gridreads

1. Bölüm

Küçük Verrières, Franc­he Comtè’nin en şirin kasa­ba­la­rın­dan biri­dir. Gür kes­ta­ne ağacı küme­le­riy­le kap­la­nan bir tepe­nin ete­ğin­de, kır­mı­zı kire­mit­li ve sivri dam­la­rıy­la beyaz evler uzanır. Doubs ırmağı, İspan­yol­la­rın eski­den yap­tı­ğı ve şim­diy­se yıkıl­mış olan sur­la­rın birkaç yüz ayak aşa­ğı­sın­da akar.

İnsan kasa­ba­ya girer girmez, kor­kunç ve gürül­tü­cü görü­nen bir maki­ne­nin sesiy­le ser­sem­ler. Fransa’yı İsviç­re’den ayıran dağlar üze­rin­den ilk kez buraya gelen yol­cu­yu en çok şaşır­tan şey­ler­den biri, ilk bakış­ta çok ağır gibi görü­nen bu iştir. Yolcu, Verrières’e girer­ken, ana cad­de­de yürü­yen­le­rin kulak­la­rı­nı sağır eden şu şirin çivi fab­ri­ka­sı­nın kimin oldu­ğu­nu sorar­sa, ona yayvan bir sesle:

“O mu? Bele­di­ye Baş­ka­nı’nın canım!” diye kar­şı­lık verir­ler.

Yolcu gezin­ti­si­ni sür­dü­rür­se, yüz adım ötede, olduk­ça şirin görü­nüş­lü bir evi ve eve biti­şik demir par­mak­lık­la­rın ara­sın­dan, çok güzel bah­çe­le­ri görür. Öte­ler­de, sanki yal­nız­ca göz beğe­ni­si amaç­la­na­rak yapıl­mış gibi Bour­gog­ne tepe­le­rin­den oluş­muş bir ufuk çiz­gi­si uzanır. Bu görün­tü, ken­di­si­ni boğ­ma­ya baş­la­yan, küçük para­sal çıkar­lar­la kokmuş havayı unut­tu­rur yol­cu­ya.

Ona bu evin Bay Rènal’e ait olduğu söy­le­nir. Verrières Bele­di­ye Baş­ka­nı, şu sıra­lar­da tamam­la­mak­ta olduğu kes me taştan yapıl­mış bu güzel evi, büyük çivi fab­ri­ka­sın­dan gelen kazan­ca borç­lu­dur. Söz gelişi, Doubs kıyı­sın­da­ki acayip duru­şuy­la ilgi­ni­zi çeken ve çatıyı kap­la­yan bir tahta üstüne dev harf­ler­le yazıl­mış “SOREL” adını göre­ce­ği­niz o keres­te bıç­kı­sı, altı yıl önce, Bay Rènal’in bah­çe­le­ri­nin dör­dün­cü set duva­rı­nın yük­sel­di­ği alanda duru­yor­du.

Gurur­lu olma­sı­na karşın Bele­di­ye Baş­ka­nı, inatçı ve katı bir köylü olan yaşlı Sorel’in aya­ğı­na defa­lar­ca gidip gelmek zorun­da kaldı. Fab­ri­ka­sı­nı başka yere taşı­ma­sı için ona yük­lü­ce altın saydı. Bıç­kı­yı çalış­tı­ran kamuya ait çayın yolunu ise Bay Rènal, Paris’te edin­di­ği say­gın­lık yar­dı­mıy­la, değiş­tir­me­yi başar­dı. Bu başarı ona, 182... seçim­le­ri­nin ardın­dan sağ­lan­dı.

Doubs ırma­ğı­nın yata­ğın­dan yüz adım yuka­rı­da, tepe boyun­ca uzanan genel gezin­ti yerine, çok koca­man bir destek duvarı gere­ki­yor­du. Bu Bay Rènal’e yöne­ti­ci olarak ün sağ­la­yan bir rast­lan­tıy­dı. Ancak, her ilk­ba­har­da, gezin­ti yerin­de yarık­lar açıyor, sel yatağı kazı­yor ve burayı kul­la­nıl­maz duruma geti­ri­yor­lar­dı. Her­ke­sin fark etmiş olduğu bu yirmi ayak yük­sek­li­ğin­de, otuz kırk kulaç uzun­lu­ğun­da­ki bir duvar yapı­la­rak çözüm­le­me­si yöne­ti­ci­li­ği­ni ölüm­süz­leş­ti­ren Bay Rènal’e uğurlu geldi.

Bay Rènal, bu iş için Paris’e üç kez git­miş­ti. Çünkü bundan önceki İçiş­le­ri Bakanı, Verrières gezin­ti yeri­nin can düş­ma­nıy­dı şimdi, bu duva­rın kor­ku­lu­ğu yerden tam dört ayak yük­sel­mek­te­dir. Şimdi, sanki yeni ve eski bakan­la­ra meydan okur­ca­sı­na, bu duvarı kesme döşeme taş­la­rıy­la süs­lü­yor­lar.

Bense “Bağ­lı­lık Gezin­ti Yeri” deni­len bu yer konu­sun­da bir tek şeyi eleş­ti­re­bi­li­rim; (bura­nın resmi adı, Bay Rènal’e bir paye daha kazan­dı­ran ve on beş ya da yirmi yere konmuş mermer lev­ha­lar­da okunur.) Bağ­lı­lık Gezin­ti Yeri’nde eleş­tir­di­ğim tek nokta, yöne­ti­min, güçlü çınar­la­rı nere­dey­se diri diri öldü­rür gibi vah­şi­ce kes­ti­rip budat­ma­sı­dır. Alçak, yuvar­lak ve yassı baş­la­rıy­la en sıra­dan seb­ze­le­re ben­ze­mek­ten­se, İngil­te­re’deki çınar­lar­da görü­len gör­kem­li biçim­le­ri­ne kavuş­mak­tan başka bir şey iste­me­ye­cek­tir bu ağaç­lar. Ne var ki, Bele­di­ye Baş­ka­nı’nın bu isteği de bu anır. Yöre­nin libe­ral­le­ri, abar­ta­rak da olsa, Papaz Yar­dım­cı­sı Maslon’un kesim artık­la­rı­na el koy­ma­ya baş­la­ma­sıy­la, bele­di­ye bah­çı­va­nı­nın elinin daha da acı­ma­sız­laş­tı­ğı­nı ileri sürer­ler.

Güzel bir son­ba­har günü, Bay Rènal, kolun­da karı­sıy­la Bağ­lı­lık Gezin­ti Yeri’nde gezi­ni­yor­du. Bayan Rènal, bir yandan ciddi bir sesle konu­şan koca­sı­nı din­li­yor, bir yandan da üç küçük oğlu­nun hare­ket­le­ri­ni endi­şey­le izli­yor­du. O zaman tatlı bir ses “Adolp­he” diyor ve çocuk, bu tut­ku­lu tasa­rı­sın­dan vaz­ge­çi­yor­du. Bayan Rènal, otuz yaş­la­rın­da görü­nü­yor­du ve olduk­ça güzel bir kadın­dı.

“Şu Paris­li yakı­şık­lı bey, yap­tı­ğı­na çok pişman olacak,” diyor­du Bay Rènal, küstah bir edayla.

Verrières Bele­di­ye Baş­ka­nı’nı böy­le­si­ne tik­sin­di­ren şu Paris­li yakı­şık­lı bey, iki gün önce yal­nız­ca Verrières yok­sul­lar yur­du­na ve tutu­ke­vi­ne değil, yöre­nin önde gelen mal sahip­le­riy­le Bele­di­ye Baş­ka­nı’nın kar­şı­lık bek­le­me­den yönet­mek­te olduk­la­rı has­ta­ne­ye de gir­me­nin bir yolunu bulan Bay Appert’den baş­ka­sı değil­di.

Verrières’in papazı seksen yaşın­da, yaşlı bir adamdı ama, sağlam kişi­li­ği­ni ve sağ­lı­ğı­nı, bu dağ­la­rın canlı hava sına borç­luy­du. Papa­zın günün her saa­tin­de tutu­ke­vi­ni, has­ta­ne­yi ve de fakir­ler evini ziya­ret etmeye hakkı vardı. Paris’ten öneri üze­ri­ne papa­zın yanına gelen Bay Appert, bu merak­lı küçük kasa­ba­ya, saba­hın altı­sın­da girme akıl­lı­lı­ğı­nı gös­ter­di.

Doğ­ru­ca papa­zın evine gitti ve onun ardına düşe­rek tutu­ke­vi­ni, has­ta­ne­yi, depoyu gezdi, birçok soru­lar sordu ve aldığı garip kar­şı­lık­la­ra karşın, en küçük bir kına­ma­da bulun­ma­ma­ya özen gös­ter­di.

Bu ziya­ret saat­ler­ce sürdü. Papaz, Bay Appert’i akşam yeme­ği­ne davet ettiy­se de o yazı­la­cak mek­tup­la­rı oldu­ğu­nu öne sürdü. Aslın­da iyi yürek­li dos­tu­nu teh­li­ke­ye atmak iste­mi­yor­du. Beyler, saat üçe doğru, yok­sul­lar evinin depo­su­nu denet­le­me­ye git­ti­ler ve daha sonra da tutu­ke­vi­ne dön­dü­ler.

Orada, kapı­nın önünde, altı ayak boyun­da dev gibi biri olan gar­di­ya­nı gör­dü­ler. Adamın bacak­la­rı çar­pık­tı, iğrenç yüzü kor­ku­nun etki­siy­le iyice kor­kunç­laş­mış­tı.

Adam, papazı görür görmez:

“Ah, beye­fen­di” dedi. “Yanı­nız­da gör­dü­ğüm beye­fen­di Bay Appert değil mi?”.

“Sana ne?” dedi papaz.

“Şunun için; bir jan­dar­ma, bütün gece at sürüp Vali Bey’in dün vermiş olduğu kesin bir buy­ru­ğu­nu getir­di; buna göre Bay Appert’i tutu­ke­vi­ne soka­mam.”

Bay Noi­ro­ud:

“Yanım­da gör­dü­nüz bu yolcu Bay Appert’dir. Günün ve gece­nin her saa­tin­de, yanıma iste­di­ği­mi alıp tutu­ke­vi­ne gir­me­ye hakkım oldu­ğu­nu bil­mi­yor musu­nuz?

Gar­di­yan:

“Evet, Bay Papaz” dedi. “Yalnız, benim karım ve çocuk­la­rım var, Bay Papaz; beni ele verir­ler­se, işten atı­lı­rım, tek geçim kay­na­ğım bu iş.”

İyi yürek­li papaz git­tik­çe duy­gu­sal­la­şan bir sesle:

“Ben de kendi işim­den olur­sam, çok üzü­lü­rüm” diye kar­şı­lık verdi.

Bay Rènal, karı­sıy­la çok iyi geçi­nir­di; ancak onun çekin­gen çekin­gen yine­le­yip dur­du­ğu “Bu Paris­li bay, tutuk­lu­la­ra ne kötü­lük ede­bi­lir ki?” soru­su­na ne kar­şı­lık vere­ce­ği­ni bile­me­di­ğin­den, öfke­len­mek üze­rey­ken, karısı bir çığlık attı. Ortan­ca oğlu, set duva­rı­nın koru­na­ğı­na çıkmış, öte yan­da­ki bağın yirmi ayak yük­sek­li­ğin­de­ki duva­rın­da koşu­yor­du.

Oğlunu ürkü­tüp düşür­me kor­ku­su Bayan Rènal’in ona ses­len­me­si­ni engel­li­yor­du. Sonun­da yiğit­li­ği­ne aldır­ma­yan çocuk, anne­si­ne bakın­ca, onun sara­rıp sol­du­ğu­nu gördü, gezin­ti yerine atla­yıp anne­si­ne koştu. Doğal olarak da güzel­ce pay­lan­dı.

Bu küçük olay, konuş­ma­nın akı­şı­nı değiş­tir­di.

“Keres­te bıç­kı­cı­sı­nın oğlu Sorel’i yanıma kesin­lik­le almak isti­yo­rum” dedi Bay Rènal. “Artık çok yara­maz olmaya baş­la­yan çocuk­la­rı­mı­za bakar. Genç bir papaz o, ya da öyle sayı­lır; Latin­ce­si de iyi, çocuk­la­rın iler­le­me­si­ni sağlar. Ona üç yüz frank ve yemek vere­ce­ğim.”

“Bu çözüm, bir açıdan daha uygun,” diye sür­dür­dü konuş­ma­sı­nı Bay Rènal, karı­sı­na dip­lo­mat­ça baka­rak, “Vale­nod, gezin­ti ara­ba­sı için satın aldığı iki güzel Norman atı yüzün­den kası­lıp duru­yor. Ama çocuk­la­rı­nın bir öğret­me­ni bile yok.”

“Onu eli­miz­den ala­bi­lir.”

“Tasa­rı­mı onay­lı­yor­sun demek?” dedi Bay Rènal. Çok güzel bul­du­ğu düşün­ce­si­ni gülüm­se­ye­rek karı­sı­na teşek­kür etti. “Bu iş oldu demek.”

“Ah Tanrım! Sev­gi­li dostum, ne çabuk kesin karar veri­yor­sun!”

“Çünkü ben, kişi­lik­li biri­yim, papaz da bunu iyice anladı. Bir şeyi ken­di­miz­den giz­le­me­ye­lim, libe­ral­ler çevir­miş dört bir yanı­mı­zı, burada. Bütün kumaş tüc­car­la­rı bana imre­ni­yor, bundan hiç kuşkum yok, iki üç tanesi zen­gin­le­şi­yor bile; bu yüzden, Bay Rènal’in çocuk­la­rı­nı, öğret­men­le­ri­nin göze­ti­min­de gezin­ti­ye gider­ken gör­me­le­ri çok hoşuma gide­cek.”

Bu ani karar, Bayan Rènal’i derin düşün­dür­dü. Uzun boylu, düzgün yapılı, bu dağ­lar­da den­di­ği gibi, eski­den ülke güzeli olan bir kadın­dı. Dav­ra­nış­la­rın­da ölçülü bir sade­lik vardı, yürü­yü­şü can­lıy­dı. Paris­li her erke­ğin aklına tatlı zevk düşün­ce­le­ri bile geti­re­bi­lir­di. Eğer ken­di­nin de böyle bir yete­ne­ği oldu­ğu­nu bilse, Bayan Rènal bundan çok utanç duyar­dı. Bu yüreğe cilve ve gönül oyun­la­rı yak­la­şa­maz­dı.

Verrières Bele­di­ye Baş­ka­nı, ertesi sabah saat altıda, Sorel Baba’nın bıç­kı­sı­na iner­ken; “Karım ger­çek­ten çok akıllı,” diye düşü­nü­yor­du. “Latin­ce’yi su gibi bil­di­ği söy­le­nen şu küçük papaz Sorel’i yanıma almayı düşün­mez­sem, ambar müdürü olan o huysuz adamın, aynı şeyi düşü­nüp onu elim­den ala­bi­le­ce­ği­ni akıl ede­me­dim. Çocuk­la­rı­na öğret­men­den kim bilir nasıl söz ede­cek­tir!.. Şu öğret­men, yanı­mı­za gelin­ce papaz giy­si­siy­le mi dola­şa­cak acaba?”

Bay Rènal, bu kuş­ku­yu gider­me­ye çalı­şır­ken, uzak­tan bir köylü gördü, adam yak­la­şık altı ayak boyun­day­dı, Doubs kıyı­sın­da­ki yedek­çi­ler yolun üstüne konmuş odun kütük­le­ri­ni, saba­hın erken saat­le­rin­den beri ölç­mek­le uğra­şır görü­nü­yor­du. Köylü, Bele­di­ye Baş­ka­nı’nın yak­laş­tı­ğı­nı görün­ce, pek sevin­me­di, çünkü bu odun par­ça­la­rı yolu kapa­tı­yor­du ve burada bıra­kıl­ma­la­rı yasaya aykı­rıy­dı.

Sorel Baba olan bu köylü, Bay Rènal’in oğlu Julien ko nusun­da yap­tı­ğı öne­ri­ye çok şaşır­dı, ayrıca da çok sevin­di. Sorel, kar­şı­lık olarak ezbere bil­di­ği bütün saygı söz­cük­le­ri­ni uzun uzun sayıp döktü önce. Bu gerek­siz söz­cük­le­ri, yüzün­de­ki sahte, nere­dey­se iki yüzlü sayı­lan anla­tı­mı artı­ran bece­rik­siz bir sırı­tış­la yine­le­yip durur­ken, bir yandan da uyanık kafay­la, böy­le­si­ne önemli bir adamı haylaz oğlunu yanına almaya yönel­ten neden­le­ri araş­tı­rı­yor­du. Julien’den hiç hoşnut değil­di, üste­lik Bay Rènal, yiye­cek ve giysi har­ca­ma­la­rıy­la bir­lik­te, yılda üç yüz frank gibi umul­ma­dık bir parayı sunu­yor­du ona.

Bay Rènal, hemen o anda işi sonuca bağ­la­ma­sı için Sorel’i boş yere sıkış­tır­dı: Yaşlı ve kurnaz köylü, inatla karşı çıktı buna, oğluna danış­mak iste­di­ği­ni söy­lü­yor­du; sanki taş­ra­da, zengin bir baba, yasak savma dışın­da, oğluna danı­şır­mış gibi.

Atöl­ye­si­ne yak­la­şır­ken, Sorel Baba, gür sesiy­le Julien’e ses­len­di, kim­se­den kar­şı­lık ala­ma­dı. Yal­nız­ca, ağır bal­ta­lar­la bıçkı için çam göv­de­le­ri­ni yontan, dev yapılı iki büyük oğlunu gördü. Bal­ta­la­rı­nı özenle kütü­ğün üze­ri­ne çizil­miş kara çiz­gi­le­re getir­me­ye çalı­şa­rak, odun­dan iri par­ça­lar kesi­yor­lar­dı. Baba­la­rı­nın sesini duy­ma­mış­lar­dı. Sorel Baba, han­ga­ra yönel­di, içeri gire­rek, Julien’i olması gere­ken yerde bıç­kı­nın yanın­da, boş yere aradı. Onun, beş altı ayak daha yuka­rı­da, çatı tah­ta­la­rın­dan biri­nin üstün­de ata biner­ce­si­ne otur­muş oldu­ğu­nu gördü. Bütün dik­ka­tiy­le kitap oku­yor­du.

Hiçbir dav­ra­nış bundan daha fazla öfke­len­di­re­mez­di yaşlı Sorel’i, Julien’in güç gerek­ti­ren işlere fazla uygun olma­yan ve ağa­bey­le­ri­nin­ki­ne hiç ben­ze­me­yen güçsüz bede­ni­ni bağış­la­ya­bi­lir­di, ancak bu aşırı okuma tut­ku­su tik­sin­di­ri­yor­du onu, çünkü ken­di­si okuma bil­mi­yor­du.

Julien’e iki üç kez boş yere ses­le­nip durdu. Bıç­kı­nın gürül­tü­sün­den çok ken­di­ni kitaba kap­tır­mış oldu­ğun­dan, deli­kan­lı baba­sı­nın kor­kunç sesini duy­ma­mış­tı. Yaşlı adam­ca­ğız, yaşına rağmen çevik bir sıç­ra­may­la bıç­kı­nın kes­ti­ği ağacın üze­ri­ne, oradan da damı des­tek­le­yen kirişe çıktı. Hızla vura­rak Julien’in elin­de­ki kitabı dereye uçurdu, başına inen, en az birin­ci kadar şid­det­li ikinci tokat yüzün­den deli­kan­lı den­ge­si­ni yitir­di. On iki, on beş ayak aşa­ğı­da çalış­mak­ta olan maki­ne­nin diş­le­ri ara­sı­na düşe­rek ezi­le­ce­ği sırada babası sol eliyle onu tuttu.

“Seni gidi tembel seni! Bıç­kı­ya göz kulak ola­ca­ğı­na, şu lânet kitap­la­rı mı oku­yor­sun? Akşam­la­rı, boş şey­ler­le uğraş­mak için git­ti­ğin papa­zın evinde oku bun­la­rı.”

Julien, toka­dın etki­siy­le ser­sem­le­miş kıp­kır­mı­zı bir yüzle bıç­kı­nın yanın­da­ki yerine yak­laş­tı. Çok sev­di­ği kita­bı­nın yitip gidişi yüzün­den göz­le­ri yaşar­mış­tı.

“İn aşağı, hayvan! Sana diye­cek­le­rim var!”

Aşağı inmiş olan babası, yeni­den düze­ne­ğin üstüne çık­ma­ya üşe­ne­rek eline, ceviz silk­mek için kul­la­nı­lan uzun sırığı aldı ve bunun­la Julien’in omu­zu­na vurdu. Julien, yere iner inmez, yaşlı Sorel, onu önüne katıp eve doğru sert bir biçim­de ite­le­di.

Yanak­la­rı kıp­kır­mı­zı, bakış­la­rı yer­dey­di. Çelim­siz görü­nü­yor­du, yüz çiz­gi­le­ri incey­di ama düzgün değil­di, kartal burun­lu Julien, on sekiz, on dokuz yaş­la­rın­da, ufak tefek bir deli­kan­lıy­dı. Sakin­ken düşün­ce­li ve ateşli olan iri kara göz­le­ri, o anda pek kor­kunç bir kini açığa vuru­yor­du. Henüz küçük bir çocuk­ken, babası onun yaşa­ya­ma­ya­ca­ğı, yaşasa bile aile­si­ne yük ola­ca­ğı­nı düşü­nür­dü. Evde herkes onu aşa­ğı­lar­dı, o da baba­sın­dan ve kar­deş­le­rin­den nefret ederdi. Kasa­ba­nın ala­nın­da­ki pazar oyun­la­rın­da her zaman yeni­lir­di.

Julien eve girer girmez, baba­sı­nın güçlü eliyle omzunu yaka­la­dı­ğı­nı duydu, bek­le­di­ği birkaç tokat yüzün­den tit­ri­yor­du.

“Yalan söy­le­me­den bana yanıt ver!” diye bağır­dı kula­ğı­nın dibin­de. Bir yandan da onu kurşun asker­le oyna­yan bir çocuk gibi dön­dü­rü­yor­du.

“Kolay­sa bana yalan söy­le­me­den kar­şı­lık ver, kitap kurdu. Bayan Rènal’i nere­den tanı­yor­sun, onunla ne zaman konuş­tun?” diye bağı­rı­yor­du Sorel.

“Onunla hiç konuş­ma­dım” diye kar­şı­lık verdi Julien. “Bu bayanı da kili­se­den başka bir yerde gör­me­dim.”

“Ama ona baktın, değil mi, adi küstah?”

“Asla! Bilir­si­niz ki kili­se­de gözüm Tanrı’dan başka bir şey görmez” diye ekledi Julien yeni­den tokat yeme­si­ni engel­le­mek için ken­din­ce hiç de sakın­ca­lı bul­ma­dı­ğı iki yüzlü bir dav­ra­nış­la.

“Bunun altın­da yine bir şeyler gizli” diye yanıt­la­dı kurnaz köylü; sonra bir an sustu ve, “Ama senden bir şey öğre­ne­me­ye­ce­ğim, lânet olası sinsi. Sonun­da senden kur­tu­lu­yo­rum; bıçkım ve işli­ğim de bu yüzden kötü duruma düşe­cek değil ya. Papa­zın ya da bir baş­ka­sı­nın gözüne girdin, sana iyi bir iş bul­du­lar. Hemen eşya­la­rı­nı hazır­la; seni Bay Rènal’in evine götü­re­ce­ğim, çocuk­la­rı­na öğret­men­lik yapa­cak­sın.”

“Bu iş için ne ala­ca­ğım?”

“Yemek, üst baş ve yılda üç yüz frank para.”

“Ben uşak olmak iste­mi­yo­rum.”

Sorel:

“Sersem, sana uşak ola­cak­sın diyen kim? Oğlu­mun uşak olma­sı­nı ister miyim sanı­yor­sun?” diye çıkış­tı.

“Öyley­se kim­ler­le bir­lik­le yemek yiye­ce­ğim?”

Bu yanıt, yaşlı Sorel’i şaşırt­tı, konu­şur­sa, ağzın­dan bir şeyler kaçı­ra­bi­le­ce­ği­ni sezdi; Julien’e çok öfke­len­di, küfür­ler­le bunalt­tı, açgöz­lü­lük­le suç­la­dı ve sonun­da diğer oğul­la­rı­na danış­mak üzere çekip gitti.

Julien’in uşak­lar­la bir­lik­te yemek yemeye karşı duy­du­ğu dehşet doğal değil­di; zengin ola­bil­mek için, daha zor işleri bile yapar­dı. Ateşli bir duyar­lı­ğın yanı sıra, Julien’in şaşır­tı­cı bir bel­le­ği vardı; bu belli ki çoğun­luk­la buda­la­lık belir­ti­si­dir.

Gele­ce­ği­nin, papaz Chelan’a bağlı oldu­ğu­nu anla­yıp onun gön­lü­nü kazan­mak için, İncil’in Latin­ce­si­ni baştan sona ezber­le­miş­ti; Maist­re’nin Du Pape adlı kita­bı­nı da bilir­di ve buna da, diğe­ri­ne de inan­maz­dı.

Bay Rènal, ertesi gün erken­den, yaşlı Sorel’i çağırt­tı; adam, Bele­di­ye Baş­ka­nı’nı bir iki saat bek­let­tik­ten sonra geldi, kapıda türlü şekil­ler­de eğilip bükü­le­rek, yüz­ler­ce özür sıra­la­ya­rak içeri girdi. Sorel, türlü türlü dire­niş gös­ter­dik­ten sonra oğlu­nun, evin efen­di­si ve hanı­mıy­la yemek yiye­ce­ği­ni, konuk­lar gelin­ce de oda­sın­da, çocuk­lar­dan uzak tek başına yiye­ce­ği­ni anladı.

Yaşlı Sorel, oğlu­nun yata­ca­ğı odayı da gördü; ancak içe­ri­ye üç çocu­ğun yatak­la­rı taşın­mış­tı bile.

Bu durum yaşlı köy­lü­nün içini rahat­lat­tı, güven­li bir sesle, oğluna veri­le­cek giy­si­yi görmek istedi. Bay Rènal çek­me­ce­si­ni açıp yüz frank çıkar­dı.

Bölüm 1 · 1/28

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki