gridreads

1. Bölüm

BİRİN­Cİ BÖLÜM

İyice hatır­la­ya­bil­di­ğim ilk yer, berrak gölün kena­rın­da­ki geniş güzel çayır­dır. Sulara eğil­miş olan ağaç­lar gölü göl­ge­len­di­ri­yor­du. Gölün öbür kıyı­sın­da ise sazlar ve nilü­fer­ler vardı. Çitin bir yanın­dan bakın­ca sürül­müş tar­la­la­rı görü­yor­duk. Çitin diğer tara­fın­da ise sahi­bi­mi­zin yolun kena­rın­da­ki evinin bahçe kapısı görü­nü­yor­du. Tepede çam ağaç­la­rı vardı.

Küçük­ken ot yiye­me­di­ğim için anne­min sütüy­le kar­nı­mı doyu­ru­yor­dum. Gün­düz­le­ri anne­min yanın­da koşa­rak geçi­yor­du. Gece­le­ri de ona soku­la­rak yatı­yor­dum. Hava sıcak olduğu zaman­lar ağaç­la­rın göl­ge­len­dir­di­ği göl kıyı­sı­na ini­yor­duk. Hava soğu­du­ğu zaman ise ağaç­la­rın yanın­da sıcak, güzel bir ahı­rı­mız vardı.

Ben ot yiye­cek kadar büyü­yün­ce annem gün­düz­le­ri işe git­me­ye baş­la­dı. Ancak gece­le­ri geri dönü­yor­du.

Çayır­da benden başka altı tay daha vardı. Onlar benden büyük­tü­ler. Bazı­la­rı büyük atlar kadar iriydi. Onlar­la koşu­yor ve çok eğle­ni­yor­dum. Bir­lik­te dört nala çayır­da dönüp duru­yor­duk. Bazen oyun­la­rı­mız sert­le­şi­yor­du. Çünkü o taylar dört nala git­mek­ten başka, ısırıp çifte atma­sı­nı da bili­yor­lar­dı.

Bir gün annem hafif bir sesle beni yanına çağır­dı:

“Sana söy­le­ye­cek­le­ri­me dikkat etmeni isti­yo­rum. Burada yaşa­yan taylar çok iyi tay­lar­dır, ama onlar araba çeken atla­rın yav­ru­la­rı­dır. Onun içinde ken­di­le­ri görgü kural­la­rı­nı öğren­me­miş­ler­dir. Oysa ki sen kibar bir aile­den­sin ve iyi bir ter­bi­ye aldın. Baban, bu çev­re­de büyük isim yap­mış­tır. Büyük baban da iki yıl üst üste New­mar­ket yarış­la­rın­da kupayı kazan­mış­tır. Büyü­kan­nen­se tanı­dı­ğım atla­rın en uysa­lıy­dı. Hem şim­di­ye kadar benim ısır­dı­ğı­mı ya da çifte attı­ğı­mı da gör­me­di­ği­ni sanı­yo­rum. Büyü­yüp iyi bir at ola­ca­ğı­nı umarım. Hiç bir zaman kötü­lük­le­ri öğren­me­me­li­sin. İşini iyi niyet­le yap­ma­lı­sın. Dört nala gider­ken ayak­la­rı­nı iyice havaya kaldır. Oyunda bile olsa asla ısırıp çifte atmaya kalkma!” dedi.

Anne­min bu öğü­dü­nü hiç bir zaman unut­ma­dım. Onun akıllı, yaşını almış bir at oldu­ğu­nu bili­yor­dum. Hem sahi­bi­miz­de anneme çok önem veri­yor­du. Anne­min adı Düşes’ti. Ama sahi­bi­miz annemi genel­lik­le ‘Yavrum’ diye çağı­rı­yor­du. Sahi­bi­miz, iyi kalpli bir insan­dı. Bize iyi yiye­cek­ler verir, rahat ede­ce­ği­miz yerde kal­ma­mı­zı sağ­lar­dı. Hem söz­le­ri de tat­lıy­dı. O biz­ler­le de küçük çocuk­la­rıy­la konuş­tu­ğu gibi konu­şur­du. Hepi­miz sahi­bi­miz­den hoş­la­nır­dık. Annem­se onu çok sever­di. Annem sahi­bi­mi­zi kapıda görün­ce neşey­le kişner ve dört nala onun yanına gider­di.

Adam da onun başını okşar ve:

“Nasıl­sın baka­lım sev­gi­li yavrum? Senin küçük Kuzgun nasıl?” derdi.

Rengim sim­si­yah­tı. Onun için sahi­bi­miz bana Kuzgun diyor­du. Bütün atlar onun yanına gelir­di, ama sahi­bi­miz en çok annemi ve beni sevi­yor­du sanı­rım. Pazar kurul­du­ğu günler annem küçük gezi ara­ba­sı­nı çeke­rek sahi­bi­mi­zi kasa­ba­ya götü­rür­dü.

Tar­la­la­rı süren genç­ler­den Dick de bazen bizim çayır­la­ra gelir çitten böğürt­len top­lar­dı. O iste­di­ği kadar böğürt­len yedik­ten sonra tay­lar­la eğlen­me­ye baş­lar­dı. Tay­la­rın dört nala koş­ma­la­rı için onlara taş ya da dal par­ça­la­rı atardı.

Dick, yine bir gün böyle eğle­ni­yor­du. Ama sahi­bi­mi­zin yan­da­ki tar­la­da oldu­ğu­nu fark etme­miş­ti. Sahi­bi­miz durmuş onları sey­re­di­yor­du. Adam birden çitin üstün­den atladı ve Dick’i kolun­dan yaka­la­yı­ver­di.

Gence öyle bir tokat attı ki, Dick, can acısı ve hay­ret­le hay­kır­ma­ya baş­la­dı. Bizler sahi­bi­mi­zi görün­ce ne oldu­ğu­nu anla­mak için dört nala ken­di­si­ne yak­laş­tık.

Adam:

“Ancak kötü biri tay­la­rı kova­lar. Bunu ilk kez yap­mı­yor­sun, ama sonun­cu olacak. Haydi paranı al ve evine git. Bir daha seni çift­li­ğim­de görmek iste­mi­yo­rum!” dedi.

Böy­le­ce Dick’i bir daha gör­me­dik. Atlara bakan yaşlı Daniel de iyi biriy­di. Onun içinde raha­tı­mız yerin­dey­di.

***

Ben daha iki yaşıma gel­me­den önemli bir şey oldu ve bunu hiç bir zaman unut­ma­dım. Bahar yeni gel­miş­ti. Ben ve diğer genç atlar çayı­rın alt tara­fın­da otlu­yor­duk. Birden bire uzak­tan köpek hav­la­ma­la­rı­na ben­ze­yen sesler işit­tik.

İçi­miz­den en büyük ola­nı­mız kulak­la­rı­nı dike­rek:

“Bunlar av köpek­le­ri­dir,” dedi. Sonra dört nala çayı­rın öbür başına doğru gitti. Bizler de onu takip ettik. Sahi­bi­mi­zin bin­di­ği yaş­lı­ca bir at ile annem orada dur­mak­tay­dı. Onlar durumu bili­yo­ra ben­zi­yor­lar­dı.

Annem:

“Bir tavşan bul­du­lar. Eğer bu tarafa doğru gelir­ler­se avı da göre­bi­li­riz,” dedi.

Biraz sonra köpek­ler biti­şi­ği­miz­de­ki mısır ekili tar­la­da koşuş­ma­ya baş­la­dı­lar. Köpek­le­rin peşin­den at üstün­de adam­lar geldi. Atları tırısa kal­dır­mış gidi­yor­lar­dı. Yaşlı at bur­nun­dan solu­ya­rak heye­can­la onla­rın arka­sın­dan baktı. Biz genç atlar da onlar­la bera­ber dört nala git­me­yi arzu­la­dık, fakat onlar alt­ta­ki tar­la­ya geç­ti­ler. Orada durup kal­dı­lar sanki. Köpek­ler de bağır­mak­tan vaz­geç­miş­ler­di. Burun­la­rı­nı yere yak­laş­tır­mış­lar, oraya buraya koşu­yor­lar­dı.

İhti­yar at:

“Kokuyu kay­bet­ti­ler,” diye düşün­ce­si­ni açık­la­dı.

“Belki de tavşan elle­rin­den kur­tu­la­cak­tır.”

“Hangi tavşan?” diye sordum.

“Oh, hangi tavşan oldu­ğu­nu bili­yo­rum. Her­hâl­de çift­lik­te­ki tav­şan­la­rı­mız­dan biri­dir. İnsan­lar ve köpek­ler ilk bul­duk­la­rı tav­şa­nın peşin­den koşar­lar zaten.”

Biraz sonra köpek­ler yine bağ­rış­ma­ya baş­la­dı­lar.

“Şimdi tav­şa­nı göre­ce­ğiz,” dedi annem.

Ve o sırada kor­ku­dan deliye dönmüş bir tavşan hızla yanı­mız­dan geçip ağaç­la­ra doğru gitti. Köpek­ler de dere­nin üstün­den atla­ya­rak onu izle­di­ler. Peş­le­rin­de avcı­lar­la çayıra gir­di­ler. Altı yedi atlı, köpek­le­rin peşi sıra çitin üstün­den atla­yı­ver­di. Tavşan telden geç­me­ye kalktı, ama başa­ra­ma­dı. Hayvan birden döne­rek yola doğru kaç­ma­ya çalış­tı, ama çok geç kal­mış­tı. Köpek­ler çılgın gibi bağı­ra­rak onun üstüne atla­dı­lar.

Böy­le­ce tav­şa­nın sonu geldi. Avcı­lar­dan biri atını süre­rek yak­laş­tı. Tav­şa­nı parça parça etmek üzere olan köpek­le­ri kır­ba­cıy­la kova­la­dı. Sonra tav­şa­nı baca­ğın­dan tuta­rak havaya kal­dır­dı. Par­ça­lan­mış tav­şan­dan kanlar akı­yor­du.

Bana gelin­ce, öyle şaşır­mış­tım ki aşa­ğı­da derede neler oldu­ğu­nu önce fark ede­me­dim. Ama bak­tı­ğım zaman çok üzüntü veren bir görün­tüy­le kar­şı­laş­tım. İki güzel at aşa­ğı­day­dı. Biri suda debe­le­ni­yor­du. Diğeri ise otla­rın üstüne dev­ril­miş inle­mek­tey­di.

Bini­ci­ler­den biri sudan çıktı. Üstü başı çamur içinde kal­mış­tı. Diğer binici hare­ket­siz yatı­yor­du.

Annem:

“Onun boynu kırıl­mış,” dedi.

Genç atlar­dan biri lafa karış­tı.

“Bunu hak etmiş.”

Bende öyle düşün­düm, ama annem aynı fikir­de değil­di. Annem:

“Yok, yok,” diye mırıl­dan­dı. “Böyle konuş­ma­ma­lı­sı­nız. Ben artık yaşını almış bir atım. Çok şey gördüm ve duydum, ama yine de insan­la­rın neden bu spor­dan bu kadar zevk aldık­la­rı­nı anla­ya­ma­dım. Onlar bir tavşan, tilki ya da geyik yüzün­den sık sık yara­la­nır­lar, iyi atları sakat­lar­lar. Oysa iste­se­ler bu hay­van­la­rı çok daha kolay yaka­la­ya­bi­lir­ler. Ama bizler bun­la­rı anla­mı­yo­ruz.”

Annem bun­la­rı söy­ler­ken biz durup baktık. Bini­ci­le­rin çoğu genç adamın yanına git­miş­ler­di. Sahi­bim hep­sin­den önce dav­ra­na­rak yer­de­ki adamı kal­dır­dı.

Genç adamın başı arkaya düştü ve kol­la­rı sarktı. Her­ke­sin yüzü cid­di­leş­miş­ti. Artık hiç ses çık­mı­yor­du. Hatta köpek­ler bile sus­muş­lar­dı. Onlar­da bir şey oldu­ğu­nu sezmiş gibiy­di­ler. Genç adamı sahi­bi­min evine taşı­dı­lar.

Daha sonra o genç adamın George Gordon oldu­ğu­nu öğren­dim. Oranın en soylu aile­si­nin tek oğluy­du. Uzun boylu, yakı­şık­lı adamla ailesi gurur­lan­mak­tay­dı. Artık bini­ci­ler sağa sola gidi­yor­lar­dı.

Dok­to­ru ve bay­ta­rı çağır­ma­ya koş­tu­lar. Bu arada Bay Gordon’a da gidip oğlu­nun duru­mu­nu haber ver­di­ler.

Baytar Bay Bond gele­rek yerde otla­rın üstüne yatmış, inle­yen yağız ata baktı. Onu mua­ye­ne etti. Sonra başını iki yana sal­la­dı. Atın iki bacağı kırıl­mış­tı.

Sonra biri sahi­bi­min evine koştu. Bir silah­la geri döndü. Ardın­dan şid­det­li bir pat­la­ma oldu ve kor­kunç bir çığlık duydum. Niha­yet orta­lı­ğa ses­siz­lik çöktü. Yağız at bir daha kımıl­da­ma­dı.

Annem çok üzül­mü­şe ben­zi­yor­du.

“O atı yıl­lar­dan beri tanır­dım,” diye anlat­tı. “Adı Rob Roy’du. Ken­di­si iyi ve cesur bir hay­van­dı.”

Annem bir daha çayı­rın o tara­fı­na git­me­di.

Bir kaç gün sonra kilise çanı­nın çal­ma­ya baş­la­dı­ğı­nı duyduk. Çan uzun süre çaldı. Çit kapı­sın­dan bakın­ca acayip, uzun siyah bir araba gördük. Ara­ba­nın üstüne siyah bir kumaş örtül­müş­tü. Genç Gordon’u gömmek üzere kili­se­nin avlu­su­na götü­rü­yor­lar­dı… O bir daha ata bine­me­ye­cek­ti. Rob Roy’a da ne yap­tık­la­rı­nı hiç bir zaman öğre­ne­me­dim. Ama bütün bunlar küçük bir tavşan yüzün­den olmuş­tu.

***

Artık güzel­leş­me­ye baş­la­mış­tım. Tüy­le­rim yumu­şak ve par­lak­tı. Rengim de parlak siyah­tı. Bir ayağım beyaz­dı. Alnım­da da beyaz bir yıl­dı­zım vardı.

Sahi­bim dört yaşıma gelene kadar beni sat­ma­ma­ya karar­lıy­dı. “Çocuk­lar büyük­ler gibi çalış­tı­rıl­ma­ma­lı­dır. Yeni yeti­şen atlar da iyice büyü­ye­ne kadar geliş­miş atlar gibi yorul­ma­ma­lı­dır,” diyor­du.

Dört yaşıma basın­ca Bay Gordon, bana bak­ma­ya geldi. Adam göz­le­ri­mi, ağzımı ve bacak­la­rı­mı ince­le­di. Bacak­la­rı­mı iyice yok­la­dı. Beni beğen­di sanı­rım.

“Yetiş­ti­ril­di­ği zaman çok iyi olacak,” dedi.

“Onu kendim yetiş­ti­re­ce­ğim. Çünkü onun kork­ma­sı­nı, canı­nın yan­ma­sı­nı iste­mi­yo­rum,” dedi sahi­bim.

Sahi­bim vakit kay­bet­me­di. Ertesi gün çalış­ma­ya baş­la­dık.

Herkes at eğit­me­ni­nin ne oldu­ğu­nu bil­me­ye­bi­lir. Onun için bunu anlat­mam gerek. Atı eğit­mek; onun eyer tak­ma­ya alış­ma­sı, ağzına geçi­ri­len geme ses çıkar­ma­ma­sı, sır­tın­da erkek, kadın ya da çocuk­la­rı taşı­ma­sı demek­tir. Eği­til­miş at, bini­ci­si­nin iste­di­ği gibi giden ve uysal dav­ra­nan hay­van­dır. Bun­lar­dan başka atın boy­nu­na takı­lan yakaya, diz­gin­le­re alış­ma­sı ve bunlar takı­lır­ken sakin dur­ma­sı lazım­dır. At, bini­ci­si­nin iste­ği­ne uyarak ağır ya da hızlı gide­bil­me­li­dir.

At bir şey gör­dü­ğü zaman irkil­me­me­li­dir. Başka atlar­la da konuş­ma­ma­lı­dır. Isırıp çifte atmaya kalk­ma­ma­lı ve kendi bil­di­ği gibi dav­ran­ma­ma­lı­dır. Yal­nız­ca sahi­bi­nin iste­di­ği­ni yap­ma­lı­dır. Yalnız işin kötüsü koşum takım­la­rım bir kere takıl­dı mı artık at ne neşey­le zıp­la­ya­bi­lir, ne de yoru­lun­ca yata­bi­lir.

Ben uzun süre­den beri baş­lı­ğa ve yulara alış­mış­tım. Böy­le­ce kır­lar­da ve yol­lar­da sessiz seda­sız dola­şı­yor­dum. Ama artık bana gem takıl­ma­sı ve dizgin geçi­ril­me­si lazım­dı. Sahi­bim her zaman­ki gibi bana biraz yulaf verdi. Ondan sonra da uzun süre dil döküp beni oya­la­ya­rak gemi ağzıma taktı. Ama bu çok kötü bir şeydi!

Ağız­la­rı­na gem geçi­ril­me­miş kim­se­ler bunun ne kadar kötü oldu­ğu­nu bile­mez­ler. Sert, soğuk çelik par­ça­sı­nı ağzıma sok­muş­lar­dı. Diş­le­ri­min ara­sın­da ve dili­min üstün­dey­di. Uçları da ağzı­mın iki kena­rın­dan çıkı­yor­du. Başıma, boy­nu­ma, bur­nu­mun üstüne, çene­min altına takı­lan kayış­lar saye­sin­de bu gem yerin­de duru­yor­du. Onun içinde bu kötü, sert şeyden kur­tul­ma­ya imkan yoktu. Çok kötüy­dü bu! Ama anneme kasa­ba­ya git­ti­ği zaman­lar böyle gem takıl­dı­ğı­nı da bili­yor­dum. Bütün atlar büyü­yün­ce ken­di­le­ri­ne gem takı­lı­yor­du. Lez­zet­li yulaf, sahi­bi­min okşa­ma­sı, tatlı söz­le­ri ve yumu­şak­lı­ğı saye­sin­de gemi tak­ma­ya alış­tım.

Sonra sıra eyere geldi. Ama bu gem kadar kötü değil­di doğ­ru­su. Sahi­bim bunu usulca sır­tı­ma yer­leş­tir­di. O arada ihti­yar Daniel de başımı tutu­yor­du.

Sonra sahi­bim eği­le­rek eyerin kayış­la­rı­nı kar­nı­mın altın­da sıkış­tır­dı. Bu arada dur­ma­dan benim­le konu­şu­yor, zaman zaman da beni okşu­yor­du.

Sahi­bim bunu her gün yap­ma­ya baş­la­dı. Sonun­da bir gün sır­tı­ma bindi. Çayır­da yumu­şak otlara basa­rak biraz dolaş­tım. Bu bana çok tuhaf gel­miş­ti. Yalnız sahi­bi­mi taşı­dı­ğım için gurur­lan­dı­ğı­mı da söy­le­ye­bil­me­li­yim.

Ondan sonra bir tat­sız­lık daha çıktı. O demir ayak­ka­bı­la­rı ayak­la­rı­ma takmak hiç de hoş olmadı. Sahi­bim benim­le bera­ber nal­ban­ta geldi. Canı­mın yan­ma­sı­nı ya da kor­ku­ya kapıl­ma­mı iste­mi­yor­du.

Nal­bant ayak­la­rı­mı teker teker eline aldı. Tır­nak­la­rı­mın bira­zı­nı kesti. Bu bana hiç acı ver­me­di. O tır­nak­la­rı­mı keser­ken ben üç aya­ğı­mın üstün­de dura­rak bek­le­dim. Sonra nal­bant aya­ğı­mın biçi­min­de bir parça demir aldı. Bunu aya­ğı­mın altına dayadı. Demiri çivi­ler­le aya­ğı­ma çaktı. Çivi­ler tır­nak­la­rı­ma girdi. Demir ayak­ka­bı sıkıca yerine oturdu. Ayak­la­rım bana çok ağır ve çok sert geldi. Ama zaman­la buna da alış­tım.

Sahi­bim bütün bun­la­rı yap­tık­tan sonra diz­gi­ne daha iyi alış­mam için uğraş­ma­ya baş­la­dı. Önce boy­nu­ma enli ve sert bir yaka­lık geçir­di. Sonra yan­la­rın­da deri­den koca­man par­ça­la­rı olan bir gem taktı. Bu deri par­ça­la­rı iki yanımı gör­me­me engel oldu. Bu yüzden sadece önümü göre­bi­li­yor­dum.

Ondan sonra sahi­bim bana küçük bir eyer taktı. Bunun kuy­ru­ğu­mun altın­dan geçen, sert bir kayışı vardı. Bu kayışa kuskun deni­li­yor­du. Bu kus­kun­dan nefret ettim. Uzun kuy­ru­ğu­mun iki kat olması ve bu kayış tara­fın­dan itil­me­si ağzıma soku­lan gem kadar kötüy­dü. Ömrüm­de bu kadar çifte atmayı arzu­la­dı­ğı­mı hiç hatır­la­mı­yo­rum. Onun içinde zaman­la her şeye alış­mış­tım. Artık annem gibi bende işimi başa­rıy­la yapı­yor­dum.

Bu arada eği­ti­mi­min bir kıs­mı­nı anlat­ma­yı unut­ma­ma­lı­yım. Sahi­bim beni iki gün için komşu bir çift­çi­ye gön­der­di. O adamın çayı­rı­nın bir kena­rın­dan demir yolu geçi­yor­du. Çayır­da koyun­lar ve inek­ler vardı. Beni de onla­rın ara­sı­na salı­ver­di.

İlk geçen treni asla unut­ma­ya­ca­ğım. Tahta par­mak­lı­ğın yakı­nın­da ses­siz­ce otu­ru­yor­dum. Birden uzak­tan acayip bir ses yan­kı­lan­dı. Daha sesin nere­den gel­di­ği­ni anla­ya­ma­dan büyük bir rüzgâr ve gürül­tüy­le, bir duman belir­di. Uzun siyah bir şey uçar­ca­sı­na geçti. Ben daha soluk alana kadar uzak­la­şı­ver­di.

Dönüp dört nala çayı­rın en uzak nok­ta­sı­na kaçtım. Orada hayret ve kor­kuy­la kesik kesik solu­ya­rak durdum. Daha sonra bir çok tren daha geçti. Bazı­la­rı ağır ağır geçi­yor­lar­dı. Onlar yakın­da­ki istas­yon­da dur­mak­tay­dı­lar. Bazen dur­ma­dan önce kor­kunç bir çığlık atıp inli­yor­lar­dı. Bunun tüy­le­ri ürper­ti­ci bir şey oldu­ğu­nu düşün­mek­te­yim. Ama inek­ler sakin sakin otla­ma­ya devam edi­yor­lar­dı. O kor­kunç siyah şey gıcır­da­yıp geçer­ken onlar baş­la­rı­nı bile kal­dır­mı­yor­lar­dı.

İlk bir kaç gün rahat rahat kar­nı­mı doyu­ra­ma­dım. Ama sonra o kor­kunç yara­tı­ğın çayıra hiç gir­me­di­ği­ni ve onun bana zarar vere­me­ye­ce­ği­ni anla­dım. Ondan sonra da bu yara­tı­ğa aldı­rış etme­me­ye baş­la­dım. Kısa süre sonra bende inek­ler ve koyun­lar gibi trenin geç­me­si­ne aldı­rış etmez oldum.

Genç bir atı eğit­mek iste­yen varsa bu say­dık­la­rı­mı yap­ma­sı gere­ki­yor.

Sahi­bim sık sık annem­le beni aynı ara­ba­ya koşu­yor­du. Annem:

“Ne kadar iyi dav­ra­nır­san sana o kadar iyi kar­şı­lık verir­ler. Daima sahi­bi­ni memnun etmeye çalış­ma­lı­sın. En doğru hare­ket budur,” dedi. Sonra da:

“Ama,” diye devam etti. “Dün­ya­da çok deği­şik insan­lar vardır. Bizim sahi­bi­miz gibi iyi ve düşün­ce­li olan insan­la­ra hizmet etmek­le bir at gurur duyar. Ama dün­ya­da kötü insan­lar da vardır. Aslın­da onla­rın bir ata, köpeğe bile sahip olma­la­rı­na izin ver­me­mek gere­kir. Onlar­dan başka pek budala, ken­di­ni beğen­miş, cahil ve dik­kat­siz insan vardır. Bunlar kafa­la­rı­nı yorma zah­me­ti­ne de kat­lan­maz­lar. Kafa­la­rı çalış­ma­dı­ğı içinde bu tip adam­lar diğer­le­rin­den daha zarar­lı­dır. Pek çok atı mah­ve­der­ler. Aslın­da bunu yap­ma­yı iste­mez­ler, ama kafa­la­rı işle­me­di­ği için böyle olur. Senin iyi ellere düşe­ce­ği­ni umarım. Ama bir at ken­di­si­ni kimin satın ala­ca­ğı­nı hiç bir zaman bile­mez. Ken­di­si­ne kimin bine­ce­ği­ni de bile­mez. Bu bizler için bir sürp­riz­dir. Ama yine de aynı şey­le­ri yine­le­ye­ce­ğim. Nerede olur­san ol çok çalış­ma­lı­sın. İyi ismini koru­man gerek­ti­ği­ni unutma.”

***

Artık ahırda dur­ma­ya da alış­mış­tım. Her gün beni fır­ça­lı­yor­lar­dı. Tüy­le­rim bir kuz­gu­nun kanat­la­rı gibi par­la­ya­na kadar fır­ça­la­nı­yor­dum. Mayı­sın baş­la­rın­da Bay Gordon bir adam gön­der­di. O beni alıp Bay Gordon’un mali­ka­ne­si­ne götü­re­cek­ti. Sahi­bim:

“Güle güle Kuzgun. İyi bir at olma­lı­sın. Ken­di­ni gös­ter­mek için elin­den geleni yap­ma­lı­sın,” dedi.

Bölüm 1 · 1/14

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki