gridreads

1. Bölüm

LEV NİKO­LA­YE­VİÇ TOLS­TOY

28 Ağus­tos 1828'de Mos­ko­va'nın güney tara­fın­da, asil bir aile­nin çocuğu olarak dün­ya­ya geldi. Babası Kont Niko­lay İlyiç Tols­toy, 1812 yılı Napol­yon Savaş­la­rı­na katıl­mış emekli bir yar­bay­dı. Annesi ise pren­ses­ti.

Kazan Lisesi'ne girdi. Hukuk Fakül­te­si'ne yazıl­dı (1846). Bir yıl sonra bırak­tı. Dinî inancı gev­şek­ti. Teğmen olarak Kaf­kas­ya'ya gitti (1851-52). Burada sağ­lı­ğı bozul­du. Can sıkın­tı­sı­nı gider­mek için roman yaz­ma­ya karar verdi. Sonya ile evlen­di (1862). Savaş ve Barış adlı büyük roma­nı­nı bu sırada yazdı (1864-69).

Ardın­dan peşi peşine meşhur eser­le­ri­ni yaz­ma­ya devam etti. Anna Kare­ni­na (1877), İti­raf­lar (1878-79), Efendi ile Uşak (1891, Diri­liş, Sanat Nedir? 1897). Hacı Murat (1901). Doğu­mu­nun 80. yıl dönü­mü­nü bütün Rusya kut­la­dı (1908). Vasi­yet­na­me­si­ni hazır­la­dı (1910). Aile çev­re­sin­de buna­lan yaşlı yazar, karı­sı­na evden kaçtı. Trene binip güneye yönel­di. Yolda halsiz düş­tü­ğün­den, Asto­po­vo istas­yo­nun­da tren­den indi. Gar şefi, ünlü yol­cu­yu evinde konuk etti. Koşup gelen karı­sı­nı yanına almadı. Bir hafta sonra öldü.

En Önemli Eser­le­ri:

Kazak­lar (1863), Savaş ve Barış (1864-69), Anna Kare­ni­na (1873-77), İti­raf­la­rım (1878-1879), Efendi İle Uşak (1891), İvan İliç'in Ölümü (1886), Diri­liş (1897), Hacı Murat (1901).

I. BÖLÜM

Yazın tam orta­sıy­dı. Tar­la­la­rı geçip eve gidi­yor­dum. Otlak­lar biçil­miş, çavdar tar­la­la­rı da biçil­me­yi bek­li­yor­du. Bu mev­sim­de, renk­le­ri bir­bi­ri­ne çok güzel uyan çiçek­ler vardır. Pembe, kır­mı­zı, beyaz çiğ­dem­ler, taç­la­rı süt beyaz, orta­la­rı sap­sa­rı, tuhaf fakat çok hoş kokulu papat­ya­lar; lale­le­ri anım­sa­tan sap­sa­rı uzun uzun susam­lar, bal kokulu sarı katır­tır­nak­la­rı, yer­ler­de sürü­nen çan çiçek­le­ri; kır­mı­zı, sarı, pembe mine­ler; yol boyun­ca görü­nen, hoş fakat çok hafif koku­la­rı olan efla­tun hat­mi­ler, henüz açıl­mış­ken güne­şin ışık­la­rı altın­da parlak laci­vert, akşam­la­rı ya da artık sol­ma­ya baş­la­dık­la­rı zaman ya kır­mı­zımt­rak ya mavi görü­nen katır­bon­cuk­la­rı, çev­re­ye tatlı bir badem kokusu yayan, doku­nun­ca da hemen solan huni biçi­min­de sar­ma­şık çiçek­le­ri...

Farklı çiçek­ler­den bir demet yapa­rak eve dönü­yor­dum. Bir hen­dek­te, muh­te­şem güzel­lik­te, mor renkli bir deve­di­ke­ni gördüm. Bizde, "Tatar" adı veri­len türden bir deve­di­ke­niy­di.

Bun­la­ra tar­la­da biri rast­la­dı mı büyük bir dik­kat­le top­ra­ğı oyarak kökün­den çıka­rır, otlar biçi­lir­ken de ara­la­rın­da böyle bir deve­di­ke­ni görü­lün­ce, onu hemen ot yığı­nın­dan kim­se­nin eline bat­ma­sın diye alıp bir yana atar­lar.

Kendi ken­di­me, "Bu deve­di­ke­ni­ni kopa­rıp çiçek deme­ti­nin orta­sı­na koya­yım," dedim. Hen­de­ğin içine indi­ğim­de, çiçe­ğin orta­sı­na yapış­mış, derin ve tatlı tatlı uykuda olan, üzeri hafif tüylü bir yaban arı­sı­nı uzak­laş­tır­dım. Ardın­dan da çiçeği kopar­ma­ya çalış­tım. Çok zor­lan­dım fakat sonun­da kopar­dım. Dalın­da daha güzel duran çiçeği kopar­dı­ğı­ma pişman oldum ve onu yere attım. Bu kadar uğraş ver­di­ği­mi hatır­la­ya­rak, "Ne kadar büyük bir yaşama isteği vardı!.. Canını kur­tar­mak için nasıl da çaba sar­fet­ti!.. Haya­tı­nı verir­ken bile, bunu ne kadar paha­lı­ya mal etti!" diye düşün­düm.

Evime giden yol, taşlı top­rak­lı bir yoldu. Yeni sürül­müş olan tarla, bir çift­çi­nin­di. Tarla o kadar büyük­tü ki her iki yanda, dağın yama­cı­na kadar, düzgün bir şekil­de alt üst edil­miş, henüz ekil­me­miş kara top­rak­tan başka hiçbir şey görün­mü­yor­du.

Bu kap­ka­ra ve ölü tar­la­nın içinde, elimde olma­ya­rak, bir can­lı­lık belir­ti­si bul­ma­ya çalı­şa­rak: "İnsan deni­len varlık ne kadar yok edici!.. Burada bile, kendi yaşa­mı­nı sür­dür­mek için kim bilir daha kaç canlı var­lı­ğa, bit­ki­ye acı­ma­dan kıydı!" diye düşü­nü­yor­dum.

İle­ri­de sağda, Tatar çiçeği gördüm. Üç sap şek­lin­dey­di, biri­nin üst kısmı kopa­rıl­mış­tı, sapın diğer kısmı kopa­rıl­mış bir el gibi sar­kı­yor­du. Diğer iki sapta ise birer çiçek vardı. Bu çiçek­ler de bir zaman­lar koyu kır­mı­zıy­dı fakat şimdi ikisi de karar­mış­tı.

Sap­lar­dan biri kırıl­mış­tı, kırıl­mış olan kısım, ucunda kara çiçe­ğiy­le aşağı doğru sark­mış­tı. Diğer çiçek de kara top­ra­ğın çamu­ru­na bulan­mış­tı fakat her şeye karşın yine de dimdik ayakta duru­yor­du.

"Ne müthiş bir dire­niş bu!" dedim. "İnsan bura­da­ki her şeyi ken­di­si­ne boyun eğdi­rip hep­si­ni yenmiş! Sadece bu deve­di­ke­ni ona teslim olma­mış..."

İşte o an aklıma çok eski bir Kafkas öyküsü geldi. Bu öykü­nün bir kıs­mı­nı ben yaşa­dım, bir kıs­mı­nı olaya şahit olan­lar­dan din­le­dim, bir kıs­mı­nı da haya­lim­de can­lan­dır­dım. İşte öykü şudur:

Yıl 1851 son­la­rıy­dı. Kasım ayının soğuk bir akşam günüy­dü.

Hacı Murat, top­rak­la­rın­dan yirmi verst kada­rı­nı Rus­la­rın elin­den kur­ta­ran Çeçen­le­rin köyüne, her yanın­dan tezek koku­la­rı duyu­lan, Rus­la­ra düşman Makhet avu­lu­na giri­yor­du.

Müez­zin yeni sus­tu­ğun­dan, bir­bir­le­ri­ne yapış­mış dara­cık köy evle­ri­nin avlu­la­rı­na dağı­lan inek­le­rin homur­tu­su, arada sırada bir­bir­le­riy­le tar­tı­şan erkek­le­rin gırt­lak­tan gelen boğuk ses­le­riy­le, aşa­ğı­da çeşme başın­da top­la­nan kadın­lar­la çocuk­la­rın ses­le­ri duyu­lu­yor­du.

Hacı Murat, Şamil'in kah­ra­man­lı­ğı ile tanın­mış veki­liy­di. San­ca­ğı alma­dan asla köyden dışarı çık­maz­dı. On kadar müridi sürek­li yanın­day­dı. Bunlar etra­fın­da dola­şır, atla­rı­nın üze­rin­de onun için türlü türlü oyun­lar yapar, cigit­lik eder­ler­di. Ancak, şimdi sır­tın­da­ki yam­çı­sı­na sarın­mış, atkı­sıy­la da yüzünü ört­müş­tü.

Yam­çı­sı­nın altın­dan tüfeği görü­nü­yor­du. Bir müri­di­ni yanına almış­tı. Mümkün olduğu kadar kim­se­ye görün­me­me­ye çalı­şı­yor, yolda kar­şı­laş­tı­ğı insan­la­rı o hare­ket­li göz­le­riy­le büyük bir dik­kat­le süzü­yor­du.

Köyün orta­sı­na gelen Hacı Murat, mey­da­na giden yola değil de, sola sapan dara­cık sokağa girdi. Kulü­be­le­rin biri­nin önünde durup dik­kat­li­ce kapıya baktı.

Kulü­be­nin önünde, saça­ğın altın­da tek bir kişi bile yoktu.

Sadece damda, çamur­la yeni sıvan­mış baca­nın arka­sın­da, sır­tı­na bir gocuk alan biri, öylece uzan­mış yatı­yor­du.

Atın­dan inme­den, dam­da­ki adamı kır­ba­cıy­la dürten Hacı Murat, gocu­ğun altın­dan çıkan yaşlı bir adamla kar­şı­laş­tı.

Adamın sır­tın­da eski püskü bir yelek vardı. İhti­ya­rın göz­le­ri nemli ve kızar­mış­tı, kir­pik­le­ri yoktu. Bir­bi­ri­ne yapı­şan göz kapak­la­rı­nı iyice aça­bil­mek için, göz­le­rin kırpıp duru­yor­du.

Hacı Murat alı­şıl­mış selamı vere­rek:

"Sela­mü­na­ley­küm..." dedi. Ardın­dan atkı­sı­nı açarak, yüzünü gös­ter­di.

Yaşlı adam, Hacı Murat'ı tanı­yın­ca dişsiz ağzı ile gülüm­se­ye­rek:

"Aley­küm­se­lam!" dedi.

Ardın­dan o zayıf bacak­la­rı­nın üze­rin­de doğ­ru­la­rak baca­nın yanın­da dur­mak­ta olan nalın­la­rı­nı giy­me­ye çalış­tı. Onları giyin­ce de, hiç acele etme­den, sır­tı­na doğ­ru­dan doğ­ru­ya çıplak tene giyi­le­bi­len, buru­şuk yele­ği­ni giydi. Yavaş­ça dama dayalı olan mer­di­ven­den aşağı inmeye baş­la­dı.

Yaşlı adam giyi­nip tahta mer­di­ven­den aşağı iner­ken, kırış­mış, güneş­te yanmış ince boy­nu­nu bir sağa bir sola sal­lı­yor, dişsiz ağzını sürek­li şapır­da­tı­yor­du.

Aşağı iner inmez, hemen misa­fi­re saygı gös­te­re­rek Hacı Murat'ın atına yak­laş­tı, tek eliyle diz­gi­ni­ni, diğer eliyle de sağ özen­gi­yi tuttu. Hacı Murat'ın güçlü müridi kendi atın­dan çevik bir hare­ket­le aşağı atla­ya­rak yaşlı adamı yavaş­ça yana doğru itti ve onun yerine geçti.

Hacı Murat, atın­dan inip hafif­çe topal­la­ya­rak saça­ğın altına doğru yürüdü.

İçe­ri­den ace­ley­le, on beş yaş­la­rın­da bir çocuk çıktı. Büyük bir şaş­kın­lık­la kap­ka­ra ve parlak göz­le­ri­ni gelen­le­re dikti.

Yaşlı adam, Hacı Murat'ın önüne geçti. Kulü­be­nin kolay açılan kapı­sı­nı gıcır­da­ta­rak açtı ve çocuğa döne­rek:

"Camiye koş, babanı çağır!" dedi.

Hacı Murat içeri gir­di­ğin­de, köy evinin iç kapı­sın­dan artık pek genç olma­yan zayıf bir kadın çıktı. Üze­rin­de sarı bir gömlek, aya­ğın­da laci­vert bir şalvar ve kır­mı­zı bir yelek vardı.

Elle­rin­de yas­tık­la­rı taşı­yor­du. İkiye bükül­müş olarak odanın karşı duva­rı­nın dibine, misa­fi­rin otu­ra­bil­me­si için yas­tık­la­rı yan yana dize­rek Hacı Murat'a:

"Geli­şin­le bize mut­lu­luk getir­din!" dedi.

Hacı Murat:

"Allah evlat­la­rı­nı bağış­la­sın bacı..." dedi.

Yam­çı­sı­nı, tüfe­ği­ni, ardın­dan belin­de­ki kılıcı çıka­rıp ihti­ya­ra uzattı.

İhti­yar, tüfek­le kılıcı dümdüz sıvan­mış, beyaz badana ile ter­te­miz boyan­mış duvara, parıl parıl par­la­yan iki büyük leğe­nin ara­sın­da­ki bir çiviye, ev sahi­bi­nin silah­la­rı­nın yanına astı.

Hacı Murat belin­de­ki taban­ca­yı yok­la­dı, Çerkez elbi­se­si­nin önünü kapa­ya­rak, duva­rın dibine dizili olan yas­tık­la­ra yak­la­şıp oturdu. İhti­yar da yanına gelip çıplak ayak­la­rıy­la bağdaş kurdu, göz­le­ri­ni kapadı, elle­ri­ni açıp avuç­la­rı­nı yukarı doğru kal­dır­dı.

Hacı Murat da aynı şeyi yaptı.

Her ikisi de dualar edip elle­ri­ni yüz­le­ri­ne sür­dü­ler.

Ardın­dan Hacı Murat:

"Ne haber?" diye sordu.

Yaşlı adam cansız, kır­mı­zı göz­le­riy­le Hacı Murat'ın yüzüne değil de göğ­sü­ne bakı­yor­du.

"Haber yok..." dedi. "Kovan­la­rın orada kalı­yo­rum, bizim oğlanı görmek için yeni gel­miş­tim, olup biten­le­ri o bilir..."

Hacı Murat, yaşlı adamın çok fazla şey bil­di­ği­ni, aslın­da ken­di­si­nin öğren­me­si gere­ken olay­la­rı öğren­di­ği­ni, fakat söy­le­mek iste­me­di­ği­ni anladı. Başını sal­la­yıp bir daha da bir şey sor­ma­dı.

Yaşlı adam kendi ken­di­ne konuş­ma­ya baş­la­dı:

"Bir şey yok, yeni olan bir şey varsa o da şu: Tav­şan­lar kendi ara­la­rın­da top­la­nıp kar­tal­la­rı nasıl kova­ca­ğız diye tar­tı­şı­yor­lar­mış. Kar­tal­lar ise bir­bir­le­ri­ni yemek­ten başka bir şey yap­mı­yor­lar­mış..."

Yaşlı adam bunu söy­le­dik­ten sonra, hırıl­tı­lı ve öfkeli:

"Geçen hafta Rus köpek­le­ri Miçins­kiy'de saman yığın­la­rı­nı tutuş­tur­muş­lar. Allah bela­la­rı­nı versin!.. Geber­sin­ler!" diye söy­len­di.

Hacı Murat'ın müridi içe­ri­ye girdi. İri, kuv­vet­li ayak­la­rıy­la toprak zemin üze­rin­de yumu­şak adım­lar­la yürüdü. Aynı Hacı Murat gibi sır­tın­da­ki yam­çı­yı, tüfe­ği­ni, ardın­dan da kılı­cı­nı çıkar­dı. Üze­rin­de yalnız han­çer­le taban­ca­sı­nı bırak­tı. Çıkar­dık­la­rı­nı gidip Hacı Murat'ın silah­la­rı­nın asılı olduğu çivi­le­re astı.

Yaşlı adam içe­ri­ye gireni gös­te­re­rek:

"Bu adam da kim?" diye sordu.

Hacı Murat:

"Benim müri­dim­dir," dedi. "Adı Eldar."

Yaşlı adam: "Tamam öyley­se," dedi.

Ardın­dan Eldar'a sedi­rin üze­rin­de, Hacı Murat'ın yanın­da yer gös­ter­di.

Eldar bağdaş kurup oturdu. Bir koyu­nun göz­le­ri gibi hafif­çe patlak olan güzel göz­le­riy­le, konu­şan yaş­lı­ya baktı. Yaşlı adam, yak­la­şık bir hafta kadar evvel kendi köy­le­rin­den yiğit birkaç deli­kan­lı­nın iki Rus aske­ri­ni yaka­la­dık­la­rı­nı, birini öldür­dük­le­ri­ni ve Vedeno'ya, Şamil'e gön­der­dik­le­ri­ni anla­tı­yor­du.

Hacı Murat anla­tı­lan­la­rı dalgın bir şekil­de din­li­yor, arada sırada göz­le­ri­ni kapıya doğru yönel­ti­yor, dışa­rı­da­ki ses­le­re kulak kabar­tı­yor­du. Dışa­rı­da­ki saça­ğın altın­da ayak ses­le­ri duyul­du.

Kapı gıcır­da­dı, ardın­dan da içe­ri­ye ev sahibi girdi.

Ev sahibi Sado, kırk yaş­la­rın­day­dı. Uzun bir burnu, küçük bir sakalı vardı. Göz­le­ri, ken­di­si­ni koşup çağır­mış, ardın­dan da babası ile bera­ber içeri gire­rek kapı­nın yanın­da bağdaş kura­rak oturan, on beş yaş­la­rın­da­ki oğlu­nun göz­le­ri gibi kap­ka­ra ve pırıl pırıl­dı. Kapı­nın önünde ayak­la­rın­da­ki nalın­la­rı çıkar­dı, epey­dir tıraş etme­di­ği, bu neden­le yavaş yavaş her yanın­da kara saçlar çıkmış başı­nın üze­rin­de­ki yıp­ran­mış eski kal­pa­ğı­nı ense­si­ne doğru itti, ardın­dan da hemen Hacı Murat'ın kar­şı­sı­na bağdaş kura­rak oturdu.

O da yaşlı adam gibi, ilk önce avuç­la­rı­nı yukarı doğru çevi­re­rek elle­ri­ni açıp dua etti, yüzünü sıvaz­la­dı, ondan sonra da konuş­ma­ya baş­la­dı.

Şamil'in, Hacı Murat'ı yaka­la­ma­la­rı, ölü veya diri olarak gelip ken­di­si­ne teslim etme­le­ri için emir ver­di­ği­ni, emri bil­dir­me­ye gelen haber­ci­le­rin bir gün önce oradan ayrıl­dık­la­rı­nı, halkın Şamil'in emri dışına çık­mak­tan kork­tu­ğu­nu anlat­tı. Bu neden­le çok dik­kat­li hare­ket edil­me­si gerek­ti­ği­ni de belirt­ti.

"Benim evimde bulu­nan bir misa­fi­re ben sağ oldu­ğum sürece hiç kimse bir şey yapa­maz. Fakat, kır­lar­da durum nasıl olur, işte bunu düşün­mek gere­kir," dedi.

Sado konuş­ma­sı­nı tamam­la­yın­ca Hacı Murat:

"Madem düşün­mek gerek biz de düşü­nü­rüz" dedi. "Şimdi Rus­la­ra birini gön­der­me­li. Onlara bir mektup yaz­ma­lı. Müri­dim mek­tu­bu götü­rür, sadece bir kıla­vuz bul­ma­lı..."

Sado:

"Kar­de­şim Batu'yu gön­de­ri­riz," diye tek­lif­te bulun­du.

Ardın­dan oğluna döne­rek:

"Git Batu'yu çağır!" dedi.

Çocuk yerin­den fır­la­dı, sağlam ve çevik bacak­la­rı­nı hızla oyna­ta­rak, dışarı çıktı.

Yak­la­şık on dakika geç­tik­ten sonra, yanın­da, yüzü güneş­ten karar­mış, deri­si­nin üze­rin­de damar­la­rı kaba­rık görü­nen kısa bacak­lı bir Çeçen'le geldi.

Çeçen'in üze­rin­de artık her yanı açıl­ma­ya, akmaya baş­la­mış sarı bir Çerkez elbi­se­si vardı, kol ağzın­da­ki püs­kül­ler bile kop­muş­tu.

Diz­le­ri­ne kadar gelen çiz­me­le­ri­nin üst kıs­mı­nı da aşağı doğru kıvır­mış­tı. İçer­de­ki­le­re selam verdi ve oturdu.

Hacı Murat içeri gire­nin sela­mı­na kar­şı­lık verdi ve hiç zaman kay­bet­me­den, boşu boşuna fazla söz söy­le­me­den sordu:

"Sen benim müri­di­mi Rus­la­rın yanına götü­re­bi­lir misin?"

Batu neşeli bir edayla:

"Götü­rü­rüm..." dedi. "Her şeyi yapa­bi­li­rim! Benim­le hiçbir Çeçen başa çıka­maz! Baş­ka­sı­na baksan, her şeyi yapa­rım der, söz verir fakat hiçbir şey yapa­maz! Ben yapa­rım..."

Hacı Murat:

"Peki öyley­se..." dedi. "İpin uzunu, sözün kısası mak­bul­dür!"

Batu:

"Ben de sustum işte..." dedi.

"Dikyar'ın kar­şı­sın­da Argun çayı­nın dirsek çevir­di­ği yeri, orma­nın düzlük yerini bili­yor musun? Hani orta­sın­da iki saman yığı­nı­nın bulun­du­ğu düz­lü­ğü?"

"Bili­yo­rum!"

"Adam­la­rım­dan üç atlı orada beni bek­li­yor­lar."

Batu başını sal­la­ya­rak:

"Ayia!.." dedi.

"Oraya gidin­ce Han Mahoma'yı ister­sin. Han Mahoma ne yapı­la­ca­ğı­nı, kime ne söy­le­ne­ce­ği­ni bilir. Onu Rus komu­ta­nı­na, Prens Voront­zov'a götür­mek gerek. Götü­re­bi­lir misin?"

"Tabii ki götü­rü­rüm."

"Onu götü­rüp tekrar buraya getir­me­li­sin. Bunu da yapar mısın?"

"Tabii yapa­rım."

"Onu geti­rin­ce ormana geri döner­sin, ben de orada ola­ca­ğım..."

Batu yerin­den kalktı ve elle­ri­ni göğ­sü­ne koydu:

"Hep­si­ni yerine geti­re­ce­ğim!" diye­rek dışarı çıktı.

Batu dışarı çık­tık­tan sonra Hacı Murat, ev sahi­bi­ne döndü:

"Aslın­da Çeha'ya da gön­der­me­li! Çeha'ya giden şun­la­rı yapa­cak..." dedi.

Bu arada içeri iki kadın girdi. Kadın­lar­dan biri Sado'nun artık çok genç olma­yan, zayıf karı­sıy­dı. Biraz evvel yas­tık­la­rı duva­rın dibine o diz­miş­ti. İkin­ci­si ise henüz çocuk dene­cek yaşta bir kızdı. Sır­tın­da yeşil bir hırka, aya­ğın­da da kır­mı­zı şalvar vardı. Bütün göğ­sü­nü iplere dizil­miş gümüş para­lar­la ört­müş­tü.

Zayıf sır­tın­da, omuz­la­rı­nın ara­sı­na sar­kıt­tı­ğı uzun olma­yan, sert, kalın, kap­ka­ra saç örgü­sü­nün ucuna gümüş bir ruble bağ­lan­mış­tı. Genç yüzüne ciddi bir hava vermek isti­yor­sa da, baba­sı­nın ve ağa­be­yi­nin göz­le­ri gibi pırıl pırıl, kap­ka­ra göz­le­ri ona neşeli bir hava veri­yor­du.

Sado'nun karısı, elinde yuvar­lak, alçak bir sofra tah­ta­sı taşı­yor­du. Sof­ra­nın üze­rin­de çay, pek­si­met, tere­ya­ğın­da pişmiş açma, çörek, peynir ve bal vardı. Kız ise, bir leğen, ibrik, bir de havlu getir­miş­ti.

Kadın­lar dışarı çık­tık­la­rın­da, ayak ses­le­ri kesi­lin­ce, Eldar ferah­la­ya­rak içini çekti. Hacı Murat ise, elini Çerkez elbi­se­si­nin fişek­li­ği­nin bölüm­le­rin­den birine attı. İçin­de­ki kur­şu­nu çıka­rıp kur­şu­nun altına kat­lan­mış olarak konul­muş pusu­la­yı alıp Sado'ya gös­ter­di:

"Bunu oğluma verir­sin..."

Sado:

"Peki kar­şı­lı­ğı kime veri­le­cek?" dedi.

"Sana... Sen de bunu alıp bana geti­rir­sin."

Sado pusu­la­yı kendi Çerkez elbi­se­si­nin fişek­li­ği­ne yer­leş­tir­di:

"Dedi­ğin yerine geti­ri­le­cek­tir..." dedi.

Ardın­dan eline ibriğı alarak, leğeni Hacı Murat'a doğru çekti. Hacı Murat'ın göm­le­ği­nin kol­la­rın­dan bilek­le­ri­ne kadar olan kısmı bem­be­yaz­dı. Yıka­nıp kuru­lan­dık­tan sonra da sof­ra­ya yak­laş­tı,

Eldar da aynı­sı­nı yaptı.

Bölüm 1 · 1/17

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki