getirince ormana geri dönersin, ben de orada olacağım..."
Batu yerinden kalktı ve ellerini göğsüne koydu:
"Hepsini yerine getireceğim!" diyerek dışarı çıktı.
Batu dışarı çıktıktan sonra Hacı Murat, ev sahibine döndü:
"Aslında Çeha'ya da göndermeli! Çeha'ya giden şunları yapacak..." dedi.
Bu arada içeri iki kadın girdi. Kadınlardan biri Sado'nun artık çok genç olmayan, zayıf karısıydı. Biraz evvel yastıkları duvarın dibine o dizmişti. İkincisi ise henüz çocuk denecek yaşta bir kızdı. Sırtında yeşil bir hırka, ayağında da kırmızı şalvar vardı. Bütün göğsünü iplere dizilmiş gümüş paralarla örtmüştü.
Zayıf sırtında, omuzlarının arasına sarkıttığı uzun olmayan, sert, kalın, kapkara saç örgüsünün ucuna gümüş bir ruble bağlanmıştı. Genç yüzüne ciddi bir hava vermek istiyorsa da, babasının ve ağabeyinin gözleri gibi pırıl pırıl, kapkara gözleri ona neşeli bir hava veriyordu.
Sado'nun karısı, elinde yuvarlak, alçak bir sofra tahtası taşıyordu. Sofranın üzerinde çay, peksimet, tereyağında pişmiş açma, çörek, peynir ve bal vardı. Kız ise, bir leğen, ibrik, bir de havlu getirmişti.
Kadınlar dışarı çıktıklarında, ayak sesleri kesilince, Eldar ferahlayarak içini çekti. Hacı Murat ise, elini Çerkez elbisesinin fişekliğinin bölümlerinden birine attı. İçindeki kurşunu çıkarıp kurşunun altına katlanmış olarak konulmuş pusulayı alıp Sado'ya gösterdi:
"Bunu oğluma verirsin..."
Sado:
"Peki karşılığı kime verilecek?" dedi.
"Sana... Sen de bunu alıp bana getirirsin."
Sado pusulayı kendi Çerkez elbisesinin fişekliğine yerleştirdi:
"Dediğin yerine getirilecektir..." dedi.
Ardından eline ibriğı alarak, leğeni Hacı Murat'a doğru çekti. Hacı Murat'ın gömleğinin kollarından bileklerine kadar olan kısmı bembeyazdı. Yıkanıp kurulandıktan sonra da sofraya yaklaştı,
Eldar da aynısını yaptı.