Küçük Verrières, Franche Comtè’nin en şirin kasabalarından biridir. Gür kestane ağacı kümeleriyle kaplanan bir tepenin eteğinde, kırmızı kiremitli ve sivri damlarıyla beyaz evler uzanır. Doubs ırmağı, İspanyolların eskiden yaptığı ve şimdiyse yıkılmış olan surların birkaç yüz ayak aşağısında akar.
İnsan kasabaya girer girmez, korkunç ve gürültücü görünen bir makinenin sesiyle sersemler. Fransa’yı İsviçre’den ayıran dağlar üzerinden ilk kez buraya gelen yolcuyu en çok şaşırtan şeylerden biri, ilk bakışta çok ağır gibi görünen bu iştir. Yolcu, Verrières’e girerken, ana caddede yürüyenlerin kulaklarını sağır eden şu şirin çivi fabrikasının kimin olduğunu sorarsa, ona yayvan bir sesle:
“O mu? Belediye Başkanı’nın canım!” diye karşılık verirler.
Yolcu gezintisini sürdürürse, yüz adım ötede, oldukça şirin görünüşlü bir evi ve eve bitişik demir parmaklıkların arasından, çok güzel bahçeleri görür. Ötelerde, sanki yalnızca göz beğenisi amaçlanarak yapılmış gibi Bourgogne tepelerinden oluşmuş bir ufuk çizgisi uzanır. Bu görüntü, kendisini boğmaya başlayan, küçük parasal çıkarlarla kokmuş havayı unutturur yolcuya.
Ona bu evin Bay Rènal’e ait olduğu söylenir. Verrières Belediye Başkanı, şu sıralarda tamamlamakta olduğu kes me taştan yapılmış bu güzel evi, büyük çivi fabrikasından gelen kazanca borçludur. Söz gelişi, Doubs kıyısındaki acayip duruşuyla ilginizi çeken ve çatıyı kaplayan bir tahta üstüne dev harflerle yazılmış “SOREL” adını göreceğiniz o kereste bıçkısı, altı yıl önce, Bay Rènal’in bahçelerinin dördüncü set duvarının yükseldiği alanda duruyordu.
Gururlu olmasına karşın Belediye Başkanı, inatçı ve katı bir köylü olan yaşlı Sorel’in ayağına defalarca gidip gelmek zorunda kaldı. Fabrikasını başka yere taşıması için ona yüklüce altın saydı. Bıçkıyı çalıştıran kamuya ait çayın yolunu ise Bay Rènal, Paris’te edindiği saygınlık yardımıyla, değiştirmeyi başardı. Bu başarı ona, 182... seçimlerinin ardından sağlandı.
Doubs ırmağının yatağından yüz adım yukarıda, tepe boyunca uzanan genel gezinti yerine, çok kocaman bir destek duvarı gerekiyordu. Bu Bay Rènal’e yönetici olarak ün sağlayan bir rastlantıydı. Ancak, her ilkbaharda, gezinti yerinde yarıklar açıyor, sel yatağı kazıyor ve burayı kullanılmaz duruma getiriyorlardı. Herkesin fark etmiş olduğu bu yirmi ayak yüksekliğinde, otuz kırk kulaç uzunluğundaki bir duvar yapılarak çözümlemesi yöneticiliğini ölümsüzleştiren Bay Rènal’e uğurlu geldi.
Bay Rènal, bu iş için Paris’e üç kez gitmişti. Çünkü bundan önceki İçişleri Bakanı, Verrières gezinti yerinin can düşmanıydı şimdi, bu duvarın korkuluğu yerden tam dört ayak yükselmektedir. Şimdi, sanki yeni ve eski bakanlara meydan okurcasına, bu duvarı kesme döşeme taşlarıyla süslüyorlar.
Bense “Bağlılık Gezinti Yeri” denilen bu yer konusunda bir tek şeyi eleştirebilirim; (buranın resmi adı, Bay Rènal’e bir paye daha kazandıran ve on beş ya da yirmi yere konmuş mermer levhalarda okunur.) Bağlılık Gezinti Yeri’nde eleştirdiğim tek nokta, yönetimin, güçlü çınarları neredeyse diri diri öldürür gibi vahşice kestirip budatmasıdır. Alçak, yuvarlak ve yassı başlarıyla en sıradan sebzelere benzemektense, İngiltere’deki çınarlarda görülen görkemli biçimlerine kavuşmaktan başka bir şey istemeyecektir bu ağaçlar. Ne var ki, Belediye Başkanı’nın bu isteği de bu anır. Yörenin liberalleri, abartarak da olsa, Papaz Yardımcısı Maslon’un kesim artıklarına el koymaya başlamasıyla, belediye bahçıvanının elinin daha da acımasızlaştığını ileri sürerler.
Güzel bir sonbahar günü, Bay Rènal, kolunda karısıyla Bağlılık Gezinti Yeri’nde geziniyordu. Bayan Rènal, bir yandan ciddi bir sesle konuşan kocasını dinliyor, bir yandan da üç küçük oğlunun hareketlerini endişeyle izliyordu. O zaman tatlı bir ses “Adolphe” diyor ve çocuk, bu tutkulu tasarısından vazgeçiyordu. Bayan Rènal, otuz yaşlarında görünüyordu ve oldukça güzel bir kadındı.
“Şu Parisli yakışıklı bey, yaptığına çok pişman olacak,” diyordu Bay Rènal, küstah bir edayla.
Verrières Belediye Başkanı’nı böylesine tiksindiren şu Parisli yakışıklı bey, iki gün önce yalnızca Verrières yoksullar yurduna ve tutukevine değil, yörenin önde gelen mal sahipleriyle Belediye Başkanı’nın karşılık beklemeden yönetmekte oldukları hastaneye de girmenin bir yolunu bulan Bay Appert’den başkası değildi.
Verrières’in papazı seksen yaşında, yaşlı bir adamdı ama, sağlam kişiliğini ve sağlığını, bu dağların canlı hava sına borçluydu. Papazın günün her saatinde tutukevini, hastaneyi ve de fakirler evini ziyaret etmeye hakkı vardı. Paris’ten öneri üzerine papazın yanına gelen Bay Appert, bu meraklı küçük kasabaya, sabahın altısında girme akıllılığını gösterdi.
Doğruca papazın evine gitti ve onun ardına düşerek tutukevini, hastaneyi, depoyu gezdi, birçok sorular sordu ve aldığı garip karşılıklara karşın, en küçük bir kınamada bulunmamaya özen gösterdi.
Bu ziyaret saatlerce sürdü. Papaz, Bay Appert’i akşam yemeğine davet ettiyse de o yazılacak mektupları olduğunu öne sürdü. Aslında iyi yürekli dostunu tehlikeye atmak istemiyordu. Beyler, saat üçe doğru, yoksullar evinin deposunu denetlemeye gittiler ve daha sonra da tutukevine döndüler.
Orada, kapının önünde, altı ayak boyunda dev gibi biri olan gardiyanı gördüler. Adamın bacakları çarpıktı, iğrenç yüzü korkunun etkisiyle iyice korkunçlaşmıştı.
Adam, papazı görür görmez:
“Ah, beyefendi” dedi. “Yanınızda gördüğüm beyefendi Bay Appert değil mi?”.
“Sana ne?” dedi papaz.
“Şunun için; bir jandarma, bütün gece at sürüp Vali Bey’in dün vermiş olduğu kesin bir buyruğunu getirdi; buna göre Bay Appert’i tutukevine sokamam.”
Bay Noiroud:
“Yanımda gördünüz bu yolcu Bay Appert’dir. Günün ve gecenin her saatinde, yanıma istediğimi alıp tutukevine girmeye hakkım olduğunu bilmiyor musunuz?
Gardiyan:
“Evet, Bay Papaz” dedi. “Yalnız, benim karım ve çocuklarım var, Bay Papaz; beni ele verirlerse, işten atılırım, tek geçim kaynağım bu iş.”
İyi yürekli papaz gittikçe duygusallaşan bir sesle:
“Ben de kendi işimden olursam, çok üzülürüm” diye karşılık verdi.
Bay Rènal, karısıyla çok iyi geçinirdi; ancak onun çekingen çekingen yineleyip durduğu “Bu Parisli bay, tutuklulara ne kötülük edebilir ki?” sorusuna ne karşılık vereceğini bilemediğinden, öfkelenmek üzereyken, karısı bir çığlık attı. Ortanca oğlu, set duvarının korunağına çıkmış, öte yandaki bağın yirmi ayak yüksekliğindeki duvarında koşuyordu.
Oğlunu ürkütüp düşürme korkusu Bayan Rènal’in ona seslenmesini engelliyordu. Sonunda yiğitliğine aldırmayan çocuk, annesine bakınca, onun sararıp solduğunu gördü, gezinti yerine atlayıp annesine koştu. Doğal olarak da güzelce paylandı.
Bu küçük olay, konuşmanın akışını değiştirdi.
“Kereste bıçkıcısının oğlu Sorel’i yanıma kesinlikle almak istiyorum” dedi Bay Rènal. “Artık çok yaramaz olmaya başlayan çocuklarımıza bakar. Genç bir papaz o, ya da öyle sayılır; Latincesi de iyi, çocukların ilerlemesini sağlar. Ona üç yüz frank ve yemek vereceğim.”
“Bu çözüm, bir açıdan daha uygun,” diye sürdürdü konuşmasını Bay Rènal, karısına diplomatça bakarak, “Valenod, gezinti arabası için satın aldığı iki güzel Norman atı yüzünden kasılıp duruyor. Ama çocuklarının bir öğretmeni bile yok.”
“Onu elimizden alabilir.”
“Tasarımı onaylıyorsun demek?” dedi Bay Rènal. Çok güzel bulduğu düşüncesini gülümseyerek karısına teşekkür etti. “Bu iş oldu demek.”
“Ah Tanrım! Sevgili dostum, ne çabuk kesin karar veriyorsun!”
“Çünkü ben, kişilikli biriyim, papaz da bunu iyice anladı. Bir şeyi kendimizden gizlemeyelim, liberaller çevirmiş dört bir yanımızı, burada. Bütün kumaş tüccarları bana imreniyor, bundan hiç kuşkum yok, iki üç tanesi zenginleşiyor bile; bu yüzden, Bay Rènal’in çocuklarını, öğretmenlerinin gözetiminde gezintiye giderken görmeleri çok hoşuma gidecek.”
Bu ani karar, Bayan Rènal’i derin düşündürdü. Uzun boylu, düzgün yapılı, bu dağlarda dendiği gibi, eskiden ülke güzeli olan bir kadındı. Davranışlarında ölçülü bir sadelik vardı, yürüyüşü canlıydı. Parisli her erkeğin aklına tatlı zevk düşünceleri bile getirebilirdi. Eğer kendinin de böyle bir yeteneği olduğunu bilse, Bayan Rènal bundan çok utanç duyardı. Bu yüreğe cilve ve gönül oyunları yaklaşamazdı.
Verrières Belediye Başkanı, ertesi sabah saat altıda, Sorel Baba’nın bıçkısına inerken; “Karım gerçekten çok akıllı,” diye düşünüyordu. “Latince’yi su gibi bildiği söylenen şu küçük papaz Sorel’i yanıma almayı düşünmezsem, ambar müdürü olan o huysuz adamın, aynı şeyi düşünüp onu elimden alabileceğini akıl edemedim. Çocuklarına öğretmenden kim bilir nasıl söz edecektir!.. Şu öğretmen, yanımıza gelince papaz giysisiyle mi dolaşacak acaba?”
Bay Rènal, bu kuşkuyu gidermeye çalışırken, uzaktan bir köylü gördü, adam yaklaşık altı ayak boyundaydı, Doubs kıyısındaki yedekçiler yolun üstüne konmuş odun kütüklerini, sabahın erken saatlerinden beri ölçmekle uğraşır görünüyordu. Köylü, Belediye Başkanı’nın yaklaştığını görünce, pek sevinmedi, çünkü bu odun parçaları yolu kapatıyordu ve burada bırakılmaları yasaya aykırıydı.
Sorel Baba olan bu köylü, Bay Rènal’in oğlu Julien ko nusunda yaptığı öneriye çok şaşırdı, ayrıca da çok sevindi. Sorel, karşılık olarak ezbere bildiği bütün saygı sözcüklerini uzun uzun sayıp döktü önce. Bu gereksiz sözcükleri, yüzündeki sahte, neredeyse iki yüzlü sayılan anlatımı artıran beceriksiz bir sırıtışla yineleyip dururken, bir yandan da uyanık kafayla, böylesine önemli bir adamı haylaz oğlunu yanına almaya yönelten nedenleri araştırıyordu. Julien’den hiç hoşnut değildi, üstelik Bay Rènal, yiyecek ve giysi harcamalarıyla birlikte, yılda üç yüz frank gibi umulmadık bir parayı sunuyordu ona.
Bay Rènal, hemen o anda işi sonuca bağlaması için Sorel’i boş yere sıkıştırdı: Yaşlı ve kurnaz köylü, inatla karşı çıktı buna, oğluna danışmak istediğini söylüyordu; sanki taşrada, zengin bir baba, yasak savma dışında, oğluna danışırmış gibi.
Atölyesine yaklaşırken, Sorel Baba, gür sesiyle Julien’e seslendi, kimseden karşılık alamadı. Yalnızca, ağır baltalarla bıçkı için çam gövdelerini yontan, dev yapılı iki büyük oğlunu gördü. Baltalarını özenle kütüğün üzerine çizilmiş kara çizgilere getirmeye çalışarak, odundan iri parçalar kesiyorlardı. Babalarının sesini duymamışlardı. Sorel Baba, hangara yöneldi, içeri girerek, Julien’i olması gereken yerde bıçkının yanında, boş yere aradı. Onun, beş altı ayak daha yukarıda, çatı tahtalarından birinin üstünde ata binercesine oturmuş olduğunu gördü. Bütün dikkatiyle kitap okuyordu.
Hiçbir davranış bundan daha fazla öfkelendiremezdi yaşlı Sorel’i, Julien’in güç gerektiren işlere fazla uygun olmayan ve ağabeylerininkine hiç benzemeyen güçsüz bedenini bağışlayabilirdi, ancak bu aşırı okuma tutkusu tiksindiriyordu onu, çünkü kendisi okuma bilmiyordu.
Julien’e iki üç kez boş yere seslenip durdu. Bıçkının gürültüsünden çok kendini kitaba kaptırmış olduğundan, delikanlı babasının korkunç sesini duymamıştı. Yaşlı adamcağız, yaşına rağmen çevik bir sıçramayla bıçkının kestiği ağacın üzerine, oradan da damı destekleyen kirişe çıktı. Hızla vurarak Julien’in elindeki kitabı dereye uçurdu, başına inen, en az birinci kadar şiddetli ikinci tokat yüzünden delikanlı dengesini yitirdi. On iki, on beş ayak aşağıda çalışmakta olan makinenin dişleri arasına düşerek ezileceği sırada babası sol eliyle onu tuttu.
“Seni gidi tembel seni! Bıçkıya göz kulak olacağına, şu lânet kitapları mı okuyorsun? Akşamları, boş şeylerle uğraşmak için gittiğin papazın evinde oku bunları.”
Julien, tokadın etkisiyle sersemlemiş kıpkırmızı bir yüzle bıçkının yanındaki yerine yaklaştı. Çok sevdiği kitabının yitip gidişi yüzünden gözleri yaşarmıştı.
“İn aşağı, hayvan! Sana diyeceklerim var!”
Aşağı inmiş olan babası, yeniden düzeneğin üstüne çıkmaya üşenerek eline, ceviz silkmek için kullanılan uzun sırığı aldı ve bununla Julien’in omuzuna vurdu. Julien, yere iner inmez, yaşlı Sorel, onu önüne katıp eve doğru sert bir biçimde iteledi.
Yanakları kıpkırmızı, bakışları yerdeydi. Çelimsiz görünüyordu, yüz çizgileri inceydi ama düzgün değildi, kartal burunlu Julien, on sekiz, on dokuz yaşlarında, ufak tefek bir delikanlıydı. Sakinken düşünceli ve ateşli olan iri kara gözleri, o anda pek korkunç bir kini açığa vuruyordu. Henüz küçük bir çocukken, babası onun yaşayamayacağı, yaşasa bile ailesine yük olacağını düşünürdü. Evde herkes onu aşağılardı, o da babasından ve kardeşlerinden nefret ederdi. Kasabanın alanındaki pazar oyunlarında her zaman yenilirdi.
Julien eve girer girmez, babasının güçlü eliyle omzunu yakaladığını duydu, beklediği birkaç tokat yüzünden titriyordu.
“Yalan söylemeden bana yanıt ver!” diye bağırdı kulağının dibinde. Bir yandan da onu kurşun askerle oynayan bir çocuk gibi döndürüyordu.
“Kolaysa bana yalan söylemeden karşılık ver, kitap kurdu. Bayan Rènal’i nereden tanıyorsun, onunla ne zaman konuştun?” diye bağırıyordu Sorel.
“Onunla hiç konuşmadım” diye karşılık verdi Julien. “Bu bayanı da kiliseden başka bir yerde görmedim.”
“Ama ona baktın, değil mi, adi küstah?”
“Asla! Bilirsiniz ki kilisede gözüm Tanrı’dan başka bir şey görmez” diye ekledi Julien yeniden tokat yemesini engellemek için kendince hiç de sakıncalı bulmadığı iki yüzlü bir davranışla.
“Bunun altında yine bir şeyler gizli” diye yanıtladı kurnaz köylü; sonra bir an sustu ve, “Ama senden bir şey öğrenemeyeceğim, lânet olası sinsi. Sonunda senden kurtuluyorum; bıçkım ve işliğim de bu yüzden kötü duruma düşecek değil ya. Papazın ya da bir başkasının gözüne girdin, sana iyi bir iş buldular. Hemen eşyalarını hazırla; seni Bay Rènal’in evine götüreceğim, çocuklarına öğretmenlik yapacaksın.”
“Bu iş için ne alacağım?”
“Yemek, üst baş ve yılda üç yüz frank para.”
“Ben uşak olmak istemiyorum.”
Sorel:
“Sersem, sana uşak olacaksın diyen kim? Oğlumun uşak olmasını ister miyim sanıyorsun?” diye çıkıştı.
“Öyleyse kimlerle birlikle yemek yiyeceğim?”
Bu yanıt, yaşlı Sorel’i şaşırttı, konuşursa, ağzından bir şeyler kaçırabileceğini sezdi; Julien’e çok öfkelendi, küfürlerle bunalttı, açgözlülükle suçladı ve sonunda diğer oğullarına danışmak üzere çekip gitti.
Julien’in uşaklarla birlikte yemek yemeye karşı duyduğu dehşet doğal değildi; zengin olabilmek için, daha zor işleri bile yapardı. Ateşli bir duyarlığın yanı sıra, Julien’in şaşırtıcı bir belleği vardı; bu belli ki çoğunlukla budalalık belirtisidir.
Geleceğinin, papaz Chelan’a bağlı olduğunu anlayıp onun gönlünü kazanmak için, İncil’in Latincesini baştan sona ezberlemişti; Maistre’nin Du Pape adlı kitabını da bilirdi ve buna da, diğerine de inanmazdı.
Bay Rènal, ertesi gün erkenden, yaşlı Sorel’i çağırttı; adam, Belediye Başkanı’nı bir iki saat beklettikten sonra geldi, kapıda türlü şekillerde eğilip bükülerek, yüzlerce özür sıralayarak içeri girdi. Sorel, türlü türlü direniş gösterdikten sonra oğlunun, evin efendisi ve hanımıyla yemek yiyeceğini, konuklar gelince de odasında, çocuklardan uzak tek başına yiyeceğini anladı.
Yaşlı Sorel, oğlunun yatacağı odayı da gördü; ancak içeriye üç çocuğun yatakları taşınmıştı bile.
Bu durum yaşlı köylünün içini rahatlattı, güvenli bir sesle, oğluna verilecek giysiyi görmek istedi. Bay Rènal çekmecesini açıp yüz frank çıkardı.